3 Eylül 2014 Çarşamba

10 Derste Gezegenimiz ve Biz



“Yeni Ders Yılı Açış Konuşması”:

10 Derste Gezegenimiz ve Biz

Giriş

Sevgili sınıf,

Her ders yılı başında âdet olduğu üzere bir girizgâh yapmamız bekleniyor bizden. O halde, önceki yıllarda olduğu gibi[1] açılışa davetlisiniz: Gelin “Gezegenimiz ve Biz” bahsinde yıl boyunca birlikte göreceğimiz derslerde disiplinler-arası bir “slalom” yapalım. (Önemli uyarı: Bayrak sopalarının aralarından yamaç aşağı kayarken düşüp bir tarafımızı incitmemeye, özellikle kafamızı çarpmamaya azami dikkat gösterelim lûtfen!)

Tedrisatın başlıklar halinde sıralanmış konular özeti aşağıdaki gibidir:

1. Ders: Bilim ve Ahlak: BM’ye bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin dünya hükümetlerine gönderdiği “Sentez Rapor” taslağı Ağustos sonunda basına sızdı. Bilimciler, iklim değişikliğinin sonuçlarını “kahredici”, “dört bir yana yayılan” ve “yıkıcı” gibi sıfatlarla tanımlamayı seçmişti.  Rapor, iklim için harekete geçmeyi reddetmenin benzersiz bir ahlaksızlık olduğunu da iki kelime ile özetlemekteydi: “Geri dönülmez!” Yani, çocuklarımıza, torunlarımıza ve onlardan sonra gelecek sayısız kuşağın üstüne yıkmayı bilerek-isteyerek-taammüden tercih ettiğimiz fecî iklim yıkımı sonuçlarının yüzlerce, belki de binlerce yıl giderilemez olduğunu net bir dille ortaya koymaktaydı. (Joe Romm, “Climate Scientists Spell Out Stark Danger...”, Climate Progress, 27 Ağustos 2014)

2. Ders: Buz(ul) Bilim ve Dilbilim: Fizik biliminin son dönemlerde çözmekte en çok zorlandığı konu olan “buz dinamiği” meselesi, nihayet çözüldü. Gelişkin radar ve uydu teknolojisi kullanılarak yapılan ölçüm ve çıkarılan haritalarla kuzey ve güney kutbunda (Grönland ve Antarktika) bulunan dünyanın en büyük iki buz kütlesinin insan faaliyetleri nedeniyle tarihte kaydedilmiş en büyük hızlarla eridiği, ve deniz seviyesinin yükselmesine katkılarının da 2009’dan beri iki katına çıktığı açıklandı. Bilimcilere göre “akıl almaz” olan bu rakam, aynı zamanda dilde de bir değişikliğe yol açtı –sınıf sözlükleri aç!– İngilizcede çok yavaş anlamına gelen “buzul ağırlığında hareket” metaforu dilden kalkmış oldu. (Jon Queally, “World’s Largest Ice Sheets...”, Common Dreams, 22 Ağustos, Joe Romm, “Greenland and West Antarctic Ice...”, Climate Progress, 22 Ağustos)

3. Ders: Coğrafya (Beşerî ve Fizikî): Kanada’nın Kuzeybatı bölgesindeki kadim boreal ormanları cayır cayır yanıyor. Ağustos’un son haftasına girildiğinde 162 yangın sürmekteydi. Yıl boyunca 1,263 yangında 315 bin hektar kül olmuş, 50 yılın en sıcak ve kurak yazında ormanların yanma oranı da 25 yıllık ortalamanın 6 katına çıkmıştı! National Post gazetesine göre yangın dumanları 10, hatta 15 km yüksekliğe çıkabiliyor, uzayda uydudan ve –sınıf gönyeleri çıkar!– Portekiz’den bile görülebiliyordu! Yeryüzü kara yüzeyinin % 10’unu kaplayan bu ormanlar, toprakta ve ağaçda (biyokütlede) depolanan karbonun üçte birini barındırmakta. Ayrıca ağaçlar kutup dairesi içindeki sürekli donmuş toprak tabakasına (permafrost) oturduğu için, bu yangınların geri besleme yapacağı, küresel ısınmayı fena katlayacağı, canlıların hayatını altüst edeceği hesaplanıyor. (Jeff Spross, “Historic Wildfires Burn...”, Climate Progress, 25 Ağustos)

4. Ders: Matematik (4 Basit İşlem):  Yeni bir araştırma, dünyada halihazırda mevcut kömür yakıtlı termik santrallerin emekliye ayrılmadan önce atmosfere 300 milyar ton CO2 salacağını ortaya koydu. (Sınıf, hesap makinelerini çıkart!) Ama bu yakılamaz. Çünkü, insanlık, küresel harareti endüstri çağının başlangıcına göre en fazla ancak 2 derece yükseltebilir. Bu da atmosfere, bundan sonra en fazla 1000 gigaton (1 trilyon ton) karbon atılabileceği anlamına gelir. Ne var ki, insanlık “karbon bütçesi”nin 531 milyar tonunu zaten halletmiş durumda. Sadece şimdiki kömürlü santrallerle buna 300 milyar ton daha ilave ederse, insanlığın pek “oynayacak yeri” kalmıyor. İklim değişikliği ile baş etmek yerine insanlık bunun tam tersini yapıyor yani. Öyle değil mi, sınıf? Araştırmayı yapan heyetin başı da öyle demiş zaten: “İklim değişikliği sorununu çözmek şöyle dursun, meseleyi büsbütün alevlendirir bu.” (Jeff Spross, “The World’s Existing Power Plants...” Climate Progress, 27 Ağustos)

5. Ders: Enerji Yönetimi: Türkiye'nin Atatürk Barajı gölünden sonra en büyük yapay gölü olan Keban Barajı ve HES’inin işletme müdürü açıklama yapmış: Bu yıl, Türkiye'nin tamamında olduğu gibi Fırat Havzası'nda da kuraklık yaşandığını, elektrik üretiminde bir yıl öncesine göre % 30 düşüş olduğunu, barajın 40 yıllık tarihinde kuraklıktan en fazla bu dönem etkilendiğini işaret etmiş: “40 yıl boyunca yaptığımız ölçümlerde en kötü yılımız olan 2008’de 28 Ağustos'a kadar gelen toplam suyumuz 11,2 milyar metreküp, bu yıl gelen toplam suyumuz 5,9 milyar metreküp civarında. Bu yıl kuraklık o kadar kötü ki, en kötü yılımızın takriben yarısı kadar su geldi.” Ama, iki kuvvetli çareyi de peşpeşe dile getirmiş müdür: A) 2008 yılında başlatılan ENVER projesi ile vatandaşların enerji verimliliğini artırması; B) Vatandaşların Allah’a her zaman dua edip, bereketli yıllar, bereketli sular istemesi. (Sınıfa ev ödevi:  6 yıldır varolan ENVER projesinden, 6 yıldır edilen dualardan neden bu ana kadar hiç sonuç alınamadığını araştırın.) (İsmail Şen-Pir Hasan Doğan, “Kuraklık Keban’da...”, AA, 31 Ağustos)

6. Ders: Jeoloji: Dünyanın en büyük 6. ekonomisi, ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev California’da en az 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor. (Sınıf, laserli mezuralarınızı çıkartın!) Eyalette son 18 ay içinde 63 trilyon galon yeraltı suyu kaybolduğu için yeryüzü kabuğunda ortalama 0.4 cm yükselme olmuş! Eyaletin kara susamış dağlarında durum daha da kötü: Toprak geçen yıl 1,25 cm yükselmiş! 2013’te başlayan ürkütücü yükselme halen devam ediyor. Ama aynı zamanda tersi durum da geçerli: Kuruyan kuyular, mecburen nadasa bırakılan tarlalar ve yeraltı sularının çekilmesi ile yılda 30 cm’lik toprak çökmeleri oluyor! Eyalet toprakları salıncak gibi sallanıyor yani. (Rong-Gong Lin II, “63 trillion gallons of groundwater lost...”, Los Angeles Times, 21 Ağustos; Ryan Koronowski, “Drought-Stricken California...”, Climate Progress, 30 Ağustos). Türküsünü yakmak için yeni bir Woody Guthrie, öyküsünü anlatmak için yeni bir John Steinbeck bekleniyor... Öte yandan, Türkiye’nin ve Münbit Hilal’in en önemli akarsularından Dicle nehri son 100 yılın en düşük seviyesine inmiş. Nehirdeki canlı hayatı tehlikeye girerken, 3 bin yılda oluşmuş yüzen adalar da karaya oturmuş! (“Dicle Kurudu, Yüzen Adalar Karaya Oturdu”, Zaman, 1 Eylül) Dicle türküsünü yakacak yeni bir Aram Tigran aranıyor!

7. Ders: Hidroloji ve Beden Eğitimi: İklim değişikliği sonucu deniz seviyelerinin yükselmesiyle boğulacak olan “gelişen küçük ada devletleri” (Sids), mücadelelerinde dünya halklarından destek istiyor. Dünya yüzündeki her 100 kişiden biri bu adalarda yaşıyor. Eylül başında Samoa’da başlayan zirvede Samoa başbakanı dünya liderlerinden boş lafı bırakıp iklim değişikliği konusunda hemen bağlayıcı antlaşmalar yapmalarını istiyor. “Uluslararası camia şunu anlamalı ki,” diyor Başbakan Tuilaepa, “gittikçe birbiriyle daha bağlantılı olan dünyada kritik sorunlar sınır tanımaz, egemenliklerin üzerinden dümdüz geçer.” Sonra Kiribati adasında evini deniz basacağı korkusuyla uyuyamayan küçük çocuğu anlatıyor Başbakan: Odasında can yeleği asılı duruyormuş. Yardım istemiyoruz, gerçek ortaklıklar kurmak istiyoruz diyor ve ekliyor: “Sorunlarımız ortak, paylaşılan sorunlardır... Çözümlere, bunları uygulayacak araçlara ve anlamlı, ulaşılabilir hedeflere ihtiyacımız var ... Hedeflere ulaşmaktayız. Eğer ciddiyetimden şüpheye düşen varsa nazikçe hatırlatmak isterim ki, hedef tutturma konusunda iyi kötü fikir sahibiyim: 2007 Güney Pasifik Olimpiyat Oyunları’nda, ülkemi temsil eden ilk başbakan olarak hedefe ok atma müsabakasında gümüş madalya almıştım.” (Tuilaepa Aiono Sailele Malielegaoi, “The Pacific Islands Are Drowning...”, Guardian, 29 Ağustos)

8. Ders: Halk Sağlığı ve Hijyen: İklim değişikliğinin, denizlerin su seviyesini arttırmaktan, felaketlere neden olan mevsim anormalliklerine kadar dünyayı ve tüm hayatı tehdit ettiği açıklandı. Saygın tıp dergisi ‘The Lancet’te, University College London işbirliğiyle yapılan araştırmada, iklim değişikliği 21. yüzyılın sağlığa karşı en büyük tehdidi’ olarak tanımlanıyor. Belli başlı 6 sağlık riski sayılmış: Kan emicilerin artışı, hava kirliliği ve alerjenler, sıcak çarpması, depresyon, kötü beslenme ve deri kanseri…Ayrıca, Sibirya tundralarının (permafrost) eriyip çözülmesinin, en son 35 yıl önce görülen çiçek virüsünün hortlamasına sebep olacağı ileri sürülüyor. Bu kâbus senaryosuna göre hastalık, çözülen bölgelerde ortaya çıkan çiçek virüslü donmuş cesetlerden insanlara bulaşacak. (Gözde Kazaz, “İklim Değişikliğinin İnsan Sağlığı İçin Oluşturduğu 6 Tehdit,” Yeşil Gazete, 1 Eylül). Sağlık ünitesini işlerken son olarak Ebola salgınına da değinelim: Ormanların kereste ticareti için kesilip yokedilmesi, patojenlerin önündeki geleneksel koruyucu duvarı yıkınca bu yıkıcı sonuç ortaya çıkıyor: Uzak köylerdeki hastalıklar hızla şehre iniyor. Özellikle Ebola’nın yayıldığı Batı Afrika, yılda 1 milyon hektar ağaç kesimiyle dünyanın en hızlı ormansızlaşan bölgeleri arasında birinciliğe oynuyor. (John Feffer, “The Plague: ISIS and Ebola…”, Foreign Policy in Focus, 28 Ağustos)
9. Ders: Jeopolitika: Öncelikli sebep olarak kuraklık, kıtlık ve gıda fiyatlarının yükselişine bağlı olarak ortaya çıktığı tespit edilen Suriye’deki iç savaş dünyanın 1 numaralı ölüm kapanı olmaya devam ediyor: Ağustos’ta 2,591 ölü, son 8 ay içinde 90 bin ölü, toplamda 200 bini aşkın ölü. Nüfusun yarısı yurdunu terketti. 2 numarada Irak var. Irak’ta sadece Ağustos ayında öldürülenlerin sayısı en az 1, 420 oldu. Hesaba katılmayan Anbar ölümleri de buna ilave edilirse, ölü sayısı: toplam 1,688 oluyor. (Deutsche Welle, AA, 1 Eylül). Ayrıca, bütün yaz boyunca Orta Doğu’da devam eden su savaşı var: Musul, Tabka, Felluce, Haditha, Samarra, Diyala barajları ve bunların giderek azalan sularının egemenliği için oluk oluk kan akıtılıyor. Dicle ve Fırat’ın suladığı ve 7500 yıl önce Umma kralı ile Girsu Kralı arasında yeryüzünün ilk su savaşının yapıldığı bu Münbit Hilal bölgesinde durum vahim. Su ve enerji için kontrol mücadelesinde herşey eskisi gibi… Japon ve İsrailli araştırmacıların 2009’daki tespitine göre, bölgeyi 8 bin yıldır besleyen bölgedeki kuraklık sürekli olacak ve Münbit Hilal, bu yüzyılda ortadan kalkacak! (Fred Pearce, “Mideast Water Wars…”, Yale Environment 360, 26 Ağustos
10. Ders: Poetika
Sınıf, ders bitti, ama ev ödevi var: Vaiz ve şair John Donne’ın 400 yıl önce kaleme aldığı şu nesir-şiir sular seller gibi ezberlenecek:
"Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak topağını alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının yurtluğuymuş ya da senin yurtluğunmuş gibi; herhangi bir insan ölünce, eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.”
Şimdi dağılabilirsiniz.
***
Sonsöz

Dünyanın önde gelen düşünür ve aktivistlerinden Profesör Richard Falk, dünyanın büyük sorunlarıyla başetmek için ihtiyaç duyduğumuz iki canalıcı noktayı Eylül başında Açık Radyo’ya şöyle anlattı:

“Bu sorunları çözeceksek, iki şeye ihtiyacımız var bence: Birincisi, türün ayakta kalmasına dair bir çeşit irade beyanı. Böyle birşeye sahip değiliz. Hayatta kalmak için kişisel irademiz var, ulusal irademiz var, hatta medeniyet olarak da irademiz var. Ama insan türünün kendisinin hayatta kalması için bir iradeye sahip olduğunu gösteren bir kanıt yok. Bu birinci ihtiyaç.

“İkinci ihtiyacımız da, yeni siyasi radikalizm: Yani, ifadesini gençliğin ve, bir dönüşüm aracı olarak dünyanın dört bir tarafında mobilize olan insanların Marksizm sonrası siyasi radikalizmi. Yeni bir araca ihtiyacımız var: Dünya işçileri bu devrimci yükü taşıyacak durumda değil. O yeni aracının kim olacağını tam bilebilmemiz içinse vakit henüz çok erken.

“Ne var ki, bu yeni araç, türün ayakta kalmasına ilişkin bu irade ile birleşip bütünleşmedikçe, iklim değişikliğinin önümüze getirdiği zorlukla baş etme konusunda ihtiyaç duyulan cevabı getiremeyecektir.”

Dünyanın en geniş kapsamlı bilimsel raporunun (IPCC) ilan ettiği âcil durum haline geçiyoruz. Yazar ve aktivist Bill McKibben’ın söylediği gibi:

“Bilim dünyasının bizi uyarmak için yapacağı başka bir şey kalmadı – bilimcilerin Times Meydanı ortasında kendilerini yakmalarından başka. Bütün erken uyarı sistemleri çalıştı. Alarm çanı çaldı. Uydular ve sensörler ve süperbilgisayarlar, ihtiyaç duyduğumuz tüm bilgiyi verdi. Şimdi soru şu: Bu uyarıları dikkate alıp harekete geçecek miyiz?” (Democracy Now!, 28 Ağustos)

21 Eylül 2014 Pazar günü yeryüzünün gördüğü en büyük iklim yürüyüşü yapılıyor. 200 binden fazla insanın New York sokaklarında olması ve “laf değil, eylem” için yürümesi bekleniyor. 700’den fazla kuruluş bu tarihî eyleme destek veriyor. Uzun bir zamandır ilk defa işçi sendikalarından 20 kadarı da destekçiler arasında. Açık Radyo da bu tarihî eylemi New York’ta izliyor ve İstanbul’daki yayınlarında yansıtmaya çalışıyor. Aynı tarihlerde dünyanın belli başlı bütün ülkelerinde irili ufaklı sayısız şehirde de gösteri ve eylemler düzenleniyor.

Dünyanın önde gelen düşünür, yazar ve aktivistlerinden bir diğeri, Chris Hedges, New York’taki Halkın İklim Yürüyüşü’nü ele alan son yazısında Profesör Falk’un Açık Radyo’da vurguladığı can alıcı noktayı,  yani “yeni siyasi radikalizm” meselesini bir başka ifadeyle öne çıkarıyor ve şöyle diyor:
“Yegâne umudumuz, New York’ta sokaklara inip doğrudan eylem gerçekleştirecek olan Global Climate Convergence (Küresel İklim Birlikteliği) ve  Popular Resistance (Halkın Direnişi) gibi radikal gruplarda. Yürüyüşe katılın isterseniz. Ama bu ısınma turu sayılmalı. Asıl kavga, [yürüşün sona erdiği] 11. Cadde’de halkın sokaklara dağılmasıyla başlayacak.”
(“The Last Gasp of Climate Change Liberals,” Truthdig, 31 Ağustos)

Bakalım, neler göreceğiz?


[i] Bkz.: “Gezegen için Matematik 101 ve Ekonomi 101 Dersleri,” 31 Ocak 2014, acikradyo.com.tr; “Yeni Dersler, Yeni Okuma Parçaları,” 2 Mart 2014, acikradyo.com.tr

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Gazzelilerin, Silah Tacirlerinin Mezbahalarında Boğazlanması


Temmuz ayının 8. günü, dünyanın en güçlü dördüncü ordusu, dünyanın belki de en yoksun, yoksullaşmış ve yoğun nüfuslu bölgesine, Gazze’ye saldırdı. Son 5 yılda 3. saldırıydı bu.  Tam teşekküllü, “dört başı mâmur” bir saldırı.  İsrail hava, deniz ve kara kuvvetleri; hava , deniz ve kara kuvvetleri bulunmayan Gazze Şeridi’ni şu satırların yazıldığı saate kadar 24 gün boyunca uçaklarla, gemilerle ve tanklarla neredeyse 24 saat aralıksız bombalayarak, kelimenin tam anlamıyla hâk ile yeksan etti.
Beşikten Mezara bir Grotesk Ölüm Dansı
Burada beşikten mezara bir grotesk “ölüm dansı” icra edilmekteydi: Evler, işyerleri, okullar, hastaneler, camiler, ibadet yerleri, plajlar, parklar, çocuk parkları, su depoları, barınaklar, depolar, kentin tek elektrik santrali ve akla gelebilecek her mekân, her obje ve “hareket halindeki her şey” vuruldu…
Şarapnelle öldürülen genç kadının karnından doğumhanede kurtarılan bebek de sonunda öldü … plajda futbol oynayan, parkta salıncakta sallanan çocuklar da öldürüldü … birkaç saatlik “insanî” ateşkes esnasında kayıp yakınlarını arayan delikanlı  dünyanın  gözü önünde keskin nişancı ateşiyle üç taksitte öldürüldü… Bu cehennemde mezarlıklar bile âsude bırakılamadı: Kederli anneler bombaların yağdığı mezarlarda, yeni öldürülmüş  çocuklarının parçalanmış cesetlerini yeniden gömmek zorunda kaldı…
İşbu yazının kaleme alındığı tarihte, yani Ağustos ayının 1. günü, sabah ilan edilen 72 saatlik “insanî” ateşkesin, üstünden daha  üç saat geçmeden çöktüğü İsrail medyası tarafından açıklandı: İsrail ordusu kaynaklarına göre en az 40 Filistinli öldürülmüş, 1 İsrail askeri de Filistinli “teröristlerce” kaçırılmıştı!
İşbu satırların kaleme alındığı öğle saatlerinde en az 1,459 Filistinli ölmüştü. Bunların büyük çoğunluğu (yaklaşık  % 85’i) sivildi ve ölen çocukların sayısı 330 dolayındaydı!  Ölen İsrail askerlerinin sayısı yaklaşık 60 idi. Bunlara ilaveten, Gazze’den atılan roketlerle hayatını kaybeten iki sivil İsrailli ve bir de Taylandlı göçmen işçi vardı.
Gelelim dünyanın  bu yeni “yurtsuz”larına. Saldırının şu âna kadarki sonuçlarına göre 440 bin küsur kişi yerinden yurdundan olmuş durumda. Söylemeye gerek bile yok – tümü Filistinli. Gazze nüfusunun dörtte biri artık “evsiz” statüsünde – tabii henüz.
Aynı şey Türkiye’nin başına gelmiş olsaydı, 19 milyon yersiz-yurtsuz TC yurttaşından bahsediyor olacaktık! Yani: İstanbul’un 15’te biri kadar bir alan içine sıkışmış, dünyaya açılan tek kapısı bile bulunmayan bu 1,8 milyon insanın, yeryüzünün en büyük açık hava hapishanesi içinde kaçacak tek yeri yok. Bütün kapıları kapalı. Sahilde balık avlamaları dahi müthiş kısıtlanmış. Temiz suları yüzde 10’un altına inmiş. Su krizi had safhada. Hatta, BM hesaplarına göre, Gazze 4 yıl içinde yaşanabilir bir yer olmaktan tamamen çıkabilecek!
Devasa Yalan ve Propaganda Makinası: Hasbara
Zihni zorlayan bu muazzam faciaya ek olarak bir de, yaratılan devasa yalan ve propaganda makinesi ve İsrail’de yükselen faşist kültür ile baş etme zorluğu var:
BM korumasında resmî barınak ilan edilen okulların, Gazze’nin 24 saat dolup taşan tüm hastanelerinin önce uyarı ateşi açılıp sonra 57 saniye içinde bombalanmasına  “Hamas’ın isabetsiz roket ateşi sebep oldu,” dendi. Ya da dünyayı kendine acındırmak için Hamas’ın onları kendisi kasıtlı vurduğu söylendi. Başbakan, katliam sırasında “En adil ordu İsrail ordusu, en adil savaş İsrail’in savaşı” dedi.
Meclis’te Başkan vekilleri, sağcı milletvekilleri Filistinli anaların terörist yetiştirmesinler diye öldürülmelerini, kızların ve kızkardeşlerin ırzına geçilmesini ve teröristlerin bu korku ile terörden vazgeçirilmesini istedi.
Bombardımanlar Sderot’ta “teraslarda” ve Tel Aviv’de  başka yüksek yerlerde  koltuk, masa, sandalye çekilip havai fişek gösterisi gibi seyredildi, her patlamada hurra çekildi, çocuk ölümü haberleri geldiğinde şarkılar söylenip halaylar çekildi.
Karşı çıkan Yahudi barış aktivistlere bindirilmiş kıtalardan otobüslerle taşınan haydutlar saldırdı: “Araplara ölüm! Solculara ölüm!” diye bağırıldı, polis nezaretinde taşlar ve ağza alınmayacak nice küfürler sallandı. “Gazze yalnız Yahudilerin olacak, sonsuza kadar onların kalacak!” diye haykırıldı.

İsrail’in Gazze’yi işgalinin, son 7 yıldaki kuşatma ve ablukasının ve bu son saldırısının uluslararası hukuk normlarına, BM güvenlik Konseyi’nin müteaddit kararlarına, İsrail Yüksek Mahkemesi’nin ve La Haye Uluslararası Adalet Divanı kararlarına, Cenevre Sözleşmelerine ve Nürnberg’de Nazi suçlularına karşı verilen kararların dayandığı ilkelere birçok noktada aykırı düştüğünü belirten çok sayıda mütalaa ve görüş yağıyor.

Burada savaş suçları ve muhtemelen insanlık suçları işlendiğine dair BM sözcülerinden de görüşler gelmeye başladı. BM Yardım kuruluşu başkanının, televizyonda mülakat verirken çözülüp hüngür hüngür ağladığına insanlık adına esef bildirdiğine herkes tanık oldu.

Buna karşılık, ABD ve AB başta olmak üzere birçok güçlü ve zengin ülke, İsrail’in kendini savunma hakkından dem vurmakta, bu muazzam kıyıma kayıtsız kalmaktaydılar.

“Dile Getirilemez Olan”

Dünyanın önde gelen uluslararası hukuk bilginlerinden Richard Falk, Gazze’de yapılan şeyin “katliam” olduğunu söylüyor:
“Bildiğimiz sıradan insanlığa karşı İsrail’in son saldırılarına ilişkin günlük kıyım haberleri, büyük Katolik düşünür ve şairi Thomas Merton’ın ‘dile getirilemez olan’ dediği alana giriyor. Bu dehşet, olayları dil aracılığıyla aktarma kapasitemizi aşar.” (Aljazeera.com,  22 Temmuz 2014)

Sözün bittiği yer konusunda, İsrail’in cesur ve ödüllü gazetecisi Amira Hass da, “Ne Ektiysek Onu Biçiyoruz” başlıklı makalesinde aynı şeyi yazıyor:
“Ben artık teslim bayrağını açtım. Bir oğlanın başının yarısı kopup gitmişken babasının ‘Uyan oğlum uyan, bak sana oyuncak getirdim!’ diye haykırışını tarif edecek kelimeyi sözlükte aramaktan çoktan vazgeçtim...”

Kaçarken ölmek yerine, kendi evinde ölmenin çok daha haysiyetli bir seçim olacağını belirten kararlı Filistinlilerin varlığına önemle işaret ettikten sonra Hass, şöyle diyor:
“Gazze’yi 1,8 milyon insan için bir tecrit ve ceza kampı haline getirenler, onların yeryüzünün dibine tünel açmasına şaşmamalı. Boğma, kuşatma ve tecrit tohumlarını ekenler, roket ateşi biçerler… Tırmanmanın bitmesini mi istiyorsunuz? İşte tam zamanı: Gazze Şeridi’ni açın, bırakın insanlar dünyaya dönsün, Batı Şeria’ya, ailelerine, İsrail’deki ailelerine kavuşsun. Bırakın nefes alsın bu insanlar, o zaman hayatın ölümden güzel olduğunu görecekler.” (Ha’aretz, 21 Temmuz 2014)

İsrail’in önde gelen düşünür ve tarihçilerinden İlan Pappe ise, Falk ve Hass’ın bıraktıkları noktadan bir adım daha ileri gidiyor ve İsrail’in Gazze “getto”sunda katlanarak yavaş yavaş artan bir Soykırım olduğunu ilan ediyor dünyaya. Bu vahşeti gerçekleştirmenin en önemli araçlarından birinin, kurbanları insansızlaştırmak olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor:
“Şunu teslim etmeliyim ki, tüm Ortadoğu’da, insansızlaştırma aracılığıyla akla hayale gelmez barbarlıklar ve vahşet yapılıyor. Tıpkı bugün Gazze’de olduğu gibi. Ama o vahşet olaylarıyla İsrail’in zalimliği arasında can alıcı bir fark var: Öteki vahşet vakaları dünyanın her her yerinde barbarca ve insanlık dışı diye nitelendirilirken, İsrail’in hunharlıkları ABD Başkanı, AB liderleri ve İsrail’in dünyadaki diğer dostları tarafından kamuoyu önünde onaylanıyor ve buna ruhsat veriliyor.”
Etik’in Altın Kuralı
Pappe’nin, nedense bir türlü kimsenin aklına gelmeyen çözüm önerisi tek ve çok basit aslında:  Etik dünyasının altın kuralını öneriyor hepimize:
“Arap Dünyasında  ezilen azınlıklara ve biçare topluluklara karşı mezalim yapanlar da, Filistin halkına karşı bu suçları işleyenler de, aynı etik ve ahlak standartları ile yargılanmalı. Hepsi savaş suçlusudur. Filistin durumunda bu hunharlıkları işleyenler herkesten daha uzun bir zamandır bunları işliyor olsalar dahi…
“Zulüm yapanların hangi dine mensup oldukları ya da hangi din adına konuşuyor olduklarını iddia ettikleri önemli değil. Kendilerine ister cihadi desinler, ister Musevi, isterse Siyonist, hiç fark etmez: Hepsi aynı muameleye tabi kılınmalı….
“Gazze’de katlanarak artan soykırımın durdurulması, nerede olurlarsa olsunlar Filistinlilerin temel insan haklarının ve kamusal (yurttaşlık) haklarının, topraklarına geri dönme hakları da dahil iade edilmesi, Orta Doğu’da bir ”bütün olarak verimli bir müdahale için yeni bir ufuk açmanın yegâne yoludur.“ (The Electronic Intifada, 13 Temmuz, 2014)
Etik felsefenin altın kuralını önümüze getiren bir diğer düşünür de Amerika’daki ve dünyadaki en önemli Yahudi kuruluşlarından ikisinin liderliğini yürüten Haham Henry Siegman. 'Savaşı İsrail Kışkırttı' başlıklı bir makale kaleme alan Siegman, Democracy Now Radyo ve Televizyonuna verdiği özel mülakatta kendini ötekinin yerine koymadan imkânı yok barışa varamazsın diyor:
“Hamas ile İsrail arasındaki temel fark şu ki, İsrail gerçekte bir yıkım politikası uyguluyor ve mevcut olmayan bir Filistin devletinin kurulmasını engelliyor. Milyonlarca Filistinliye uşak muamelesi yapılıyor. Hiçbir hakları, güvenlikleri, umutları ve gelecekleri olmadan yaşamlarını sürdürmeleri isteniyor onlardan…”
İsrail’in topraklarını gasp edip, binlercesini öldürüp 700 binini sürgüne zorladıkları Filistinlileri 1948’den beri öldürmesine gerekçe olarak kendini savunma hakkını göstermesine karşı da şöyle diyor Siegman:
“Onları öldürdüğünüz için üzülüyorsanız, onları öldürmek istemiyorsanız, öldürmeyin o zaman. Onlara haklarını verin, işgali de sona erdirin. Şimdi işgalin ve Gazze’de masum insanların öldürülmesinin suçunu Filistinlilere atmak neden peki? Kendilerine bir devlet kurmak istedikleri için mi? Ama onlar Yahudilerin istediklerini ve aldıklarını istiyorlar sadece. Bundan dolayı suçu onlara atmak büyük bir ahlâki hakarettir.” (Democracy Now, 31 Temmuz 2014)
Politik Açıdan Da Büyük Kriz
En önemli noktalardan biri de, krizin yalnız insani ve etik boyutlardan ibaret olmaması. Durum, aynı zamanda siyasi açıdan da tam bir felaket ve fiyaskonun habercisi.  Din bilgini bilge Siegman İsrail’in giriştiği katliam ve yıkımın siyasi açıdan – hele kısa vadede – hiçbir olumlu sonuç vermeyeceğinin kesin olduğunu belirtiyor ve İsrail devletinin kuruluşuna ve başarısına kendini adamış insanların düşünce tarzında derin değişikliklere yol açacağını söylüyor:
"Bu felaket ne İsraillilerin, ne de Filistinlilerin hayatında bir düzelmeye yol açamaz. Ayrıca, insaniyet açısından tam bir felaket olduğu da kuşku götürmez tabii…
“Bunun İsrail’in ayakta kalması için elzem olduğunu, yani Siyonizm hülyasının masumları bugünlerde televizyonlarda gördüğümüz boyutlarda tekrar tekrar katletmeye dayalı olduğunu düşününce bunun müthiş derin bir kriz olduğu ortaya çıkıyor… Tüm tarihî olgunun yeniden düşünülmesini gerektirecek derinlikte bir kriz!” (Ibid)
Aralarında İsrail’in de olduğu 23 ülkeye mensup – kimi Yahudi – 64 önde gelen düşünür, müzisyen, sanatçı, yazar ve aktivistin imzaladığı açık mektup metni, bu muazzam insanî sorunu, sorumlularını ve çözüm yolunu belki de daha fazla tartışmaya meydan bırakmayacak kadar açık ve net rakamlarla ortaya koyuyor:
Silah Ticareti ve İsrail’in Gazze Saldırısı
"İsrail, ordusunun tüm gücünü özellikle kuşatılmış Gazze Şeridi’nde insanlık dışı ve illegal bir askerî saldırı eylemi ile tutsak Filistin halkı üzerine bir kez daha saldı. İsrail’in böylesine yıkıcı ve mahvedici saldırıları pervasızca ve cezalandırılmadan gerçekleştirebilme yeteneği büyük ölçüde, bu ülkenin dünyanın dört bir yanında suç ortağı hükümetlerle kurduğu devasa uluslararası askerî işbirliği ve ticaret ağından kaynaklanmaktadır. 2008 – 2019 yılları arasındaki dönemde ABD İsrail’e 30 milyar dolar tutarında askerî yardım yapmaya karar vermiş olduğu gibi, İsrail’in dünyaya yıllık askerî ihracatı milyarlarca dolara ulaşmıştır.
“Son yıllarda Avrupa ülkeleri İsrail’e milyarlarca avro tutarında silah satmış, AB de İsrail askerî şirketlerine yüz milyonlarca dolar tutarında araştırma fonu hibe etmiştir. Hindistan, Brezilya ve Şili gibi gelişme yolundaki ülkeler, Filistinlilerin haklarına destek sözü vermelerine rağmen, İsrail ile askerî ticaret ve işbirliğini hızla arttırmaktalar. İsrail ile silah ihracat ve ithalatı ilişkilerine girmek  ve İsrail askerî teknolojisinin geliştirilmesini kolaylaştırmak suretiyle bu ülkeler fiilî olarak İsrail’in askerî saldırısına, savaş suçları ve muhtemelen insanlık suçları işlemesine açık bir onay mesajı vermektedirler.
“İsrail’in askerî teknolojisi 'savaş alanında denenmiştir' etiketiyle pazarlanmakta ve dünyanın dört bir yanına ihraç edilmektedir. İsrail ile askerî ticaret ve askeriyeye ilişkin ortak araştırma bağlantıları İsrail’i vahim uluslararası hukuk ihlalleri yapmaya cesaretlendirmekte, İsrail’i işgal, sömürgeleştirme (kolonizasyon) ve Filistinlilerin haklarının sistematik inkârı yolunda cesaretlendirmektedir. BM’ye ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin hükümetlerine, İsrail’e, tıpkı apartheid döneminde Güney Afrika’ya dayatılan ambargo gibi kapsamlı ve hukuken bağlayıcı bir askerî ambargo uygulanması için derhal harekete geçmesi çağrısında bulunuyoruz.”  (“The Arms Trade…”, Guardian, 18 Temmuz 2014)
Şekilde görüldüğü gibi işte: Her şey ortada. Silah ticareti ile devasa kârlarına kâr katan bir avuç zengin şirket ve onların emrindeki bir yığın köleleştirilmiş siyasetçi. Ve bir de, bu kirli ortaklık sonucunda her gün, her gece 24 saat katledilen, parça parça edilen insanlık…
Bunlara karşı elinden geldiğince mücadele vermek, aklı eren ve vicdanı elveren haysiyetli dünya yurttaşlarının kaçınılmaz sorumluluğuna girer. 
Not: İsrail’in Gazze saldırısının ardından TC Hükümetinin tavrına ilişkin bazı sorular  yöneltildi: İsrail’le olan ticaret hacminin son yıllarda gösterdiği büyük artış ve sebepleri; bu ticaretin ne kadarının askerî malzeme ve teknolojiye ilişkin olduğu; Başbakan’ın gemicilikle iştigal eden oğlunun bu ticarette ne kadar payı olduğu… İşbu satırların yazıldığı sırada bu sorulara tatmin edici bir cevap getirilmiş değildi. 
1 Ağustos 2014  

3 Temmuz 2014 Perşembe

Yasalar, Yasaklar, Yapılar, Yangınlar ve Yalanlar

Önce yasaları ve yönetmelikleri sayalım şöyle bir: HSYK Yasası, Yeni Yargı Paketi Yasası, MİT Yasası, YÖK Yasası, Yurt Yasası (Yurtkur Yönetmeliği), Havuz-Medya yönetmeliği...
Sonra “torba yasalar”ı: Zeytinliklerin imara ve kömür madenlerine açılması, Belediyelere kendi arsalarını özel kişi ve kurumlara devretme yetkisi verilmesi, belediyelere öğrenci yurdu açma ve işletme yetkisi verilmesi, üniversitelerin borçlarına karşılık şehrin en kıymetli yerindeki arazilerini özel kişi ve kurumlara satabilmesi, görevden alınan kamu görevlilerinin artık –mahkeme kararı da olsa– eski görevlerine dönmelerinin önünün kesilmesi, Barolar birliği’nin ve Odalar Birliği’nin yönetmeliklerine hükümet müdahalesinin yolunun açılması, özelleştirmelerde iktidar yakınlarına ayrıcalık tanınması, taşeron sisteminin genişletilmesi, mahkemelere “süper yetkili” hakimler getirilmesi...
Ardından, yasaklar ve yargılamalar gelsin: Twitter yasağı, Youtube yasağı, 17 Aralık yolsuzluk yayın yasağı,  25 Aralık yolsuzluk yayın yasağı, MİT Tırlarıyla ilgili yayın yasağı, Reyhanlı saldırısıyla ilgili yayın yasağı, Suriye ile ilgili toplantıya yayın yasağı, Başbakanlık “böceği” ile ilgili yayın yasağı, Musul Başkonsolosluğu'na baskın haberlerine yayın yasağı, RTÜK Yasasında değişiklikle Başbakan'a geçici yayın yasağı koyma yetkisi, İkinci Pozantı cezaevi cinsel istismar davasına yayın yasağı, Siirt cinsel istismar davasına yayın yasağı, milli güvenlik ve genel sağlık gerekçeleriyle Şişecam grevine getirilen yasaklar, binlerce kişinin yargılandığı Gezi davaları...
Derken, yapılar: Üçüncü Köprü, Üçüncü Havalimanı, İkinci Boğaziçi (Kanal İstanbul) projeleri, kömür yakıtlı termik santraller, nükleer santraller, hidroelektrik santralleri, AVM’ler, rezidanslar, köşkler, yalılar ve başka yapılar yapılması için yapılan girişimler ve planlar...
Sonra, yağmalar, yangınlar ve yağmayan yağmurlar: Özel şirketlere satılan milli parklar ve korular, o park ve korularda çıkan yangınlar, yangınlarda heba olan tarihî köşkler, milli parklarda çıkan orman yangınları, artan kuraklıklar, iklim değişikliğinin habercisi olan hortumlar, kuraklığı külliyen reddeden üst düzey yetkililerle bakanlar, kuraklığın sona erdiğini halka müjdeleyen vatandaşlar ve onun sözlerini haber yapan gazeteler, ortalama debisi 2 sene içinde 80,4 m3/sn’den 9,37 m3/sn’ye düşen görkemli Kızılırmak Nehri... Kuruyan bilumum öteki nehirler, göller, dereler ve sulak alanlar...
Ve nihayet, yalanlar: Her Allahın günü bıkmadan usanmadan atılan büyüme, kalkınma nutukları, ardı arkası kesilmeyen büyük Türkiye söylevleri, hamaset destanları ve sıkılan diğer palavralar...
Grand Final: İşte sizin için seçtiğimiz ayın şiiri – Huzurlarınızda alkışlarınızla!
Percy Bysshe Shelley, şiirini, Mısır Firavunu II. Ramses'in (nam-ı diğer Ozymandias) heykelinin arta kalan kaidesinin üzerindeki yazıdan esinlenerek yazmıştır.
Ozymandias

Bir gün bir gezgine rasgeldim,
Kadim diyarlardan geliyor ve şöyle diyordu:
“Devasa iki taş bacak, gövdesiz,
Öylece dikilir durur çölün ortasında,
Kuma yarı batmış paramparça bir surat da yanı başında.
Soğuk bir istihzayla bükülen dudağında ve çatık kaşında
Görürsün ki, yontucusu iyi okuyup cansız taşa işlemiş
Hâlâ ayakta kalmış o ihtiras ve tutkuları;
Ve de eliyle alaya alıp, kalbiyle beslemiş.
Anıtın kaidesinde ise şu sözler yazılı:
‘Ozymandias’tır benim adım, şahlar şâhıyım,
Eserime bir bak ey Yüce kişi ve tüm ümidini kes!’
Hepsi bu. Tek şey kalmamış koca kuru harabenin civarında
Uçsuz bucaksız uzanıp giden o ıssız kumullardan başka.”

Percy Bysshe Shelley
(İlk yayımlanış tarihi: 1818; Türkçeye çeviren: Ömer Madra)

4 Haziran 2014 Çarşamba

4 + 1 Soruda Ecce Homo




4 + 1 Soruda Ecce Homo*

“Birşey biyotik topluluğun bütünlüğünü, istikrarını ve güzelliğini korumaya yöneldiğinde doğru, bunun  aksine yöneldiğinde yanlıştır.”
Aldo Leopold, A Sand County Almanac, 1949

İlk soru: Neler oluyor yahu?

Cevabı galiba hepimiz biliyoruz ama – korkudan olsa gerek– çokluk bilmezden geliyoruz. Ne var ki, korkunun ecele faydası yok. Olan şu: Gezegenimiz kozmik boyutta bir şantiyeye dönmüş durumda. İnsanlık, medeniyet inşaatını dev iş makineleriyle sürdürüyor. Tüm akarsular bentleniyor, nehirler, göller barajlanıyor, dağlar kazılıyor, kayalar çatlatılıyor, denizler taranıyor, deniz canlıları radarlarla tüketiliyor, deniz diplerine, ovalara, dağlara, yaylalara su kuyuları açılıyor, taş ocakları, kum ocakları, kömür ocakları çalıştırılıyor, boksit, altın, bakır, koltan madenleri, diğer metaller, nadir metaller çıkartılıyor, petrol boruları, katran kumu boruları, doğal gaz boruları döşeniyor, demiryolları, karayolları, köprüler, havalimanları yapılıyor, arklar açılıyor, kanallar kazılıyor, yaylalar düzleniyor, yağmur ormanları kesiliyor, orman tabanları ateşe veriliyor, küller ve molozlar denizlere, derelere, çaylara boca ediliyor, geniş topraklarda dev makineler tek kültür tarımı yapıyor, mahsulü ekiyor, biçiyor, ürünü topluyor, ambalajlıyor, gemilere, kamyonlara, trenlere dolduruyor, satıyor ve aldığı paralarla yeni kazılar, yeni inşaatlar, yeni yollar ve köprüler yapıyor... 

İnsanlığın ve medeniyetin arş-ı âlâya yükselmesi için yürütülen bu muazzam faaliyet sonucu, dünyayı battaniye gibi saran “sera gazı” salımları da arşa yükseliyor, karbon molekülleri birikiyor, iklim değişiyor ve yeryüzünün “suyu ısınıyor” – hem de müthiş bir hızla! 2014 Nisanı’nda yeni rekor kırıldı! Gerçek bir dünya rekoru: İnsanlık tarihinde ilk kez bütün bir ay boyunca atmosferdeki karbon yoğunluğu milyonda 400 parça seviyesini (400 ppm) aştı![1]

Şimdi de ikinci soru o zaman: Peki, ne olacak bu kâinatın hali?

Kelimenin her anlamıyla canalıcı olan bu iki soruyu kafasında dolandıranlar için gayet aydınlatıcı bir “görsel” dolanıyor şu sıralarda sanal âlemde. Çevre Bilimleri Araştırmaları İşbirliği Enstitüsü adlı kuruluş (CIRES), gezegen atmosferinin insanoğlu (ya da kızı) tarafından mahvedilmesini 90 saniyelik bir “animasyon-grafik” ile gözler önüne seriyor.[2] Küresel Isınma 101 dersi gibi! Derste zaman tüneline giriyoruz ve faltaşı gibi açılmış gözlerle grafikteki hareketi izliyoruz: Bir buçuk dakika içinde karbon diyoksit ve diğer sera gazlarının yoğunlaşmasının tarihine bakakalıyoruz. Son çeyrek yüzyıl içinde de en az 800 bin yıldır benzersiz bir yükselişe, bir kozmik “rekor”a tanık oluyoruz!

Bu korku filmi ya da “şaşı bak şaşır” gösterisi, kadim zamanlar içinde iniş çıkışlara raslanmış olsa da, bu yükselişin kesinlikle biricik olduğunu bize öğretiyor. İklim bilimciler, son 2 bin yılda CO2 gazının üç aşağı-beş yukarı 280 ppm civarında sabit kaldığını, ama Endüstri Devrimi’nden başlayarak günümüze kadar müthiş bir “karbona hücum” yaşandığını, seviyelerin durmadan yükseldiğini bildiriyorlar.[3]
İnsanlık, dünyanın en önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’in kıyametin tavanı olarak belirlediği 350 ppm “dönemecini” ta 1989’da aşmıştı zaten! Artış hızı o tarihten beri ayrıca ivme kazanmış durumda. ABD Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları Merkezi (NOAA) Yıllık Seragazı İndeksi’nin son verilerine göre: 2012-2013 arasında CO2 artışı dünya çapında % 1,5 olmuş. Anlamı şu: İnsan kaynaklı uzun ömürlü sera gazları bir yılda yüzde 1,5 artarken, 1990’dan beri, yani son çeyrek yüzyıldan kısa sürede % 34 artmış – buyrun, buradan yakın.

Bilim dünyasının neredeyse tamamının tutarlı ve giderek artan uyarıları karşısında insanlık meseleyi her geçen gün daha da içinden çıkılmaz getirmekte yekta bir tutum sergiliyor. Yeryüzü sistem araştırmacılarından biri şöyle özetliyor: “Sonuçlarının ne olacağını bilmeden ‘elektrikli battaniye’nin ibresini yükseltip duruyoruz ... ama ibreyi aşağı çekmek gittikçe zorlaşacak.”[4]

İnsanlığın, Endüstri Devrimi’nden bu yana, yaklaşık 200 senedir, doğanın “dizginlenmesi”, “boyunduruk altına alınması”, “altedilmesi” yönünde hareket ettiği ve “doğal kaynaklar” diye adlandırdığı şeyleri, yani doğanın ta kendisini sonsuza kadar tüketmeye yönelik olarak önü alınmaz bir koşuda olduğu açıkça görülüyor. Bilim dünyası, şu anda içinde bulunduğumuz çağa antroposen (“anthropocene”) demeye başladı: Yani, yaşayan dünya üzerinde insan etkisinin başat güç olduğu çağ.

Ama, bu dehşet çemberinin başlangıç noktası gerçekten Endüstri Devrimi midir, orası biraz kuşkulu. Yeni araştırmalar, insanlığın merhamet nedir bilmediğini, ve iki milyon yıldır doğal dünyanın amansız düşmanı olduğunu ortaya koyuyor maalesef.[5] Antroposen, çok daha erken bir tarihte, bundan 2 milyon yıl önce bir katliam zinciri ile de başlamış olabilir pekala. Afrika savanlarında iki ayağı üzerinde doğrulan yaratık, daha işin başından itibaren “dünyaları yokeden” idi.

Homo erectus adlı atamızın, kendisini yenilmez yapan özellikleri vardı: zekâ ve yaratıcılık, işbirliği yaparak sorun çözme, darda kaldığında yiyeceğini değiştirebilme esnekliği, ve bir de, fırlatma becerisi olan kollar. Böylece, uzak mesafeden savaşma yeteneği, insanlık tarihinin hem temel göstergesi, hem de belirleyicisi oldu: dev etobur yırtıcıları avlarından uzaklaştırırken, otobur canavarları da bitkin düşürüp yoketti.[6] Megafauna (dev hayvanlar) üzerine çalışan bilim insanları, son zamanlarda, insanların gezegen üzerindeki etkisine dair yeni bir anlayışın haritasını çizdiler: Buna göre, atalarımız nereye gittilerse, canlılar âleminin (biyosferin) işleyiş tarzını değiştirip harikalar diyarını silip süpürmüşler.[7]

Ve, insanlık asla durmadı, dur durak bilmedi.

Yok etmeye devam etti ve ediyor da. Şu anda içinde yaşadığımız gerçekten olağandışı dönem hakkında Altıncı Yokoluş – Doğal Olmayan Bir Tarih adlı harika bir kitap yazmış olan Elizabeth Kolbert, atalarımızın yokeden ve “yaratan” ikili doğasına ilişkin müthiş ironiye dair çarpıcı gözlemler yapıyor. Biz 40 bin yıl kadar önce oraya geçmeden Avrupa’da en az 100 bin yıl yaşayan ve herhangi bir omurgalıdan daha fazla iz bırakmayan kardeşlerimiz Neanderthal’leri önce cinsel olarak becerip, sonra da “göz açıp kapayıncaya kadar” kısa sürede tümden halletmemizin, ve şimdi de yeniden “yaratmaya” kalkmamızın traji-komik hikâyesini şöyle anlatıyor:
“DNA’mızın içinde bir yerlerde, bizi diğerlerinden ayıran kilit mutasyon (veya mutasyonlar) yatıyor olmalı: Bizi, en yakın akrabasının kökünü kazıyabilecek, ardından da kemiklerini topraktan çıkarıp genom haritasını yeniden düzenleyebilecek türden bir yaratık yapan mutasyon(lar).”[8]

Sumatra gergedanlarını boynuzlarını öğütüp kokain gibi burnuna çekmek için öldürüp yok oluşun eşiğine getirdikten sonra, son kalan dişilerden Suci çiftleşsin diye içine elle ultrason cihazı sokmak ya da son kalan Hawaii kargası erkeklerinden Kinohi’ye mastürbasyon yapıp binlerce kilometre ötedeki dişiye meni gönderme patetik çabaları içindeki insan, insanı duyarlandırmıyor değil.

Ne var ki, Kolbert’a göre asıl önemli olan, insanların dünyayı değiştirme kapasitesi. Bu elbette moderniteden önce başladı, ama tam ifadesine modern çağ’da endüstri devrimi ile ulaştığı şüphe götürmez. Bu kapasite, muhtemelen bizi insan yapan niteliklerden, o kıpır kıpırlığımızdan, yaratıcılığımızdan, dil kullanımımızdan, sorun çözmek ve karmaşık görevleri başarmak için işbirliği yapma kaabiliyetimizden ayırt edilemez.
“İnsanlar, doğal dünyayı temsil etmek üzere işaret ve semboller kullanmaya başladıkları andan itibaren o dünyanın sınırları dışına taştılar.”[...] ‘İletişim toplumları bir arada tutar ve insanların evrimden kaçmalarını mümkün kılar.’ [...] Eğer insanların öteki türler için neden o kadar tehlikeli olduğunu tahayyül etmek istiyorsanız, Afrika’da omuzunda Kalaşnikofla bir fil avcısını, Amazon’da elinde elektrikli testereyle bir kereste tüccarını ya da, daha iyisi, kucağında kitapla koltukta oturan kendinizi gözünüzün önüne getirin, yeter.”[9]
Dünyayı işaretlerle ve sembollerle temsil etme kapasitesi ile birlikte, onu değiştirme kapasitesi de “bonus” olarak geliyor ve değiştirme de, artık nasıl oluyorsa, aynı zamanda yoketme kapasitesi demek oluyor. “Bizi Neanderthal’lerden ayıran şey, sadece minik bir dizi genetik çeşitlemeden ibaret, ama bütün farkı da işte bu yaratıyor.[10]

Kolbert’le birlikte Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Biyoçeşitlilik Salonu’nun zeminine gömülü plaketten okuyoruz:
“Bundan 500 küsur milyon yıl önce karmaşık hayvanların evrilmesinden bu yana, iklim değişikliği ve başka sebeplerle 5 büyük kitlesel yokoluş yaşandı [...] Şu anda Altıncı Yokoluş’un tam ortasında bulunmaktayız – ki, bu sefer bunun tek sebebi, insanlığın ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürmesinden başka birşey değil.”

Önce kendi aile ağacımızı budamakla işe başladık: Neanderthallerle Denisovanları hacamat ettikten sonra şimdi birinci ve ikinci derece kuzenlerimiz şempanzeler, bonobolar, orangutanlar, goriller üzerinde çalışıyoruz ... Maaşallah, megafauna da elimizden kurtulmuyor: Bir zamanlar Türkiye’den Çin sahillerine kadar her yerde serazad dolaşan Asya fillerinin % 97’sini – dişlerinden güzel süs eşyaları yapmak uğruna –  filler cennetine gönderdik. (Ki, mesela, filler yağmur ormanlarında yüzlerce ağaç türünün tohumlarının dağıtıcısı durumunda; filler olmadan, bu ağaçlar işlevsel bakımdan soyu tükenmiş sayılıyor.) Asya gergedanlarının yüzde 99’unu da – boynuzlarından kudret macunu yapmak için – bitirdik.[11]

Üçüncü soru: Biz bu muyuz yani?

Böyle soruyor Monbiot. “Hiçbir kapıyı kapalı bırakmayan, hiçbir saklanacak yeri tarumar etmeyen, uzun zaman önce karalar üzerindeki büyük yırtıcılara yaptığımızı şimdi de denizlerin büyük canlılarına yapan küçük boyutlu bir canavardan ibaret miyiz biz?” Sonra da cevap bulmaya çalışıyor: “Yoksa, durmasını bilecek miyiz? İki milyon yıldır yaratıcı bir biçimde yıkmak için kullandığımız pratik zekâmızı, evrim tarihimize meydan okumak için kullanabilecek miyiz?”[12]

Cevap hiç kolay değil. Son araştırmalar gösteriyor ki, insanlar zenginleştikçe ve tüketimi artırdıkça daha benmerkezci, başka canlıların hayatına karşı daha umursamaz oluyor. Yükselen tüketimin doğrudan zararları bir yana, ekonomik büyümenin gezegeni nasıl koruyacağı büyükbir muamma. Dolayısıyla bir kısır döngünün kıskacı içindeyiz. Monbiot bir başka yazısında bunu şöyle anlatıyor.
“Doğaya ne kadar zarar verirsek, o kadar daha umursamaz oluyoruz; aşırı tüketicilik ilişkileri, toplulukları ve Yeryüzünün fiziki dokusunu ne kadar tahrip ederse, hayatlarımızdaki büyüyen boşluğu gidermek için o kadar daha çok alışveriş yapıyoruz. Bütün bunlara, bir de, basın ve politikacıların zengin Anglofon ülkelerdeki aşırı neoliberalizmi yüceltmesini, finans ve fosil yakıt sektörlerindeki büyük güç temerküzünün değişimi önleme yolundaki sert lobisini ekleyelim…”[13]

Peki biz ne olacağız?

Dördüncü soru da bu. Kolbert’e göre bunun muhtemel bir cevabı, bindiğimiz dalı kestiğimiz, yani “ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürdüğümüz” için, kendi soyumuzu da tüketeceğimiz. (Öteki olasılık, insan zekâsı ve teknoloji kendi yarattığı sorunu nasıl olsa çözecektir diyen bakış açısı. Nâm-ı diğer: “Bize birşey olmaz ağbi!” yaklaşımı.)

Öyle ya, evrimin kısıtlamalarından kendimizi kurtarmış olmamız, yeryüzünün biyolojik, fizik ve jeokimyasal sistemlerinden bağımsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Tropik yağmur ormanlarını kesip, atmosferin bileşimini değiştirip, okyanusları asit çukurlarına dönüştürerek bu sistemleri bozunca, kendi hayatta kalma şansımızı da ciddi şekilde tehlikeye atıyoruz. Altıncı Yokoluş kitabı şu cümlelerle sona eriyor:
“Jeolojik kayıtlardan çıkarttığımız birçok ders var, bunlardan en ciddi olanı belki de şu: Hayatta da, tıpkı yatırım fonlarında olduğu gibi, geçmişteki performansın gelecekte aynı sonuçları vereceğinin hiçbir garantisi yok.  [...] Antropolog Richard Leakey uyarıyor: ‘Homo sapiens altıncı yokoluşun sadece aktörü olmakla kalmayabilir, onun kurbanı olma riski de vardır.’ [...]  Bizim için “şu an” olan o şaşkınlık verici an itibarıyla ve pek farkında olmaksızın, hangi evrim patikalarının açık kalacağına, hangilerinin de sonsuza kadar kapanacağına karar vermekteyiz. Şimdiye kadar bunu başarabilen hiçbir yaratık olmadı. Ve, ne yazık ki bu bizim en kalıcı mirasımız olacak. İnsanlığın yazdığı, çizdiği, resmettiği, inşa ettiği herşey toz olup gittikten ve yeryüzü dev farelere miras kaldıktan – ya da kalmadıktan – sonra, çok uzun bir süre yeryüzünde hayatın gidişâtını Altıncı Yokoluş belirleyecektir.” [14]

Doğru söze ne denir?

Kısır döngüyü nasıl kıracağımız, insanları nasıl uyandıracağımız ve onları dünyayı kurtarmak üzere muktedirlere karşı nasıl topyekûn mücadeleye sokacağımız meselesi önümüzde duruyor. Bu da beşinci, bonus soru.
Cevabı bilen beri gelsin.

(*) ODTÜLÜ Dergisinin 52. sayısında (Nisan - Haziran) yayımlanmak üzere hazırlanıp gönderilmiş yazının, birkaç küçük değişiklik içeren halidir.




[1] “Concentrations of the greenhouse gas carbon dioxide in the global atmosphere are surpassing 400 parts per million (ppm) for the first time in human history,”  http://keelingcurve.ucsd.edu/ 
[2] Time history of atmospheric carbon dioxide from 800,000 years before until Jan 2014,  https://www.youtube.com/watch?v=UatUDnFmNTY
[4] “Humanity's Destruction of Earth's Climate...” https://www.commondreams.org/headline/2014/05/06 
[5] Ayrıntılar için bkz.: George Monbiot, “Is this all humans are? Diminutive monsters of death and destruction?” http://www.theguardian.com/commentisfree/2014/mar/24/humans-diminutive-monster-destruction
[6] Ibid.
[7] Paleontologlar Lars Werdelin and Margaret Lewis’in çalışmalarından alıntılar ve Mart 2014 Oxford’daki Megafauna konferansından gözlemler için, bkz.: Ibid.
[8] Elizabeth Kolbert, The Sixth Extinction – An Unnatural History, Henry Holt & Company, 2014, s. 240
[9] Ibid., s. 266
[10] Ibid. s. 258
[11] Bkz.: Monbiot, agy
[12] Ibid.
[13] http://www.theguardian.com/environment/georgemonbiot/2014/may/09/why-we-couldnt-care-less-about-the-natural-world
[14] Kolbert, s. 267-269