2 Kasım 2013 Cumartesi

Doğa Güçleri: Elementler

“Doğa’nın o bildik döngüsü neredeyse durdu duracak; ama gene de tam durmuş değil. O sürdükçe, kavga da sürdürmeye değer.” (Bill McKibben, Oil and Honey, Times Books, 2013, s. 255)
  
Su

“Bu kitabı yazmaya koyulduğumda... içimden bir ses, herşeyin hâlâ kurtarılabileceğini söylüyordu saf saf...

“Ama şimdi okyanuslarla içindeki canlıların üstüne fazla gittiğimizi, geri döndürülmez esrarengiz bir devrilme noktasını aştığımızı anlıyorum...

“Bildiğimiz, ihtiyaç duyduğumuz okyanusların sahiden çok farklı yerlere dönüşmesi artık sadece bir zaman meselesi; buna içtenlikle inanıyorum...

“Hayat kaynayan mercanlar olmayacak. Yüce balinalar, paytak penguenler de. Istakozlarla istiridyeler de ... Denizanaları olacak, çok çok denizanası...

Benden ferasetli bir lâkırdı, bir dirhem bilgelik kırıntısı, iki kelime öğüt bekliyorsanız ... tamam ... söyleyeyim o zaman ... Uyum sağlayın.”

(Lisa-ann Gershwin, Stung!, Uni. of  Chicago Press, 2013, s. 241)

  
Hava

Hava, kul yapısı şiddet oldu artık ... termik santral bacaları namlu, enerji şirket CEO’ları ve semirmiş vekillerin elleri bombacı eli oldu.
(Rebecca Solnit, “Bigger Than That”, Tomdispatch.com, 7 Ekim 2013)

“Modele göre kuzeybatı Avrupa’da yaz yağmurları artarken, Akdeniz bölgeleri daha az yağmur alacak....

“Akdeniz’i çevreleyen ülkeler kuruyacak diyen modellerin doğruluğu gittikçe açığa çıkıyor. Havamızı değiştirme evresine girdik anlaşılan.”
(Joe Romm, “Study: Arctic Sea Ice Loss...” Climate Progress, 30 Ekim 2013)

O Pazartesi, Çin’in Harbin Şehri 11 milyon sâkini ile hepten durdu: İs, sis, pus havalimanını boğdu, trafiği durdurdu, okulları kapadı...

Harbinli Wu Kai: “Pencereyi açtığımda hiçbir şey göremedim. Önce kar yağdığını sandım. Epeydir güneşi bile göremiyoruz zaten.”

Bunun ne kadar kötü bir his olduğunu anlamak istiyorsanız, bir orman yangınının ortasında nefes almaya çalışırken hayal edin kendinizi.
(Alexander Abad-Santos, The Atlantic Wire.com, 21 Ekim 2013)



Ateş

“Yörede böylesi yangına rastlamadım – bu kadar büyük, şiddetli ve hızlı olanına ... Alevler kimi yerde 5 katlı bina yüksekliğindeydi.”
(Avustralya’da belediye başkanı Mark Greenhill, BBC News, 23 Ekim 2013)

“Bilim bize net olarak şunu söylüyor: Asya’da, Avrupa’da, Avustralya’da... sıcak dalgalarının sayısı da, şiddeti de, sıklığı da artacak...

“İklim değişikliği ile gelecek kuşaklara bu yaptığımız tamamen adaletsiz ve ahlaksız birşey, onları daha doğmadan mahkûm ediyoruz...

“Saldığımız karbonun bedelini gerçekte daha şimdiden ödüyoruz... Orman yangınlarıyla, kuraklıkla ödüyoruz bunun bedelini...”
(BM İklim yetkilisi Cristiana Figueres, The Verge.com, 22 Ekim, 2013)

“BM yetkilisi boş boş konuşuyor... Bu yangınlar asla iklim değişikliğinin bir fonksiyonu değil; Avustralya hayatının bir fonksiyonu sadece.”

(Avustralya Başbakanı Tony AbbottBBC News, 23 Ekim 2013)



Toprak

2006’da başlayan büyük kuraklık, Suriye’de kıtlığa ve gıda fiyatlarının yükselmesine yol açtı. Kitleler kırsaldan şehirlere göç etti...

Varoşlarda seyyar satıcılık, çöpçülük yapmak ... göçmenlerle rekabete girmek zorunda kaldılar... Sonunda, olanlar oldu ve iç savaş çıktı.

(William Polk, “On Syria: What Now?” The Atlantic, 12 Eylül 2013)

Türkiye’nin ilk “Kuraklık Yönetim Planı” hazırlanıyor. Konya havzasının geçmiş dönem ve mevcuttaki tüm kuraklık verileri toplanacak...

Konya Havzası: Aksaray, Ankara, Antalya, Isparta, Karaman, Konya, Mersin, Nevşehir ve Niğde illerine bağlı bazı bölgeleri kapsıyor.

(Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın yazılı açıklaması, AA, 20 Ekim 2013)

Önümüzdeki birkaç onyılda toprak gaspının bu gezegenin insanları için iklim değişikliğinden bile daha önemli olacağına inanıyorum...

Yeni toprağa hücum, gezegenin yaban bölgelerinin nihaî kapatılması, küresel müştereklerin de nihaî olarak derdest edilmesi gibi görünüyor.


(Fred Pearce, The Land Grabbers, Beacon Press, 2012, s. x)

8 Ekim 2013 Salı

Anlatılan, Bizim Hikâyemiz




Anlatılan, Bizim Hikâyemiz

Yeryüzünün gelmiş geçmiş en kapsamlı, en özenli ve dakik şekilde uzman denetiminden geçmiş bilimsel araştırma sürecinin sonuçları geçen ayın sonlarında yayınlandı. Muhtemelen, bilimler âleminin herhangi bir alanında ve insanlık tarihinin herhangi bir ânında yapılmış en sıkı meta-analizden söz ediyoruz. Şimdiye kadar üretilmiş en sağlam bilimsel belgeden.

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Kurulu’nun (IPCC) çığır açan 2013 raporu bu. Mesajı, artık hiçbir tartışmaya meydan bırakmayacak kadar açık. Korktuğumuz başımıza geliyor maalesef: Gidişat, düşündüğümüz kadar kötü, ey okur.

Üstelik, rapor son derece muhafazakâr sayılır; kanıtlar, uzmanlardan bir tekinin bile itirazı durumunda metne dahil edilmiyor çünkü. Hatta, üzerinde araştırmacıların tam mutabakatı olan tespitler dahi, hükümet temsilcilerinin itirazı halinde, bir kez daha elden geçiriliyor.

Evet, tartışmaya mahal yok. Araştırmadaki tüm kanıtlar dünyada hararetin arttığını, buzların çözüldüğünü, buzulların ricat ettiğini, denizlerin hem yükselip hem asitlendiğini, havaların gittikçe acayipleştiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Sürecin hızlanarak artacağını da. Korkunç yıkımın önünü almanın tek yolunun kendi elimizde olduğunu da. Yani, petrol, gaz ve kömürü toprak altında, yerli yerinde bırakmak zorunda olduğumuzu da...

Çatırtıyı duyuyor musunuz? Yeryüzünün en yetenekli uzmanlarından yüzlercesinin altı yıllık hummalı bir çalışma sonunda ortaya koyduğu bu çığır açıcı rapor, kılı kırk yaran, kuru ve nesnel diliyle müthiş çarpıcı bir hikâye anlatıyor aslında. İnsanlığın evrilip mamur ve müreffeh bir medeniyet kurduğu o mülayim, ılıman iklimin büyük bir gümbürtüyle çöktüğünü söylüyor bize. Binbir türlü başka yaşam biçiminin de buna bağlı olarak yokolup gitmesinin hikâyesini anlatıyor.


“Kalp Hastası, Şişman, Sigara Tiryakisi: Gezegen”

Artık burada bir soluklanmalı, dilimizi çıkarıp aynada kendimize bakmalıyız. Dilimizde bir sorun var. Yazar ve aktivist George Monbiot’nun deyişiyle, iklim değişikliği ve küresel ısınma terimleri, içinde bulunduğumuz durumu ifade etmede çok yetersiz kalır. De nobis fabula narratur. Anlatılan, bizim hikâyemiz çünkü! İklimin yerlebir oluşunun hikâyesi. “Pekâlâ öngörebildiğimiz, ama tahayyül etmekte âciz kaldığımız bir felaket bu,” diyor Monbiot. Ve devam ediyor: “Tuhaf biçimde, önünü almak için yeterli donanıma bir türlü sahip olamadığımız muazzam bir felaket.”1

Mecaz, her zaman değilse de bazen çok işe yarıyor. 30 yıldır acayip havaları kovalayan meteorolog Jeff Masters, IPCC raporunu yorumlarken, hastalık metaforuna başvurmayı seçmiş. Son 15 - 20 yıl içinde atmosferde, okyanuslar ve buz(ul)larda meydana gelen değişikliklerin sonu gelmez listesi, yatalak hastanın laboratuar sonuçlarını çağrıştırmış ona: “Gezegenimiz, pofur pofur sigara tüttüren aşırı kilolu bir kalp hastası gibi,” diyor. “Hasta, yaşam tarzında temel değişiklikler yapmazsa eğer, hastalık çok ilerleyecek, felç ya da ölüm belirgin olasılıklar haline gelecek. Kendimizi toparlamak için muazzam bir gayret gösterebiliriz, göstermeliyiz de zaten.”2

IPCC raporu dünya “karbon bütçesi”nin yarısı ile 2/3’ü arasında bir kısmının harcandığını ortaya koyuyor. Bu bütçenin âcilen masaya yatırılması gerekiyor. Sera gazı salımlarını radikal biçimde kısacak politikalar hemen yürürlüğe konmazsa, o zaman: “yandı gülüm keten helva”.


Önümüzde belki de sadece 15 yıl var!

Dünyanın önde gelen iklim ekonomisti Lord Stern’in önümüze koyduğu seçenek çok net: Radikal “bütçe kesintileri” olmazsa insanlık 15 - 25 yıl içinde limiti aşacak. Bunun anlamı şudur: Geri dönüşü olmayan noktaya varmak için önümüzde belki de sadece 15 yıl var!3 

Söz limitlerden açılmışken, bunları bile zorlayan yeni bulgulardan bahsedebiliriz. Çok yeni tarihli oldukları için, IPCC’nin meta-analizinde yer alma imkânı bulamayan yeni birkaç araştırma daha yayınlandı son haftalarda. Yeni veriler, bunları destekleyen bilimsel kanıtlar ve bunlar doğrultusunda yapılan uyarıların dozu ise, istense de daha vahim olamazdı doğrusu...

Meselâ, yeryüzündeki tüm hayatın kaynağı olan okyanuslarda insan kaynaklı ısınmanın, asitlenmenin ve oksijensizleşmenin hızı da, oranı da, etkileri de, daha önceki tahminlerin çok çok üzerinde çıktı. Okyanusların durumu üzerinde çalışan en yetkili uluslararası kuruluş IPSO, deniz limitlerinin 300 milyon yıldan (hatta belki ezelden) beri görülmemiş boyutta zorlandığını açıkladı. Son büyük kitlesel yokoluş süreci başlamış olabilirdi.4
İkinci bir araştırma, saygın Potsdam Merkezi’nden geldi. Alman uzmanların iklim araştırması ürkütücü yeni veriler ortaya çıkardı. Veriler, Lord Stern’in IPCC raporuna bakarak koyduğu limitleri de zorluyordu. Araştırmaya göre, aşırı sıcakların sayısı sadece 7 yıl içinde iki kat, 2040’a kadar da dört kat artış gösterecekti! Müdahale edilmezse, aşırı sıcaklar 2100’e kadar dünyanın yüzde 85’ine yayılacak. Kara parçalarının yüzde 60’ında kuraklık, ziraî ürün kaybı ve orman yangınları gözlenecek.5 Meali şudur: Kuraklık, kıtlık, açlık, yangın, savaş...
Stanford Üniversitesi iklim bilimcilerinin son araştırması ise tam bir dehşet filmi senaryosu gibiydi: Gezegen, dinozorların soyunun tükendiği dönemden bu yana gördüğü en büyük iklim değişikliklerden birini geçirmekle kalmıyordu yalnızca. Aynı zamanda bu değişiklik, son 65 yılda tespit edilebilen değişim hızından da 10 kat hızlı olacaktı! Ve, müdahale edilmezse, bu aşırı tempo yüzyıl sonunda yıllık sıcaklık ortalamasında 6 dereceye kadar çıkabilecekti.6 Meali: Kuraklık, kıtlık, açlık, savaş, yangın, yıkım, yokoluş.
Suriye’de İç Savaş, Mısır’da Darbe ve Katliam
Savaş ve yıkım demişken, bu bağlamda iki önemli olgudan, Suriye ile Mısır felaketlerinden bahsetmeden olmaz. Suriye’de sadece 2,5 yıl içinde en az yüz bin ölüme, milyonlarca yaralıya mal olan, toplam nüfusun üçte birinin yerinden yurdundan olmasına yol açan bir iç savaş yaşanıyor. Bunu tetikleyen etkenlerden birincisi, iklim kriziydi! Deneyimli siyasî analist William Polk anlatıyor: 2006’da başlayan büyük kuraklık, ülkede kıtlığa ve gıda fiyatlarının yükselmesine yol açtı. Kitleler kırsaldan şehirlere göç etti ve varoşlarda seyyar satıcılık, çöpçülük yapmak, Filistinli ve Iraklı göçmenlerle rekabete girmek zorunda kaldı. Sonunda, Deraa’da küçük bir protestoyu Esad yönetimi hunharca bastırınca olanlar oldu.7 Dante’nin Cehennemi’nin iç halkasını andıran yıkım sürecini başlatan “şey”, işte bu kadar “basitti”.
Mısır’daki askerî darbe ve ardından gelen soğukkanlı katliama gelince. Yazar Chris Hedges, katliamın hemen ardından yazdığı makalede olayı sıcağı sıcağına şöyle analiz ediyordu: “Mısır’da olup bitenler, dünya elitleri ile dünya yoksulları arasındaki daha geniş kapsamlı küresel savaşın habercisi: Azalan kaynakların, müzmin işsizlik ve eksik istihdamın, nüfus fazlalığının, iklim değişikliği yüzünden mahsul verimindeki düşüşün ve yükselen gıda fiyatlarının yol açtığı bir savaş bu... İnsanlığın gezegen üzerindeki ikametinin son merhalesine mührünü vuracak olan şey, ölüm kalım savaşlarıdır. Bu savaşların neye benzeyeceğini merak edenler varsa, Kahire’deki şehir morglarından herhangi birini ziyaret etmeleri yeterli olacaktır.”8 (vurgular bizim – ÖM)


Gidişata Müdahale Edilmezse Ne Olur?

Peki, tüm saflığımızla soralım o zaman:  Gidişata “müdahale edilmezse”, yani limitler aşılır, fosil yakıtlar yakılır ve dahi karbon bütçesinin tamamı kullanılırsa ne olur?

Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen, IPCC raporunun açıklanmasından hemen önce yayımladığı önemli makalede, bu naif soruya tüyler ürpertici netlikte bir cevap getiriyor: “Fosil yakıtların tümünü kazıp yeraltından çıkarmayı ve yakmayı ‘başarırsak’, uzak gelecekte gezegenin bazı bölgeleri insanlar açısından kelimenin tam anlamıyla yaşanmaz hale gelecektir ... Buzlardan arınmış bir Antarktika ve insandan arınmış, ıssız bir gezegen. Himalayalar’daki hava sıcaklıkları insanlara hâlâ cazip görünebilir belki. Ama, sağ kalabilmiş çoğunluğun, bir avuç zenginin bu bölgenin üstüne oturmasına razı geleceği çok şüpheli. Gezegendeki diğer türlerin çoğunun imha edildiği bir ortamda insanların hayatta kalacağını düşünmek de bir o kadar zor.”9 

Şimdi tekrar soralım: Masters’ın sözünü ettiği o “üstün gayret”i gösterebilecek miyiz? O gücümüz var mı? Bilinmez. Dünyanın efendileri, her yerde siyasi liderleri de yedeklerine alıp o sınır tanımaz kâr hırsları, gözü dönmüşlükleri ve kibirleriyle doğayı, insan hayatını ve tüm canlılar âlemini târumar ediyor. Kültür eleştirmeni Julien Benda’nın 1927 tarihli “Aydınların İhaneti” risalesini hatırlamadan edemiyor insan. Demokrasinin ve medeniyetin geleceği, entelektüellerin cesaretine bağlı. Okumuş yazmış takımı, kendi çıkar kaygılarını, pratik hayat hesaplarını bir yana bırakır, muktedirlerin çıkarlarına ve gücüne karşı direnme cesaretini gösterebilirlerse, ancak o zaman, toplumun vicdanı ve “ıslah edicisi” rolünü oynayabilirler.10


“Gezegen Elden Gidiyor...” Manifestosu (Mart 2013)

Hatırlayalım. 2013 Mart ayı sonunda, Türkiye’nin önde gelen kamu entelektüellerinden 22’sinin imzasıyla duyurulan bir manifesto, olanca alçakgönüllüğü içinde tam da böyle bir rolü üstlenmeyi amaçlıyordu. “Gezegen Elden Gidiyor, Buna Razı Gelemeyiz!”11 başlıklı metin, Türkiye’de belki de ilk kez görülen geniş bir yelpazeyi bağrında barındırmayı başardı: Çevre ve ekolojiden insan haklarına, inanç temsilcilerinden demokrasi kuruluşlarına, sanat kurumlarından sağlık örgütlerine, kadın hakları kuruluşlarından çocuk hakları temsilcilerine, gençlik hareketlerinden meslek örgütlerine uzanan 55 kuruluş imzacı olmuştu.

Metinde şöyle deniyordu: “ İklim değişiyor ve sosyal adaletsizliği kat be kat artırıp derinleştiriyor. Toprağın sağlığı ve suyun saflığı, yeryüzü toplumlarının ayakta kalıp kalamayacağını gösterecek olan son ölçüler artık... Gezegen sürekli uyarıyor. Ama gözler kör, kulaklar sağır kalmaya devam ederse, kibir denen şeyin ne büyük bir felaket olduğunu yakında hepimiz öğreneceğiz... İşte onun için, vicdanı olan tüm yurttaşlarımızı, elde hâlâ çözüm imkânı varken, gezegeni kurtarma seferberliğinde kendi payına düşeni yapmaya, bu büyük sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz.”

Ardından, TBMM Başkanı’na hitaben bir imza kampanyası başlatıldı.12 Bugüne kadar 9 bini aşkın sayıda aktif ve bilinçli Türkiye yurttaşının katıldığı kampanyanın ana talebi şöyleydi: “Vakit çok geç olmadan, imzalarımızla hem toplumu, hem de karar alıcıları ekonomik, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü bir değişikliğe doğru yönlendirmeliyiz. Meclisten ve siyasi karar alıcılardan yenilenebilir enerji kaynakları konusunda tutarlı ve istikrarlı politikalar belirlemesini, bu yönde toplumun önüne somut hedefler koymasını ve bunları süratle hayata geçirmesini talep ediyoruz. Ve ancak o zaman, hayattaki tek evimiz olan bu gezegeni kurtarmak için bir şansımız olabilir.”

Evet, talebe şu âna kadar yaklaşık 9 bin kişi katıldı. 75 milyonu aşkın bir nüfus için “devede kulak” denebilir. Ama, tarih bize böyle bakmamak gerektiğini gösteriyor. Bir kere, hiçbir doğrudan karar alınmasını gerektirmeyen “soyut” bir talebin toplumda 9 bin kişi tarafından sahiplenilerek dile getirilmesi, “sürpriz” denecek kadar yüksek bir katılımı işaret ediyor.


“Ekoloji Mücadelesi, Demokrasi Mücadelesinin Ta Kendisi”

İkincisi, “3 -5 ağaç” için “sekiz-on kişinin protestosuyla başlayan, 2’si hariç Türkiyenin tüm illerine bir bozkır yangını gibi yayılarak –resmi açıklamaya göre–  2 milyonu aşan katılımcı sayısıyla Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitle hareketine dönüşen Gezi direnişinin ilk sloganlarından biri “bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” idi, hatırlanacağı üzere. Uzun sürmüş Gezi yazının ardından ülkenin dört bir yanında ekolojik mücadele olanca hızıyla devam ediyor.

Gezi direnişi, hayli öncesinden başlamış kırsal merkezli sayısız yerel ekoloji direnişinin ve sivil itaatsizlik uygulamasının (Sinop-Gerze, Muğla-Yuvarlakçay, Büyük Anadolu Yürüyüşü, Kastamonu Loç vadisi, Erzurum Aksu Vadisi, Hopa, Artvin, Munzur, vb. eylem ve hareketlerinin) kesintisiz bir devamı niteliğindeydi.

Yazar ve aktivist Ümit Şahin’in dediği gibi, “ekoloji mücadelesi, demokrasi mücadelesinin ta kendisi” zaten. Ve böyle olmasının “bir nedeni de AKP hükümetinin sürdürdüğü gibi çevresel ve sosyal bedellerin gözardı edildiği, (Batı’da 1970’lere kadar uygulanabilmiş) hızlı ve agresif kalkınma anlayışının demokratik mezanizmaların işlediği yerlerde artık mümkün olmaması... AKP’nin demokrasiyi tahrip etmesi sadece kendi muhafazakâr, çoğunlukçu yönetim anlayışının ve iktidarını ilelebet sürdürme gayesinin göstergesi değil, aynı zamanda iktidarı sağlama almak için vazgeçilmez gördüğü, bedeli ne olursa olsun hızlı ekonomik büyüme politikalarının ancak demokrasinin yok edildiği bir ortamda mümkün olduğunu bilmesidir.”13 

Çevre, ekoloji ve demokrasi mücadelesinin, yakında iklim mücadelesiyle bütünleşip, hepsinin tek ve büyük bir harekete dönüşmesi şart görünüyor. Bu, zorunlu olduğu gibi, pekâlâ mümkün ve muhtemel de. “Hasım” da tek ve büyük çünkü.

Aslında, yeryüzünün hemen her yanında olduğu gibi Türkiye’de de yönetime tek bir “dünya görüşü” egemen: Yazar ve aktivist Naomi Klein’ın deyişiyle, dünyadan durmadan almaya, asla geri vermeden almaya dayalı bir yönetim anlayışı bu. Kimi zaman “kazıp çıkarmacılık” (“extractivism”) diye adlandırılıyor. Kimi zaman neoliberalizm. Kimi zamansa, düpedüz kapitalizm. Klein tarifi şöyle açımlıyor: “Almaya sınır yokmuş gibi, işçi bedenlerinin bir dayanma haddi yokmuş gibi almaya devam etmek; işleyen bir toplumun ya da yaşayan bir gezegenin kaldırabileceği bir had hudud yokmuş gibi almaya, gene almaya, sadece almaya dayalı bir anlayış.”14


“Hafriyatçılık İdeolojisi”

İlaveten, biz de bir terim yaratmayı deneyebiliriz belki: Hafriyatçılık. Hani, bütün o sayısız termik santralleri, HES’leri, 3. Köprüyü, kesilen Kuzey Ormanları’nı, 3. Havalimanını, Kanal İstanbul’u, Ilısu’yu, Munzur’u, Aliağa’yı, Bozcaada’yı, Çanakkale’yi, taş ocaklarını, maden ocaklarını, kazılan bütün o maden ve inşaat çukurlarını, ve daha pek çoklarını düşünürsek... ‘hafriyatçılık’ diyemez miyiz buna? Pekâlâ diyebiliriz. Sonu gelmeyen bu ekonomik büyüme fetişizmi, bu hafriyatçılık insanlığı bir bütün olarak umutsuzluğa doğru sürüklerken, ortada yaşanabilir bir çevre bırakmıyor ve her yerde toplumun sadece küçücük bir kesimini zengin etmeye yarıyor.

Demokratikleşme paketleri açıklanırken doğa’nın bir hak öznesi olmak tanınması şöyle dursun, doğa’nın esamisi bile okunmuyor. Paketle eşzamanlı olarak yeni yollar, yeni köprüler, kömür yakıtlı termik santraller, “kayagazı”, “sıcak kayagazı”, “kayapetrolü”, “hidrolik çatlatma”, “çatlatmalı üretim operasyonları”, Shell ile dikey ve yatay kuyu açma operasyonları”nın haberleri şen şakrak veriliyor. Yeni ve konvansiyonel dışı fosil yakıt hafriyatına ilişkin yeni proje haberlerinden geçilmiyor hafriyatçı medyada. Kısa bir tarama sonucunda hepsinde ortak kelimenin MÜJDE! olduğunu görüp, insanda intiharı çağrıştıran bu absürdite konusunda ne düşüneceğinizi ve ne diyeceğinizi şaşırıyorsunuz.15

Ama, bunun böyle gitmeyeceği apaçık. Dünyanın nasıl yürütüldüğü ve ebediyen yürütüleceği konusundaki bu başat ve bayat hikâyenin sonunun geldiği apaçık.


Yepyeni Bir Ekonomik Modele Doğru

“Dünyanın nasıl yürümesi gerektiği konusunda bizim yeni bir hikâyeye, kendi hikâyemize ihtiyacımız var,” diyor Naomi Klein ve ekliyor: “İklim değişikliği, başımıza gelecek dertleri sayıp döktüğümüz bir liste değil. Medeniyete dönüş çağrısı.... Bu çağrı, adalet ve sürdürülebilirliğe dayalı yepyeni bir ekonomik modele ihtiyacımız olduğunu anlatır. Ve şunları söyler: Aldığın zaman vermen gerekir, aşamayacağımız limitler vardır ... Geleceğimiz, durmadan daha derin çukurlar kazmak değil, kendi iç derinliklerimize dalmaya bağlıdır – ki, hepimizin kaderinin birbirine bağlı olduğunu anlayabilelim.” Klein’a göre iklim değişikliği –olası tüm ekonomik ve ahlakî sonuçları kavrandığı zaman– eşitlik ve sosyal adalet mücadelesi veren ilerici insanların elindeki en güçlü silahtır.16

 “Muharebe hatları hiç bu kadar açık ve net olmamıştı,” diyor Klein ve ekliyor: “Şirketlerin serbest ticaret adı altında yürüttükleri düzene karşı giriştiğimiz savaşta iklim değişikliği argümanı, tüm öteki argümanları bastırır. Yani, kusura bakmayın ama dostlar, toplumlarımızın ve gezegenimizin sağlığı, sizin o tanrı vergisi müstehcen kârlarınızdan azıcık daha önemli. Ve bunlar, aslında bizim kazanacağımız ahlakî argümanlar... Amacımız da ekonomiyi eşitlik ve sosyal adalet ilkeleri üzerinden temelli değiştirmek, demokrasiyi onarıp güçlendirmek ve çevre açısından ayakta kalabilecek bir gelecek inşa etmek.”17

İklim yıkımına karşı dünya çapındaki mücadelenin en önemli isimlerinden ve 350.org kurucularından Bill McKibben da aynı fikrin izini sürüyor: İklim değişikliğinin gelecekteki en yıkıcı etkilerini defetmeyi uman herhangi bir hareketin, insan hakları ve sosyal adalet alanlarında mücadele eden doğal müttefikleriyle birleşmesinin zorunlu olduğunu söylüyor. Hareketin çok daha geniş bir alana yayılıp büyümesi gerektiği aşikâr. “Daha ikna edici bir dâvâ olamazdı,” diyor. Gezegenin ateşi, o gezegende ikamet edenlerin mini minnacık bir yüzdesinin kârı için, gene o bir avuç insan tarafından hızla yükseliyor. Bu böyleyse eğer, varlığımıza ya da bizatihi adalet kavramına yöneltilmiş daha açık ve net bir tehdit olamaz demektir.”18

Buna karşılık, bu felakete bizi sürükleyen o müthiş eşitsizlikleri ve güç konsantrasyonlarını hedef almayan bir hareketin, iklim yıkımının başımıza açtığı ve açacağı müthiş belalara karşı gerçek bir çare olamayacağı da açık.

Ülkemizde uzun sürmüş bir yazın deneyimlerinden tonla ders çıkartmak mümkün. Bunların en önemlilerinden biri de şudur: Gezi direnişi bize çok açık gösterdi ki, olup bitenler –üç - beş ağacın başının altından çıkmakla birlikte–  son tahlilde, kat’iyen bir çevre kavgası falan değildi. Bu, haysiyet, demokrasi, güç, eşitlik, açlık ve gelecek (yeryüzündeki tüm canlıların geleceği) konusunda çok kapsamlı bir kavganın işaretiydi. Gezi’den hemen sonraki dönemde, şehrin çeşitli parklarında yapılan forumlarda da, şekillenmesi istenen yeni dünyanın temelleri üzerinde kapsamlı tartışmalara başlandı ve bunlar devam ediyor.


Yerel, Yatay, Yavaşça & Yerel, Ulusal, Küresel

Daha önce de yazmaya çalışmıştık. Dünyada da, Türkiye’de de yeni bir hareket gelişiyor. Yerel, yatay ve yavaşça.19 İklim gerginlik ve baskısının giderek artacağı önümüzdeki zamanlarda, McKibben’ın işaret ettiği gibi, yeni türden topluluklara (cemaatlere) ihtiyacın artacağı kesin: Dirençli, esnek ve gayet ademi merkeziyetçi topluluklar bunlar, ama aynı zamanda birbiriyle derinlemesine bağlantılı. Yanıbaşında ikinci bir eksen daha var: Bu hareket aynı zamanda yerel, ulusal ve küresel nitelikte olmak zorunda.

“Önümüzdeki yıllarda, gezegende şimdiye kadar görülmemiş miktarlarda paralara ve kârlara karşı duracak büyüklükte bir hareket yaratmak bizim görevimiz,” diyor McKibben.20 Böyle bir hareketin, termometresi bulunan her yere yayılması gerektiğini ilave ediyor. Bu hareketin petrol boru hatlarının döşenmesini, kömürlü termik santrallerin inşa edilmesini engellemesi gerek. Ve onların yerini rüzgâr güllerinin, güneş panellerinin almasını sağlaması: Bu hareketin az zamanda çok işler yapması, kısacası, dünyayı yeniden kurması bekleniyor.

Olamaz mı? “Tek bir şekilde olabilir ancak,” diyor McKibben, “İyice dört bir yana yayılmış ama derinlemesine iç bağlantıları olan ‘enterkonekte’ bir hareketle olur ancak,” diye de ekliyor. Bu yolu kendilerine dert edinmiş, yeni tür yurttaşların hareketiyle. Gezi Parkı’nda kurulan komünde ilk girişilen işlerden birinin bostan olması, bu bakımdan anlamlı bir göstergeydi.

Küresel ölçekte de öyle işliyor zaten. “Çatılardan çatılara uzanan yeni bir dünyayı hedefliyoruz,” diyor McKibben. “İnsanların kendi toplulukları içinde küçük ama önemli ölçekte üretim yaptıkları, yenilenebilir enerjiyle dönen bir dünyayı. Bizi bu yeni dünyaya taşıyacak hareket de bu tür bir enerjiyle çalışıyor olmalı.”21

İklim yıkımı gibi korkunçlukları ne zaman konuşmaya başlasam, sorulmasa da her zaman akıllarda olan bir soru oluyor: “Peki ama çok geç kalmadık mı?” sorusu. “Umut nerde?” Söyleyeyim: 2013 yazında Türkiye’nin genç kuşağı bu sorunun cevabını verdi. Umut, Kaf Dağı’nın ardında değil, buradaydı işte –  gözümüzün önünde! Lideri filan olmayan, tabanda kendiliğinden, spontane örgütlenen, gençliğin omuzlarında yükselen, yerelden küresele uzanan bir ekoloji hareketi. Bundan daha umut verici ne olabilir ki.

Bir de “bonus”umuz var üstelik: Genç, yaşlı, kadın, erkek, lezbiyen ya da gey farketmez. Yeryüzü Versiyon 2013 teknesi22 herkese açık; güverteye atlayıp yelkenleri fora etmek için daha ne bekliyoruz?

Dedik ya, anlatılan bizim hikâyemiz.
  
İstanbul, 2013
  
2 “Our Planet Is Like 'Overweight Smoker with a Heart Condition': An IPCC Report Q&A,” https://www.commondreams.org/view/2013/09/27-0 
4 “Oceans Face 'Deadly Trio' of Threats, Study Says,”
ayrıca bkz.: “ 'Inhospitable Oceans' Acidifying at Rate Unseen in 250 Million Years (or Ever),” https://www.commondreams.org/headline/2013/08/26-0 
5 “Aşırı Sıcaklar Geliyor,”
6 Climate Change on Pace to Occur 10 Times Faster Than any Change Recorded in Past 65 Million Years,” http://news.stanford.edu/news/2013/august/climate-change-speed-080113.html
ayrıca bkz.: Gwynne Dyer: 2013, İklim Savaşları (çev. Füsun Özlen), Paloma, passim.
8 “Dünyanın Lanetlilerini Katletmek,” http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=32019
[1]1 “Gezegen Elden Gidiyor, Buna Razı Gelemeyiz!”, http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=31150&cat=100
[1]2 “Gezi Direnişi: Bir Demokrasi ve Ekoloji Mücadelesi,” Üç Ekoloji dergisi (Yaz 2013), s.20-21.
[1]4 “Overcoming 'Overburden': The Climate Crisis and a Unified Left Agenda,”
[1]6 Bkz.: yukarıda 15 no’lu dipnotu.
[1]7 Ibid.
[1]8 “Movements Without Leaders,” http://www.tomdispatch.com/blog/175737/
20 Bkz.: yukarıda 18 no’lu dipnotu.
21 Ibid.
22 Rebecca Solnit, “... A Movement for a New Planet,” http://www.tomdispatch.com/blog/175737/

7 Eylül 2013 Cumartesi

Savaş ve Barış


1995 Haziran’ında Boğaziçi’nde denize nazır eski bir yalıdan bozma eğlence mekânında Açık Radyo’nun kuruluşunu cümle âleme duyurmak için verdiğimiz “parti”de Manifesto’muzu da davetlilere ve basına dağıtmıştık. “Radyo ne işe yarar?” diye soruyorduk o metinde. Sözüm ona safça görünen ama aslında cevabını bildiğimiz – daha doğrusu bildiğmizi sandığımız – kibirli ve ukalaca bir soruydu.

O soruyu sorduğumuzdan tam tamına bir sene önce, çok uzaklarda bir yerde çağdaş dünyanın en yeni soykırımı gerçekleşmekteydi. Doğu Afrika’da Allah’ın unuttuğu Ruanda’da 1994 baharı ve yazında 100 gün içinde bir milyon insanı kesmişlerdi. Birleşmiş Milletler’in “barış gücü”nü oluşturan Belçika taburları da oradaydı ama başta o, dünyada hiçbir örgüt ve kişinin kılı kıpırdamamıştı ve hepimiz başlarımızı başka tarafa çevirmiştik. Ruanda’da günde 10 bin kişi esas olarak palalarla doğranarak öldürüldü. Her gün. Saatte 417 kişi. Her saat. Dakikada 7 kişi. Her dakika. Ve bu hadise 3 ayı aşkın bir süre kesintisiz devam etti. Kanlar, dereler halinde aktı. Hepimiz sustuk.

Bu arada, radyonun haber-sohbet-müzik-eğlence vb. yanısıra başka ne işe yarayabileceğini de işte o vesileyle öğrenmiş olduk. Kigali’deki bir radyonun bitmek bilmez ırkçı ve kanlı savaş çığırtkanlıkları, yırtıcı ölüm çığlıkları aylarca sürmüş, bu “fon müziği” eşliğinde kadın-erkek-çoluk-çocuk insanların kökü kurutulmuştu. Hutular’ın Tutsi’leri kestiği bu kırımda, insanın aklında kalan en kan dondurucu sözler “ılımlı Hutu” kelimeleriydi. Bu sıfat tamlaması, soykırıma karşı çıkanların katlinin neden vacip olduğunu anlatıyordu.

Denize nazır yalıda verilen tanıtım partisi ile tamı tamına aynı günlerde Avrupa kıtasında da soykırım vardı. Sürüp giden Bosna savaşında Srebrenitsa kasabasında Republika Srpska birlikleri, Sırbistan içişleriyle birlikte çalışan “Akrepler” adı verilen faşist paramiliter birlikler ve  bir de Rus ve Yunan gönüllüleri, bir gece içinde 8 bin civarında erişkin Boşnak erkeğini erişkinleri, delikanlıları ve oğlan çocukları ile birlikte katletti. Bu katliam, “güvenli cep” ilan edilmiş olan Srebrenitsa’da kendilerine emanet edilmiş Boşnakları katillerine teslim eden BM Hollanda “barış gücü” taburunun (Dutchbat) neredeyse “gözleri önünde” cereyan etti, tıpkı Ruanda’da olduğu gibi. “Emanete hıyanet” kavramının tanımını soracak olan biri varsa, ona bundan âlâ bir örnek göstermek zor olur herhalde.

Susan, göz yuman sadece BM barış gücü askerleri değildi tabii, hepimizdik biraz. Radyo’da yayına geçtikten sonra bir süre her gün Saraybosna Günlüğü programıyla, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında görülmüş en büyük kitle katliamı”nı da içeren bu savaşı Boşnakların gözünden ve dilinden aktarmaya çalıştık. Sonra savaş bitti, program da bitti ve herşey unutuldu. Sırbistan Cumhurbaşkanlarından biri uzun yıllar sonra geçmişteki bu “savaş suçları” için özür dilediğinde gene de soykırım kelimesini ağzına almayacaktı.

Açık Radyo’cular olarak biz, daha ilk günden “kucağımızda bulduğumuz” bu soykırım, etnik temizlik ve kitle katliamları ile birlikte başlayan yayın hayat tecrübemizi upuzun 18 yıl boyunca nice savaş, iç savaş, katliam ve yıkımla “besleyerek” bugüne kadar geldik. Yine ilk kuruluş yıllarımızda hemen hemen aynı günlerde cereyan eden korkunç birinci Çeçen savaşını, daha sonra ikincisini, Kosova’yı, Sierra Leone’un, Kongo’nun kanlı elmaslarını, kesilen kollarla bacakları, çocuk askerler dehşetini, tecavüzleri, Darfur soykırımını, Liberya’nın birinci ve ikinci iç savaşlarını, Sri Lanka iç savaşlarını ve soykırımlarını, canlı yayında izlediğimiz 11 Eylül’ü, Afganistan’ın vurulmasını, Irak’ın binbir yalan dolanla istila ve işgal edilişini, ülke tüm dokusunun lif lif dağılmasını, İsrail’in Lübnan’a ve işgal altındaki Filistin topraklarına saldırılarını, Pakistan’ın, Yemen’in durmadan ve yeniden havadan vurulup durmasını, sonra Libya’daki iç çatışmayı, sonra Libya’nın vurulmasını ve daha sayısını ve adlarını bile artık hatırlamakta zorluk çektiğimiz nicelerini adeta içimiz çıkarcasına izledik ve bunların hem olgularını, hem de tahlil ve yorumlarını elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce dinleyicilerimizle paylaştık. Kimilerinde dıştan müdahalenin – asla ahlakî olmamakla birlikte –  insanî açıdan belki “daha az gayri ahlakî” olduğunu düşündük, “kabul edilebilirliğini” tartıştık...

Tarihçi Will Durant, insanlığın binlerce yıllık tarihinde, yeryüzünün bir yerlerinde savaşın olmadığı yılların parmakla sayılabilecek kadar az olduğunu söylüyor. Tam da bunun doğrulamasını yapmak için çalışıyormuşuz gibi bir hal var ortalıkta. İşte şu bülten metninin yazıldığı sıralarda korkunç bir yeni savaşın eşiğinde bulunmaktayız. Birçok belirsizlik bulunmakla birlikte, yakın geleceğin hiç de umut vaad etmediği söylenebilir. Komşumuz Suriye, Dante’nin cehenneminin iç halkasına çok yakın bir yerde duruyor.

Rakamlar şöyle: Birleşmiş Milletler’in son açıklamalarına göre 2,5 yıllık iç savaşın sonucunda ülkeden kaçan mültecilerin sayısı 2 milyonu aştı. Suriye’den akın akın kaçan çocukların, kadınların ve erkeklerin sayısı sadece son 1 yıl içinde 10 katına çıktı! Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşu ülkelere günde 5 bin kişi sığınıyor. Her gün! Saatte 200’ün üzerinde insan. Her saat.

1994’teki Ruanda soykırım felaketinden sonraki en büyük mülteci krizi yaşanıyor. Kaçan 2 milyonun yarısı, kendi nüfusu 4 milyon olan Lübnan’a sığınmış durumda. Ürdün’de yarım milyon, Türkiye’de de – nihayet geçenlerde son anda yapılan resmî açıklamaya göre – bir o kadar, Irak’ta da 100 bin. 2011’de çatışmaların başlamasından bu yana hayatını kaybeden insanların sayısı 100 bini aştı. 7 binden fazla çocuk öldü! Üstüne üstlük, insanlığın hâlen iskân edilen en eski kenti olan Halep gibi kentler olduğu gibi yıkıldı, binlerce yıllık kültür mirası camiler yerlebir edildi, altyapı diye birşey ve taş üstünde taş kalmadı. 2 milyon mülteci, sadece sınırın dışındakilerin sayısı. Ülke içinde yerinden yurdundan olanların sayısını ise tam bilen kimse yok; ama 7 milyon kişiye yakın oldukları tahmin ediliyor. Yani, toplam ülke nüfusunun yaklaşık yarısının aç ve açıkta olduğu söylenebilir! Sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel açılardan muazzam bir yıkımdan, mutlak bir kaostan bahsediyoruz.

Dahası, Oxfam yardım kuruluşu yetkililerinin açıklamasına göre bu, buzdağının ucu, yani görünen kısmı. Ülke içinde yersiz yurtsuz dolaşan bu 6-7 milyonluk kitlenin büyük çoğunluğuna yiyecek, giyecek, barınak, sağlık gibi herhangi bir hizmet ve/ya yardım götürülemiyor, çünkü onlar zaten cehennemî çatışmanın tam ortasında kalmış durumdalar. Sadece yüzde 5’inin barınağa benzer “makûl” koşullarda yaşadığı, geri kalan yüzde 95’inse çadırlarda, yollarda ya da yıkılmış binaların enkazı arasında hiçbir altyapı hizmeti almadan yaşamaya çalıştığı tahmin ediliyor. Ülkede sağlık sistemi çöküş halinde. Eğitim sistemini ise –  unutalım gitsin: Çocukların yüzde 50’si, yani resmen yarısı okul yüzü bile görmüyor! Bu çocukların bir daha ömür boyu okula gitme şansı bulmaları çok küçük bir ihtimal. Gidenlerin bu şansı daha ne kadar sürdürecekleri de meçhul. Tabii, gerek yurt dışına sığınmış, gerekse de ülke içinde yerinden olmuş insanların bir daha kentlerine, kasabalarına, köylerine ya da evlerine dönebileceklerini düşünmek için de sebep yok elimizde. Çünkü, başta Filistin halkı olmak üzere dünyada bunu başarabilmiş olanların örneğine pek rastlanmıyor en azından yakın tarihte. (Democracy Now!.org, 4 Eylül 2013)

İşte böyle bir facia ortamı üzerine şimdi, bir ABD roket saldırısı bekleniyor. Özetlersek: Nobel Barış Ödülü sahibi, parlak bir anayasa hukukçusu olduğu bilinen Başkan’ın uluslararası hukukta kuvvet kullanılmasına izin verebilecek yegâne kuruluş olan BM’yi, BM Antlaşmasını, ABD Anayasası’nı ve Amerikan halkının tüm anketlerde açıkça ortaya çıkan savaş ve müdahale karşıtı taleplerini tümüyle hiçe sayarak girişeceği bir saldırı var. Noam Chomsky’nin de geçenlerde söylediği bu: Mevcut uluslararası toplumun hukuku, bir ülke liderinin kendisine dünya polisliği veya jandarmalığı atfederek, BM onayı alınmaksızın girişeceği bir saldırıyı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi liderlerinin yargılanıp cezalandırıldığı uluslararası Nürnberg Mahkemesinin va’zettiği kurallara göre, ciddi bir “savaş suçu” olarak niteliyor. Savaş suçu işleyenlerin cezasının da, Nürnberg mahkemesinin biçtiği cezalardan farklı olması düşünülemez.

Tıpkı Irak’ta olduğu gibi tereyağından kıl çeker gibi, sınırlı süreli bir “cerrahi operasyon” yapılacağı belirtiliyor ABD liderleri tarafından. Neşteri atıver, iş bitsin! Türkiye’deki siyasi liderler de böyle bir operasyonu yapacak her türlü gönüllüler koalisyonu içinde yer alacağını belirttiler.

2003’teki Irak “operasyonu” için de aynen böyle denmişti; ama öyle olmadı. Milyona yakın ölü, yaralı ve sakat veren, kimi dulları kendilerini satarak ancak hayatta kalabilen Irak toplumu tamamen dağıldı, mezhep ve din çatışmaları ülkeyi paramparça etti, “sınırlı operasyon”un üzerinden 10 küsur yıl geçtikten sonra şimdilerde her gün onlarca kişi korkunç patlamalarda, suikast ve saldırılarda hayatını kaybediyor.

Dünya tarihinde hiçbir saldırıda olmadığı gibi, Suriye’de de olmayacak. ABD’nin deneyimli diplomatlarından emekli albay Ann Wright’ın serinkanlı analizine göre böyle bir saldırının muhtemel sonuçları arasında özetle şunlar var: Suriye uçaksavarları ABD füzelerine kendi roketlerini atacaklar, birçok Suriyeli sivil kadın-erkek ve çocuk ölecek ve her iki taraf da bu ölümlerden öteki tarafı sorumlu tutacak, Şam’da ve bölgede ABD’nin ve onun “koalisyon ortağı” olan Türkiye gibi ülkelerin büyükelçilikleri ve kimi işyerleri yakılıp yıkılacak, Suriye belki bölgedeki ABD müttefiklerine, İsrail’e ve belki Türkiye’ye roketler atacak, İsrail bunlara karşılık verecek ve belki Suriye’nin en yakın müttefiki İran’a da roketlerle saldıracak, İran da buna karşılık belki hem İsrail’e, hem de ABD’nin Türkiye, Afganistan, Bahreyn ve Katar’daki üslerine roketle misilleme yapacak, ayrıca Hürmüz Boğaz’ını ablukaya alıp Basra Körfezi’nden petrol naklini engelleyebilir... (Common Dreams.org, 31 Ağustos 2013)

Uğursuz savaş rüzgârlarının alabildiğinde uğultulu biçimde estiği olağanüstü günlerde dahi olağanüstü toplanmamış olan TBMM’nin ve “başkomutan” sıfatını taşıyan Cumhurbaşkanı’nın görüşlerinin bilinmediği, ayrıca kamuoyu yoklamalarının yokluğunda da halkın ne düşündüğünün öğrenilemediği sisli bir ortamda T.C. Başbakanının “ülkemiz böyle bir şeye her an hazırdır... ve her türlü koalisyonun içinde yer almaya hazır olduğumuzu söyledik” demesi, kendisinin uluslararası basında uzun süredir yer alan sayısız risk olasılıklarının farkında ve duruma hakim olduğunu gösteriyor. (Gazeteler)

Ama bu yeterli mi? Siyasal tarih, savaşlarda evdeki hesapların hiçbir zaman çarşıya uymadığını gösteren sayısız örneklerle dolu.

Savaşın gerçek yüzü: Suriyeli bir baba, evlerine isabet eden füze sonucu hayatını kaybeden 2 çocuğundan birine, toprağa verilmeden hemen önce, son kez sarılırken.

Kimse elbette neler olacağını bilemez, ama örneğin ABD’nin en deneyimli diplomat ve analizcilerinden William Polk’un, Suriye ve kendi ülkesi ABD açısından olası tahminlerini şöyle özetleyebiliriz: Suriye, Afganistan’daki gibi büyük parçalara (örneğin Kuzeydoğu’da Kürt bölgesi vb.) ayrılıp bölüneceği gibi, ayrıca Irak’taki gibi mahalle mahalle de bölünecek, Müslümanlar Aleviler ve Hıristiyanlardan öç alma peşinde koşacak, onlar da kendi hayatlarını kurtarmak için kaçışacak. Milyonlarca insan daha yerinden yurdundan olacak. Büyük gıda sıkıntısı ve kıtlık içine girilecek. (Bu arada, Suriye iç savaşını tetikleyen en önemli etkenlerden birinin küresel iklim değişikliğine bağlı büyük kuraklığa ve gıda krizine bağlı ayaklanmaların kaba kuvvetle bastırılması olduğunu da unutmayalım.) Ülke, teroristler, İslamcı radikaller ve uyuşturucu kaçakçıları için bir cennet halini alacak. ABD sınırlı operasyon derken, oraya da asker göndermek zorunda kalacak, birçok ölü ve yaralı askeri personel olacak, devlet bütçesi, Irak ve Afganistan’dan sonra Suriye’de de göçecek; belki birkaç trilyon dolar da oraya gömülecek. (The Atlantic.com, Ağustos 2013)

Uzun süreli, çok pahalı ve belki de kazanılması imkânsız bir yeni savaştan bahsediliyor burada. Peki ama neden? İnsanî, hukuki, askeri, ahlaki, etik ve pratik açılardan, yani hemen hemen her bakımdan saçma, kabul edilemez ve tahripkâr bir durum yaratan, cinayet- intihar-kâbus karışımı bir girişim, herşeye rağmen neden büyük ihtimalle gerçekleşecek? Neden, savaş ve zor kullanmanın asla çözüm getirmediğini, diplomasi, hukuk ve siyasetten başka bir çözüm mekanizmasının geçerli olamayacağını herkes bildiği halde, dünya yüzünde neredeyse kimse istemediği halde yeni bir savaş çıkacak? Ve belki bölgeye, belki onun da ötesine yayılacak, 2013 sonbaharı da muhtemelen hayatımızın en korkunç dönemlerinden birinin başlangıcı olarak tarihe geçecek?

Kimse istemediği halde mi? Tam doğru değil bu ifade. ABD Kongresi’nden Florida Milletvekili Alan Grayson, ibareyi biraz tamamlayarak düzeltiyor: “Bunu isteyen kimse yok” diyor ve ekliyor: “Ordu-endüstri kompleksi hariç.” 
(The Nation.com, 4 Eylül 2013)

Gazeteci ve yazar Chris Hedges de birkaç firma ismiyle detaylandırıyor bunu: “Herşey dönüp dolaşıp aynı yere, bütün o silah ticaretine geliyor. Biz [ABD], gezegen üstündeki en büyük silah ve mühimmat satıcısıyız ve bu işle uğraşanlar da, para kazandıkları sürece başka hiçbir şeyle ilgilenmezler... Afganistan gibi yerlerde sürüp giden çatışmaları ateşleyen şey, Halliburton, Raytheon, Boeing gibi şirketlerin buralardan çıkmaya niyetlerinin olmaması. Asla çıkmak gibi bir niyetleri yok. Kaç Amerikalı ölmüş, kaç Afgan ölmüş, umurlarında bile değil. Afganistan’da, bölgede neler olup bittiği umurlarında değil. Halliburton gibilerin hisse senetleri fiyatlarına bakın, anlarsınız. 11 Eylül’den bu yana hepsinin hisse senedi fiyatları dörde katlandı. İşte bütün bunların ardındaki görünmeyen motor da budur. [Obama gibi siyasi liderlerin üzerine] Büyük baskı yapıyorlar.”
(The Real News Network/Truth-out.org, 1 Eylül 2013)

Türkiye, en yetkili siyasi kişisi olan Başbakan’ın ağzından her şeye tamamen hazır olduğunu ilan ediyor, iktidara yakın yeni yerleşik medya da ahenkli bir koro halinde, gayet eril, milliyetçi tonları ağır basan ağır savaş propagandası yapıyor durmadan. İnsan, yukarıda aktarmaya çalıştığımız, radyoda da günler boyu konuşup durduğumuz bütün bu istatistiksel verileri, binbir türlü insanlık durumunu, haddi hesabı olmayan siyasi-sosyal-ekonomik analizi ve tabii derin vicdanî kaygıyı gerek siyasi liderlerin, gerekse önde gelen medyanın seçkin gazeteci ve yazarlarının da hissettiğini, onların da aynı biçimde hassas, dürüst ve içten davrandığını düşünmek istiyor.

Yoksa çünkü, “ülkece her an herşeye hazırız” dendikten sonra, gelecek sene bu vakitler Açık Radyo’nun 19. yayın yılında haber programlarında komşu Suriye’de belki 100 bin, belki 300 bin yeni ölüden, Türkiye içlerine yerleştirilmek zorunda kalınan 1 milyon yeni sığınmacıdan, dört bir yanda yükselen etnik gerginlikten ve bunların yol açtığı şiddetli çatışmalardan, patlamalardan, çatlamalardan, açlıktan, susuzluktan, kıtlıktan söz ediyor olabiliriz. Böyle programları gönül rahatlığıyla dinlemek isteyecek kimse var mıdır? Hiç sanmayız.