7 Eylül 2013 Cumartesi

Savaş ve Barış


1995 Haziran’ında Boğaziçi’nde denize nazır eski bir yalıdan bozma eğlence mekânında Açık Radyo’nun kuruluşunu cümle âleme duyurmak için verdiğimiz “parti”de Manifesto’muzu da davetlilere ve basına dağıtmıştık. “Radyo ne işe yarar?” diye soruyorduk o metinde. Sözüm ona safça görünen ama aslında cevabını bildiğimiz – daha doğrusu bildiğmizi sandığımız – kibirli ve ukalaca bir soruydu.

O soruyu sorduğumuzdan tam tamına bir sene önce, çok uzaklarda bir yerde çağdaş dünyanın en yeni soykırımı gerçekleşmekteydi. Doğu Afrika’da Allah’ın unuttuğu Ruanda’da 1994 baharı ve yazında 100 gün içinde bir milyon insanı kesmişlerdi. Birleşmiş Milletler’in “barış gücü”nü oluşturan Belçika taburları da oradaydı ama başta o, dünyada hiçbir örgüt ve kişinin kılı kıpırdamamıştı ve hepimiz başlarımızı başka tarafa çevirmiştik. Ruanda’da günde 10 bin kişi esas olarak palalarla doğranarak öldürüldü. Her gün. Saatte 417 kişi. Her saat. Dakikada 7 kişi. Her dakika. Ve bu hadise 3 ayı aşkın bir süre kesintisiz devam etti. Kanlar, dereler halinde aktı. Hepimiz sustuk.

Bu arada, radyonun haber-sohbet-müzik-eğlence vb. yanısıra başka ne işe yarayabileceğini de işte o vesileyle öğrenmiş olduk. Kigali’deki bir radyonun bitmek bilmez ırkçı ve kanlı savaş çığırtkanlıkları, yırtıcı ölüm çığlıkları aylarca sürmüş, bu “fon müziği” eşliğinde kadın-erkek-çoluk-çocuk insanların kökü kurutulmuştu. Hutular’ın Tutsi’leri kestiği bu kırımda, insanın aklında kalan en kan dondurucu sözler “ılımlı Hutu” kelimeleriydi. Bu sıfat tamlaması, soykırıma karşı çıkanların katlinin neden vacip olduğunu anlatıyordu.

Denize nazır yalıda verilen tanıtım partisi ile tamı tamına aynı günlerde Avrupa kıtasında da soykırım vardı. Sürüp giden Bosna savaşında Srebrenitsa kasabasında Republika Srpska birlikleri, Sırbistan içişleriyle birlikte çalışan “Akrepler” adı verilen faşist paramiliter birlikler ve  bir de Rus ve Yunan gönüllüleri, bir gece içinde 8 bin civarında erişkin Boşnak erkeğini erişkinleri, delikanlıları ve oğlan çocukları ile birlikte katletti. Bu katliam, “güvenli cep” ilan edilmiş olan Srebrenitsa’da kendilerine emanet edilmiş Boşnakları katillerine teslim eden BM Hollanda “barış gücü” taburunun (Dutchbat) neredeyse “gözleri önünde” cereyan etti, tıpkı Ruanda’da olduğu gibi. “Emanete hıyanet” kavramının tanımını soracak olan biri varsa, ona bundan âlâ bir örnek göstermek zor olur herhalde.

Susan, göz yuman sadece BM barış gücü askerleri değildi tabii, hepimizdik biraz. Radyo’da yayına geçtikten sonra bir süre her gün Saraybosna Günlüğü programıyla, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında görülmüş en büyük kitle katliamı”nı da içeren bu savaşı Boşnakların gözünden ve dilinden aktarmaya çalıştık. Sonra savaş bitti, program da bitti ve herşey unutuldu. Sırbistan Cumhurbaşkanlarından biri uzun yıllar sonra geçmişteki bu “savaş suçları” için özür dilediğinde gene de soykırım kelimesini ağzına almayacaktı.

Açık Radyo’cular olarak biz, daha ilk günden “kucağımızda bulduğumuz” bu soykırım, etnik temizlik ve kitle katliamları ile birlikte başlayan yayın hayat tecrübemizi upuzun 18 yıl boyunca nice savaş, iç savaş, katliam ve yıkımla “besleyerek” bugüne kadar geldik. Yine ilk kuruluş yıllarımızda hemen hemen aynı günlerde cereyan eden korkunç birinci Çeçen savaşını, daha sonra ikincisini, Kosova’yı, Sierra Leone’un, Kongo’nun kanlı elmaslarını, kesilen kollarla bacakları, çocuk askerler dehşetini, tecavüzleri, Darfur soykırımını, Liberya’nın birinci ve ikinci iç savaşlarını, Sri Lanka iç savaşlarını ve soykırımlarını, canlı yayında izlediğimiz 11 Eylül’ü, Afganistan’ın vurulmasını, Irak’ın binbir yalan dolanla istila ve işgal edilişini, ülke tüm dokusunun lif lif dağılmasını, İsrail’in Lübnan’a ve işgal altındaki Filistin topraklarına saldırılarını, Pakistan’ın, Yemen’in durmadan ve yeniden havadan vurulup durmasını, sonra Libya’daki iç çatışmayı, sonra Libya’nın vurulmasını ve daha sayısını ve adlarını bile artık hatırlamakta zorluk çektiğimiz nicelerini adeta içimiz çıkarcasına izledik ve bunların hem olgularını, hem de tahlil ve yorumlarını elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce dinleyicilerimizle paylaştık. Kimilerinde dıştan müdahalenin – asla ahlakî olmamakla birlikte –  insanî açıdan belki “daha az gayri ahlakî” olduğunu düşündük, “kabul edilebilirliğini” tartıştık...

Tarihçi Will Durant, insanlığın binlerce yıllık tarihinde, yeryüzünün bir yerlerinde savaşın olmadığı yılların parmakla sayılabilecek kadar az olduğunu söylüyor. Tam da bunun doğrulamasını yapmak için çalışıyormuşuz gibi bir hal var ortalıkta. İşte şu bülten metninin yazıldığı sıralarda korkunç bir yeni savaşın eşiğinde bulunmaktayız. Birçok belirsizlik bulunmakla birlikte, yakın geleceğin hiç de umut vaad etmediği söylenebilir. Komşumuz Suriye, Dante’nin cehenneminin iç halkasına çok yakın bir yerde duruyor.

Rakamlar şöyle: Birleşmiş Milletler’in son açıklamalarına göre 2,5 yıllık iç savaşın sonucunda ülkeden kaçan mültecilerin sayısı 2 milyonu aştı. Suriye’den akın akın kaçan çocukların, kadınların ve erkeklerin sayısı sadece son 1 yıl içinde 10 katına çıktı! Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşu ülkelere günde 5 bin kişi sığınıyor. Her gün! Saatte 200’ün üzerinde insan. Her saat.

1994’teki Ruanda soykırım felaketinden sonraki en büyük mülteci krizi yaşanıyor. Kaçan 2 milyonun yarısı, kendi nüfusu 4 milyon olan Lübnan’a sığınmış durumda. Ürdün’de yarım milyon, Türkiye’de de – nihayet geçenlerde son anda yapılan resmî açıklamaya göre – bir o kadar, Irak’ta da 100 bin. 2011’de çatışmaların başlamasından bu yana hayatını kaybeden insanların sayısı 100 bini aştı. 7 binden fazla çocuk öldü! Üstüne üstlük, insanlığın hâlen iskân edilen en eski kenti olan Halep gibi kentler olduğu gibi yıkıldı, binlerce yıllık kültür mirası camiler yerlebir edildi, altyapı diye birşey ve taş üstünde taş kalmadı. 2 milyon mülteci, sadece sınırın dışındakilerin sayısı. Ülke içinde yerinden yurdundan olanların sayısını ise tam bilen kimse yok; ama 7 milyon kişiye yakın oldukları tahmin ediliyor. Yani, toplam ülke nüfusunun yaklaşık yarısının aç ve açıkta olduğu söylenebilir! Sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel açılardan muazzam bir yıkımdan, mutlak bir kaostan bahsediyoruz.

Dahası, Oxfam yardım kuruluşu yetkililerinin açıklamasına göre bu, buzdağının ucu, yani görünen kısmı. Ülke içinde yersiz yurtsuz dolaşan bu 6-7 milyonluk kitlenin büyük çoğunluğuna yiyecek, giyecek, barınak, sağlık gibi herhangi bir hizmet ve/ya yardım götürülemiyor, çünkü onlar zaten cehennemî çatışmanın tam ortasında kalmış durumdalar. Sadece yüzde 5’inin barınağa benzer “makûl” koşullarda yaşadığı, geri kalan yüzde 95’inse çadırlarda, yollarda ya da yıkılmış binaların enkazı arasında hiçbir altyapı hizmeti almadan yaşamaya çalıştığı tahmin ediliyor. Ülkede sağlık sistemi çöküş halinde. Eğitim sistemini ise –  unutalım gitsin: Çocukların yüzde 50’si, yani resmen yarısı okul yüzü bile görmüyor! Bu çocukların bir daha ömür boyu okula gitme şansı bulmaları çok küçük bir ihtimal. Gidenlerin bu şansı daha ne kadar sürdürecekleri de meçhul. Tabii, gerek yurt dışına sığınmış, gerekse de ülke içinde yerinden olmuş insanların bir daha kentlerine, kasabalarına, köylerine ya da evlerine dönebileceklerini düşünmek için de sebep yok elimizde. Çünkü, başta Filistin halkı olmak üzere dünyada bunu başarabilmiş olanların örneğine pek rastlanmıyor en azından yakın tarihte. (Democracy Now!.org, 4 Eylül 2013)

İşte böyle bir facia ortamı üzerine şimdi, bir ABD roket saldırısı bekleniyor. Özetlersek: Nobel Barış Ödülü sahibi, parlak bir anayasa hukukçusu olduğu bilinen Başkan’ın uluslararası hukukta kuvvet kullanılmasına izin verebilecek yegâne kuruluş olan BM’yi, BM Antlaşmasını, ABD Anayasası’nı ve Amerikan halkının tüm anketlerde açıkça ortaya çıkan savaş ve müdahale karşıtı taleplerini tümüyle hiçe sayarak girişeceği bir saldırı var. Noam Chomsky’nin de geçenlerde söylediği bu: Mevcut uluslararası toplumun hukuku, bir ülke liderinin kendisine dünya polisliği veya jandarmalığı atfederek, BM onayı alınmaksızın girişeceği bir saldırıyı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Nazi liderlerinin yargılanıp cezalandırıldığı uluslararası Nürnberg Mahkemesinin va’zettiği kurallara göre, ciddi bir “savaş suçu” olarak niteliyor. Savaş suçu işleyenlerin cezasının da, Nürnberg mahkemesinin biçtiği cezalardan farklı olması düşünülemez.

Tıpkı Irak’ta olduğu gibi tereyağından kıl çeker gibi, sınırlı süreli bir “cerrahi operasyon” yapılacağı belirtiliyor ABD liderleri tarafından. Neşteri atıver, iş bitsin! Türkiye’deki siyasi liderler de böyle bir operasyonu yapacak her türlü gönüllüler koalisyonu içinde yer alacağını belirttiler.

2003’teki Irak “operasyonu” için de aynen böyle denmişti; ama öyle olmadı. Milyona yakın ölü, yaralı ve sakat veren, kimi dulları kendilerini satarak ancak hayatta kalabilen Irak toplumu tamamen dağıldı, mezhep ve din çatışmaları ülkeyi paramparça etti, “sınırlı operasyon”un üzerinden 10 küsur yıl geçtikten sonra şimdilerde her gün onlarca kişi korkunç patlamalarda, suikast ve saldırılarda hayatını kaybediyor.

Dünya tarihinde hiçbir saldırıda olmadığı gibi, Suriye’de de olmayacak. ABD’nin deneyimli diplomatlarından emekli albay Ann Wright’ın serinkanlı analizine göre böyle bir saldırının muhtemel sonuçları arasında özetle şunlar var: Suriye uçaksavarları ABD füzelerine kendi roketlerini atacaklar, birçok Suriyeli sivil kadın-erkek ve çocuk ölecek ve her iki taraf da bu ölümlerden öteki tarafı sorumlu tutacak, Şam’da ve bölgede ABD’nin ve onun “koalisyon ortağı” olan Türkiye gibi ülkelerin büyükelçilikleri ve kimi işyerleri yakılıp yıkılacak, Suriye belki bölgedeki ABD müttefiklerine, İsrail’e ve belki Türkiye’ye roketler atacak, İsrail bunlara karşılık verecek ve belki Suriye’nin en yakın müttefiki İran’a da roketlerle saldıracak, İran da buna karşılık belki hem İsrail’e, hem de ABD’nin Türkiye, Afganistan, Bahreyn ve Katar’daki üslerine roketle misilleme yapacak, ayrıca Hürmüz Boğaz’ını ablukaya alıp Basra Körfezi’nden petrol naklini engelleyebilir... (Common Dreams.org, 31 Ağustos 2013)

Uğursuz savaş rüzgârlarının alabildiğinde uğultulu biçimde estiği olağanüstü günlerde dahi olağanüstü toplanmamış olan TBMM’nin ve “başkomutan” sıfatını taşıyan Cumhurbaşkanı’nın görüşlerinin bilinmediği, ayrıca kamuoyu yoklamalarının yokluğunda da halkın ne düşündüğünün öğrenilemediği sisli bir ortamda T.C. Başbakanının “ülkemiz böyle bir şeye her an hazırdır... ve her türlü koalisyonun içinde yer almaya hazır olduğumuzu söyledik” demesi, kendisinin uluslararası basında uzun süredir yer alan sayısız risk olasılıklarının farkında ve duruma hakim olduğunu gösteriyor. (Gazeteler)

Ama bu yeterli mi? Siyasal tarih, savaşlarda evdeki hesapların hiçbir zaman çarşıya uymadığını gösteren sayısız örneklerle dolu.

Savaşın gerçek yüzü: Suriyeli bir baba, evlerine isabet eden füze sonucu hayatını kaybeden 2 çocuğundan birine, toprağa verilmeden hemen önce, son kez sarılırken.

Kimse elbette neler olacağını bilemez, ama örneğin ABD’nin en deneyimli diplomat ve analizcilerinden William Polk’un, Suriye ve kendi ülkesi ABD açısından olası tahminlerini şöyle özetleyebiliriz: Suriye, Afganistan’daki gibi büyük parçalara (örneğin Kuzeydoğu’da Kürt bölgesi vb.) ayrılıp bölüneceği gibi, ayrıca Irak’taki gibi mahalle mahalle de bölünecek, Müslümanlar Aleviler ve Hıristiyanlardan öç alma peşinde koşacak, onlar da kendi hayatlarını kurtarmak için kaçışacak. Milyonlarca insan daha yerinden yurdundan olacak. Büyük gıda sıkıntısı ve kıtlık içine girilecek. (Bu arada, Suriye iç savaşını tetikleyen en önemli etkenlerden birinin küresel iklim değişikliğine bağlı büyük kuraklığa ve gıda krizine bağlı ayaklanmaların kaba kuvvetle bastırılması olduğunu da unutmayalım.) Ülke, teroristler, İslamcı radikaller ve uyuşturucu kaçakçıları için bir cennet halini alacak. ABD sınırlı operasyon derken, oraya da asker göndermek zorunda kalacak, birçok ölü ve yaralı askeri personel olacak, devlet bütçesi, Irak ve Afganistan’dan sonra Suriye’de de göçecek; belki birkaç trilyon dolar da oraya gömülecek. (The Atlantic.com, Ağustos 2013)

Uzun süreli, çok pahalı ve belki de kazanılması imkânsız bir yeni savaştan bahsediliyor burada. Peki ama neden? İnsanî, hukuki, askeri, ahlaki, etik ve pratik açılardan, yani hemen hemen her bakımdan saçma, kabul edilemez ve tahripkâr bir durum yaratan, cinayet- intihar-kâbus karışımı bir girişim, herşeye rağmen neden büyük ihtimalle gerçekleşecek? Neden, savaş ve zor kullanmanın asla çözüm getirmediğini, diplomasi, hukuk ve siyasetten başka bir çözüm mekanizmasının geçerli olamayacağını herkes bildiği halde, dünya yüzünde neredeyse kimse istemediği halde yeni bir savaş çıkacak? Ve belki bölgeye, belki onun da ötesine yayılacak, 2013 sonbaharı da muhtemelen hayatımızın en korkunç dönemlerinden birinin başlangıcı olarak tarihe geçecek?

Kimse istemediği halde mi? Tam doğru değil bu ifade. ABD Kongresi’nden Florida Milletvekili Alan Grayson, ibareyi biraz tamamlayarak düzeltiyor: “Bunu isteyen kimse yok” diyor ve ekliyor: “Ordu-endüstri kompleksi hariç.” 
(The Nation.com, 4 Eylül 2013)

Gazeteci ve yazar Chris Hedges de birkaç firma ismiyle detaylandırıyor bunu: “Herşey dönüp dolaşıp aynı yere, bütün o silah ticaretine geliyor. Biz [ABD], gezegen üstündeki en büyük silah ve mühimmat satıcısıyız ve bu işle uğraşanlar da, para kazandıkları sürece başka hiçbir şeyle ilgilenmezler... Afganistan gibi yerlerde sürüp giden çatışmaları ateşleyen şey, Halliburton, Raytheon, Boeing gibi şirketlerin buralardan çıkmaya niyetlerinin olmaması. Asla çıkmak gibi bir niyetleri yok. Kaç Amerikalı ölmüş, kaç Afgan ölmüş, umurlarında bile değil. Afganistan’da, bölgede neler olup bittiği umurlarında değil. Halliburton gibilerin hisse senetleri fiyatlarına bakın, anlarsınız. 11 Eylül’den bu yana hepsinin hisse senedi fiyatları dörde katlandı. İşte bütün bunların ardındaki görünmeyen motor da budur. [Obama gibi siyasi liderlerin üzerine] Büyük baskı yapıyorlar.”
(The Real News Network/Truth-out.org, 1 Eylül 2013)

Türkiye, en yetkili siyasi kişisi olan Başbakan’ın ağzından her şeye tamamen hazır olduğunu ilan ediyor, iktidara yakın yeni yerleşik medya da ahenkli bir koro halinde, gayet eril, milliyetçi tonları ağır basan ağır savaş propagandası yapıyor durmadan. İnsan, yukarıda aktarmaya çalıştığımız, radyoda da günler boyu konuşup durduğumuz bütün bu istatistiksel verileri, binbir türlü insanlık durumunu, haddi hesabı olmayan siyasi-sosyal-ekonomik analizi ve tabii derin vicdanî kaygıyı gerek siyasi liderlerin, gerekse önde gelen medyanın seçkin gazeteci ve yazarlarının da hissettiğini, onların da aynı biçimde hassas, dürüst ve içten davrandığını düşünmek istiyor.

Yoksa çünkü, “ülkece her an herşeye hazırız” dendikten sonra, gelecek sene bu vakitler Açık Radyo’nun 19. yayın yılında haber programlarında komşu Suriye’de belki 100 bin, belki 300 bin yeni ölüden, Türkiye içlerine yerleştirilmek zorunda kalınan 1 milyon yeni sığınmacıdan, dört bir yanda yükselen etnik gerginlikten ve bunların yol açtığı şiddetli çatışmalardan, patlamalardan, çatlamalardan, açlıktan, susuzluktan, kıtlıktan söz ediyor olabiliriz. Böyle programları gönül rahatlığıyla dinlemek isteyecek kimse var mıdır? Hiç sanmayız.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Mutluluk Rüyası Görmek




Rüyaların yapıldığı maddeden yapılmayız biz
ve uykuyla çevrilidir küçücük hayatımız. 

William Shakespeare, Fırtına, IV, i

Geçen ayın başlarında (4 Temmuz 2013) Boğaziçi Üniversitesi’nin 146. mezuniyet töreninde benden istenen “misafir konuşması”nda, Paris’e gitmemeyi “seçip” 1968 dünya devrim hareketini “kaçırdıktan” yaklaşık yarım yüzyıl sonra Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitle başkaldırısı hareketine katılımcı/tanık olma fırsatını yakaladığımı dile getirmeye çalışmıştım. # DirenGezi, sadece İstanbul’un merkezindeki küçük bir parka değil, doğanın bizatihi kendisine karşı şirketlerle hükümetin elele vererek yıllardan beri ülke çapında yürüttükleri haşin saldırıya karşı nihayet girişilen ve bir bozkır yangını gibi ülkenin her yanına yayılan önemli bir direnişi de simgelemekteydi. Bu açıdan, belki de dünyada, ekoloji kavgasını direnişinin merkezine alan ilk büyük kitle hareketi örneği sayılmalıdır.

Ayrıca, kaderin garip bir cilvesi sonucu, küresel iklim değişikliği tehdidine karşı yaşam alanlarını savunmak üzere dünyanın her yere en uzak köşelerinden kopup gelen aktivistlerin kendi topluluklarının, kabilelerinin ve bizzat kendilerinin anlatılarını öteki aktivistlerle paylaştıkları “yeryüzü atölyesi” (küresel eksen kayması/global powershift) de İstanbul’da Gezi direnişi ile aynı esnada yer aldı.

Mezuniyet konuşmasında İstanbul’un can evinde biri “yerel”, biri küresel bu iki hareketin adeta mucizevî buluşmasına şu cümlelerle dikkat çekmek isteniyordu:

“#DirenGezi ile #DirenGezegen böylece buluştu işte. 4 yıldır kömür termik santraline bedenlerini siper ederek azimle direnen Gerzeliler de dayanışma için Gezi'ye geldiler. Gezidekiler de Gerzelilerin yediği gazları daha yakından gördüler. 2 bin yıllık atolleri ebediyyen elden gidecek olanların direnişini de gördüler. Ve tersi tabii. İklim direnişçileri de Gezi direnişini, Gezi ruhunu, Gezi esprisini yakından görmüş oldular. Her biri ülkelerine döndüklerinde burada gördüklerini de kendi mücadelelerine katacaklar bundan sonra.”[1]

Paylaşılan Rüyalar

 ’68 Parisi’nden günümüze gelen bir duvar yazısı: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!” diyordu. Açık Radyo’da şimdi neredeyse 18 yıla varan yayın serüvenimizin ilk dönemlerinde bize dudak bükenlere “imkânsız olduğunu bilmiyorduk, onun için yaşatmayı başardık galiba” diyorduk. Yani, işin aslı şu galiba: Kim ne derse desin, kim hangi hesapla saldırırsa saldırsın, kim bizi ne kadar hayalcilikle suçlarsa suçlasın, esas olarak paylaşılan rüyalarla yürünebiliyor geleceğe. Yazar ve teoloji profesörü Ira Chernus, son yazılarından birinde rüya ve efsaneler üzerine fikir yürütüyor ve efsanelerin (mitosların) paylaşılan, kolektif rüyalar olduğunu bize hatırlatıyor:  

“Efsanelerde de, rüyalarda olduğu gibi, herşey olabilir... 1968 [dünya devriminde] radikal demokrasi ve herkes için eşitlik rüyası milyonlarca [insanın] zihninde kök saldı. Hem de şaşırtıcı bir hızla oldu bu.”[2]

50 yıllık bir rüyanın gerçeğe dönüşme sürecinin hikâyesini biraz kırık dökük, biraz da beceriksiz bir dille anlatmaya çalışan BÜ mezuniyet konuşmasından bir gün sonra, 5 Temmuz’da, dünyanın önde gelen düşünür ve aktivistlerinden Noam Chomsky, kendi rüyasına, yani sınırların olmadığı bir dünya rüyasına bir göz atma fırsatını bizden esirgemedi:

“...Ve tüm sınırlar erozyona uğramakta – genellikle korkunç biçimlerde olsa bile. [...] Sınırların belirsizleşmesi ve devletlerin meşruiyetine karşı geliştirilen bu meydan okumalar, Dünya’nın kime ait olduğu hakkında ciddi soruları ön plana çıkarmakta. Isı tutan gazlarla durmadan kirletilen ve daha geçen Mayıs’ta hep birlikte öğrendiğimiz üzere, bu kirlenmenin özellikle tehlikeli bir eşiği aştığı küresel atmosfer kimin?

“Ya da, dünyanın büyük bir kesiminde yerli halkların kullandığı terimi benimseyecek olursak, Dünya’yı kim savunacak? Doğa’nın haklarını kim koruyup savunacak? Müştereklerin, ortaklaşa mülkümüzün bekçiliğini, emanetçiliğini kim üstlenecek?

“Dünyanın şu anda kapıya dayanmış çevre felaketine karşı can havliyle savunulması gerektiği, okur yazarlığı olan herhangi bir rasyonel kişi için apaçık olmalı. Bu kriz karşısında gösterilen farklı tepkiler, günümüz tarihinin en çarpıcı ve garip özelliklerinden birini oluşturuyor.

“Doğa’yı savunma hattının ön safında, Kanada’nın Birinci Ulusları (First Nations) ya da Avustralya’nın aborijinleri gibi, genellikle “ilkel” diye adlandırılan yerli ve kabile gruplarının mensupları var; bunlar, imparatorluk saldırılarının ardından ayakta kalabilmiş halkların kalıntıları. Doğa’ya topyekûn saldırı cephesinin ön safında ise kendilerini en ileri ve medenî ülkeler diye adlandıranlar yer alıyor: Yani, en zengin ve en kudretli ülkeler.

“Ortak varlıkları (müşterekleri) savunma mücadelesi birçok biçime bürünür. Mikrokozm olarak bakıldığında bu mücadele an itibariyle Türkiye'de Taksim Meydanında cereyan ediyor : Cesur erkeklerle cesur kadınlar İstanbul'un müştereklerinden arta kalan son kalıntıları, bu kadim hazineyi yerle bir etmekte olan ticarîleştirmenin, mûtenâlaştırmanın ve otokratik yönetimin 'yıkı güllesi'nden kurtarmaktalar.

“Gezi direnişçileri, küresel müşterekleri tahrip eden aynı 'yıkı güllesi'ne karşı dünya çapındaki bir mücadelenin ön cephesinde yer alıyor; sınırları olmayan bir dünyada insanlığın doğru dürüst bir şekilde ayakta kalması konusunda herhangi bir umut olacaksa, her birimizin bu mücadeleye canla başla katılması şart. Bu bizim müşterek mülkümüz çünkü – ya savunacağız ya da yok edeceğiz.”[3]

Gelecek, Şimdidir

Gelecek şimdidir ey okur: dünyanın her yerinden direniş haberleri geliyor artık, farkında mısın? Bulgaristan’dan Brezilya’ya, Mısır’dan Meksika’ya, Hong Kong’dan Şili’ye ... Buralarda da Yedikule’den Munzur’a, Uludağ’dan Bozcaada’ya, GDO’dan AKM’ye, 3. Köprü’den 3. Havalimanına, ormanlardan ovalara, göllerden derelere, onbin yıllık tarih üzerine inşa edilen barajlardan milyonlarca yıldır orada duran toprakların bağrını yararak kazılacak kanala... Yani, bütün müştereklerimize eşzamanlı olarak yöneltilmiş topyekûn bir talan tasallutu ve buna başkaldıran kitlelerin direnişi.

Başkaldırı ve direniş başladı işte. Aslında epeydir var: Gerze’de 4 yıldır inatla ve azimle sürüyor mesela. Bir müşterek (kolektif) çaba tarafından henüz geliştirilme aşamasında olan, ama öyle olduğu halde insanı şaşırtacak zenginlikte bir mücadele tablosunu içeren Çevresel Direniş Atlası, toplanabildiği kadarıyla halihazırda ülkede mevcudiyeti saptanan 88 direniş noktasını bir harita üstünde çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.[4]

Yeni gerçek bu işte: Her yerde halk kitleleri ile muktedirler arasındaki temel kavga, çevre üzerinde kopuyor tamamen. Yaşama alanı üzerinde: Halk, solunacak havasını, içilecek suyunu, yiyeceğini, ekecek toprağını, çocuklarını gezdireceği, sevgilisiyle ve konu komşusuyla, mahallelisiyle yaşayacağı, birlikte eğleneceği, dayanışma içinde yaşamını sürdüreceği kenti savunmak için ölüm kalım mücadelesi veriyor.
Gelecek şimdidir: “12 Ağustos 2002 tarihini unutamam!”[5] diyen bir tabela var. 11 sene önce Balıkesir’in Sarıfakılar ve civar köylerinde çıkarak evleri, hayvanları ve tarım arazilerini yok eden yangının bittiği yere çakılan bu tabela yazısı, 11 yıl sonra yine aynı bölgede çıkan yangınlar dolayısıyla şimdi bir kez daha hatırlanıyor. Çok acımasız bir şaka yapacak olursak, yeni tabela yazısı şöyle bir cümle olabilir ancak: “30 Temmuz 2013’ü de unutamam…”

Gelecek şimdidir: “İstanbul’un göbeğinde petrol çıktı!”[6] 100 sene önce İstanbul’un tarihî semti Balat’ta petrol bulunduğuna dair bir Osmanlı belgesinin ortaya çıktığına dair haberleri yerleşik düzen gazeteleri ve televizyon kanalları ağızlarını şapırdata şapırdata veriyor. Ancak, bölge yerleşim alanı olduğu için petrol aramalarına izin verilmemiş. Enerji bakanı bir yayın organına verdiği demeçte, haritaların geçerliğini koruduğuna ilişkin gönül ferahlatıcı bilgi de vermiş kamuoyuna.[7] Hadi bir acımasız şaka daha yapalım:  Taksim Gezisi’nin altını Topçu Kışlası için kazarken bir bakmışız, Atatürk anıtının oralardan petrol fışkırmıyor mı? Üstelik yerleşim merkezi de değil orası. Taksim Maksemi (tarihî su deposu)  petrol kuyusuna dönüşse bir anda, fena mı olur? Hepimizin rüyaları gerçekleşir, cepleri para dolar. Ayrıca, bir kolaylık durumu daha var: zaten bir kısmı kazılmış olan dalma tünellerini de Londra’dan Çin-i mâçin’e bağlayacak bir petrol boru hattına tahvil etmekten daha pratik, kârlı ve cazip ne olabilir?

Yeni Radikalizmin Talepleri: Barış ve Huzur
Britanya’da kayagazı çıkarma (fracking) yolunda son zamanlarda Balcombe kasabası çevresinde girişilen çevre tahribatına karşı girişilen protestonun “buzdağının ucu” olduğunu belirterek, son zamanlarda ülkenin dört bir yanında kaynamaya başlayan hükümet karşıtı ve çevre koruma kaynaklı toplumsal isyan hareketleri üzerine bir makale yazan John Harris’ten bir alıntı yapalım:

“Endüstrisizleşmiş bir ülkede bakanlar daima devasa projeler ve yeni teknolojiler peşinde koşacaklardır deli gibi…ama hükümet korku, vurgun aşkı ve büyükşehir kibri karışımı bir ruh hali içinde olduğundan, bakanların düşünce tarzları da nevrotiklik (sinir bozukluğu) âlemine kaymak zorunda kalmıştır. Bütün bunlar enerji politikalarının ötesinde yeni karayolları yapma, inanılmaz derecede aptalca bir plan olan hızlı tren yapma, havalimanlarının genişletilmesi için manyakça israr etme gibi davalara kayar ve bir de rüzgâr çiftlikleri ya da terkedilmiş endüstri bölgeleri yerine yeşil alanlar üzerinde evler inşa etme gibi liberal-solcuların duyarlı olduğu davalara yönelir.”[8]

Yazar Britanya’daki son durumu anlatıyor elbette, ama bunun evrensel bir boyut taşımadığını, genel olarak her yerde aynı şeylerin olup bittiğini, Türkiye’de son zamanlardaki gelişmelerle kuvvetli paralellikler taşımadığını söyleyebilir miyiz? Hatta, bir adım daha da ileri gidip Harris’in makalesinin sonundaki iki tespiti genele – ve tabii Türkiye’ye – “teşmil edemez” miyiz:

“Birincisi, şunu akılda tutmak herhalde yararlı olur: Betona, fabrika bacalarına ve sırf büyüme uğruna büyümeye tapınma, öteden beri, demokrasiden çok daha fazla, diktatörlüklere yakışan bir durumdur. İkincisi, Balcombe’daki protesto olaylarının kanıtladığı gibi, artık pek çok insan, şimdiye kadar görülmemiş derecede haris ve kokuşmuş bir ekonomik sistemin karşısına çıkıyor, ve şaşırtıcı derecede radikal bir şeyi talep ediyor: Barış ve huzur.”

Yeni gerçek bu işte. Yeni radikalizmin talepleri barış ve huzur. Hani, çok banal olmayı göze alarak “mutluluk” arayışı da diyebiliriz. Balcombe’da, Gezi’de ve gezegenin başka binbir yerinde bu mutluluk rüyası hiç de o kadar karmaşık değil: Yenilenebilir enerji, enerji tasarrufu, verimli teknoloji kullanımı sayesinde, 20. yüzyılın köhne ve çürümüş fosil yakıtlı enerji ekonomisini sonsuza dek geride bırakmak. Müştereklerin daha fazla paylaşımı, daha hakkaniyetli, daha şeffaf ve, yurttaşların kendi kaderleri ve yönetimleri ile ilgili kararlara daha fazla katılımı… Banal mi? Belki. Ama, böylesine basit bir şey işte mutluluk. Yapılan tüm ölçümlerde mutluluk katsayısını yükselten kriterler, üç aşağı beş yukarı bunlardan ibaret – ne yaparsınız?[9]

Serbest Piyasaya Karşı Küresel Bahar Rüyası

Kendilerini kültür oyunbozanları (culturejammers)olarak adlandıran Adbusters dergisinin haşarı yazarları, derginin Ağustos başında yayımlanan son sayısındaki mesajlarında dünyadaki son durumu şöyle tahlil ediyorlar: “Birşey var: İnsanlar yığınlarla geliyor, kapitalizm ideolojisinin zırva olduğunu, bunun hiçbir vaadini tutamayan temelden bozuk ve onarılmaz bir sistem olduğu gerçeğini farkediyor...”[10]

Söyledikleri, günümüzün önde gelen yazar, gazeteci ve aktivistlerinden Chris Hedges’in geçen ay yayımladığı ve “Ya Diren ya Öl” diye çevirebileceğimiz makalesinde vurguladığı meseleyle tamamen aynı: “Ekonominin 5 bin yıllık tarihinde insan toplumlarının kendi davranışlarını piyasanın talepleri etrafında yapılandırması gerektiği yolundaki inancı doğrulayacak tek bir şey bile yok. Bu absürd, ütopyacı bir teori. Piyasa ekonomisinin hava cıvadan ibaret vaadlerinin yalan olduğu şimdi artık tümüyle açığa çıkmış durumda.”[11]

Adbuster’cılar da dünyaya gönderdikleri mesajda işbu yazının ana konusuna, düşgücü meselesine dönmekte de gecikmiyorlar:

“... Dünya çapında eşgüdümlü bir başkaldırı, kapitalist düsgücünün yeniden yüklenmesi – Küresel Bahar – rüyası gözlerimizin önünde gerçekliğe dönüşüyor [...] Occupy hareketinin ikinci yıldönümü yaklaşırken, bir nokta son derece açık seçik hale gelmekte: Şirket kapitalizminin kıyamet günü makinesi hiçbir zaman bu kadar kırılgan, bu kadar zayıf, bu kadar koparılmaya hazır görünmemişti. Bir sonraki adımın hangisi olduğunu bilmeden dansa devam etmeyi göze al ... ondan sonra da harekete başla, davulun ritmine ötekilerle birlikte ayak uydurarak.”[12]

Doğru, mutluluk hareketi sorunlarımızın tümüne cevap olamaz. Ekonomist ve sosyal yorumcu Richard Heinberg’in dediği gibi iklim değişikliği, su kıtlığı, aşırı nüfus sorunlarına ya da bir araya toplanmış düzinelerce krize doğrudan bir cevap olamaz, ama tüm bu krizleri azdıran ekonomik paradigmayı pekala tersyüz edecek güce sahip.[13]

Şaire de biraz gecikmiş bir cevap verebiliriz: Mutluluğun resmini çizemeyiz belki, ama formülünü fısıldayabiliriz en tıkalı kulaklara bile: Geziden gezegene, oradan da geriye gidersek, kurduğumuz denklem[14] şöyle bir şey oluyor:

Demokratik, eşitlikçi, hakkaniyetli ve âdil bir dünya + tüm canlıların özgür ve haysiyetli yaşam sürdüreceği bir gezegen için kavga = Mutluluk.

Çok şey mi istiyoruz?


Ömer Madra

İstanbul, 5 Ağustos 2013





[7] agy
[12] bkz.: yukarıda 10 no’lu dipnotu
[13] bkz.: yukarıda 9 no’lu dipnotu
[14] bkz.: yukarıda 1 no’lu dipnotu

5 Temmuz 2013 Cuma

Lûtfen Devam!




Boğaziçi Üniversitesi'nin 146. Mezuniyet töreninde yaptığım konuşmanın metni:

Merhaba 2013 sınıfı! Merhaba herkes!

Burada bulunmaktan büyük mutluluk ve onur duyuyorum. Bir kere, gençlerle bulunmanın mutluluğu var. İnsan onlarla hep genç kalıyor. En azından gönlü genç diyelim. Bunu sağlayan iki avantajlı meslek var : Biri Üniversite öğretim üyeliği. İkincisi radyoculuk. Bende her ikisinden biraz oldu. Üstelik Faustien bir pazarlık da yok burada; ebedî gençlik karşılığında birşey vermiyorsunuz..

Mutluluğun kaynağı bu. Onur da, 2013 Gezi kuşağına hitap ediyor olmaktan...

Şimdi bir mezuniyet töreni konuşması yapmalıyım. Bildiğiniz nutuk atma. Hani kimse dikkatini tam veremez, sonradan da zaten birşey hatırlamaz. Burada yeni kuşağın üyeleri olarak sizlere bilgece sözler söylemem, önünüzdeki hayata dair âkil tavsiyelerde bulunmam bekleniyor. Bu o kadar kolay değil. Hatta, bana bu nazik daveti yapan sayın rektör Profesör Gülay Barbarosoğlu’na ve dostum Prof. Fikret Adaman’a saygısızlık etmek istemem ama bu imkânsız. Bakın neden.

Geçenlerde, GPS (Global Power Shift) atölye çalışmaları kapsamında İTÜ Ayazağa kampüsünde bir panelde konuşma yaptım. Küresel Eksen Değişimi diye çevriliyor. Dünya gençliğinin en büyük iklim aktivizm platformu bu. 4 bir yandan gelen 500’den fazla genç iklim aktivistinin hikâyelerinden oluşuyor. Herkesin ayrı bir anlatısı var. Bu konuya birazdan döneceğim. Ama şimdilik şunu söyleyeyim: Orada Pakistan’dan bir aktivist kız, konuşmamı bitirdikten sonra bana sordu: “Sizin bu gençlere tavsiyeniz nedir?” Ben de resmen dünyanın öbür ucundan 45 günde –arada yürüyerek!– buraya gelen gençlere ne tavsiyesinde bulunabilirim ki?” dedim. İnci gibi dişlerini gösterip güldü.

Evet, aynı şey burası için de geçerli: Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitle başkaldırısı olan Gezi direnişini gerçekleştirmiş ve halen de gerçekleştirmekte olan genç insanlara hangi “aklı” verebilirim ki?

Öyleyse akıl filân vermeyi bir yana bırakalım; işimize bakalım. Madem herkesin anlatısı konuşuluyor. O zaman ben de kendi hikâyemi anlatayım.

Ben bu ayaklanmayı 45 yıldır bekliyordum. Bakın, şu kampusta (Güney) liseyi bitirir bitirmez, hayattaki en yakın arkadaşımla birlikte Paris’e gidecektim. Kafamızda kavak yelleri. Planımız buydu. Dünyanın biricik kültür merkezinde sinema okuyacaktık. Hatırlayın: “Yeni Dalga”, Godard, Truffaut... A bout de souffle... Arkadaşım benden önce gitti, ufak ufak yerleşti oraya. Ben biraz daha bekledim, oyalandım, oyalandım, oyalandım ve – son dakikada tırstım; biletim filan herşeyim hazır olduğu halde caydım. Arkadaşıma şu telgrafı çektim:

SEVGİLİ RALFİ STOP ÇOK DÜŞÜNDÜM STOP AMA BENDE O CESARET YOKMUŞ STOP KALIYORUM STOP SENİ SATTIĞIM İÇİN BENİ BAĞIŞLAYABİLECEK MİSİN STOP ÖMER

Böylece 14 kelimelik bir telgrafla –o zamanlar 140 karakter kuralı yoktu– ’68 Paris’ini yani koskoca Dünya devrimini kaçırmış oldum, iyi mi?. Muhteşem Paris yerine tuttum o kömür karası, boğucu Ankara’ya gittim. Bu gerzekliğim için bir ömür boyu hayıflandım. Bunun intikamını almak için 400 sayfalık bir roman bile yazdım. Mezuniyet yılım olan ’64’te geçiyor. İçinde mezuniyet balosu, mezuniyet töreni, aşk, heyecan ve macera bol da – devrim olmuştu yahu, devrim!...

Sonra aradan yarım yüzyıl geçti. Taksim ayaklanması oldu. Gene Mayıs! Bu sefer devrim durumları bizim kapımızı çalmıştı. Geçenlerde Abbas Ağa parkı’nda bir forumu izlemeye gittim. Bir baktım, arkada “Paris’ten Gezi’ye Selamlar...” yazılı bir bez pankart. 45 yıl sonra Paris İstanbul’a gelmişti.

Bu sefer kaçırmamakta kararlıydım. İstiklal’deki o 40 bin kişilik büyük yürüyüşte hayatımda ilk kez GS’lilerle FB’lileri ve Beşiktaşlıları kolkola gördüm; sağımızda solumuzda milliyetçiler ve Kemalistler de vardı; faşizme karşı omuz omuza diye haykırırken sağ eliyle bozkurt işareti yapan bir genç kız bile gördüm. Herşey vardı. Kavga, dövüş yoktu bir tek.

Asıl ön saflarda “cephe savaşı” vardı. Daha doğrusu, Taksim’in girişinde mevzilenmiş polisten sürekli gaz ve ilaçlı su yiyen kızlı erkekli sivil itaatsiz gençlerin acayip direnişi. Arada yer değişiyorlardı. Rotasyon. Gazdan bitap düşüp bir nefeslenmek için arkaya geliyor, sonra gene ön safa gidiyorlardı. Kan çanağına dönmüş gözlerindeki kararlı ifadeyi gördüm birden ve o an, bu işin bitmiş olduğunu anladım. Korku bitmişti çünkü. İktidarın, muktedirlerin yapacağı birşey yoktu. Gezi Türkiye’de dönüm noktasıydı. Türkiye ve dünya bir daha asla aynı olmayacaktı.

Ben Başbakan için bir tür reklam panosu sayılabilirim aslında:. Üç çocuk babası bir “paterfamilias”ım çünkü. Bu iyi haber. Ama bir de kötü haber var: Çocuklarımın 3’ü de Gezi’den çıkmadılar bir ay boyunca. İlk büyük yürüyüşte İstiklalde kızıma rastladım. Kucaklaştık, biraz birlikte yürüdük. Sonra, “baba ben öne gidiyorum” dedi ve ayrıldı. Ben de, “Aman dikkatli ol!” diyebildim sadece. Onu da içimden.

Gezi Direnişinde şans bu sefer yanımızdaydi. İlk günden yakaladık. Radyoda bir ay kesintisiz maraton yayın yaptık. Devrimci momenti canlı yayında verdik; hani “an itibariyle” diye bir laf var ya, tam öyle oldu: “Taksim düşerken” an itibariyle Hayko Bağdat telefonda anlatıyordu radyoya: “Bir dakika bakayım, polis çekiliyor galiba ... yok yok geri dönüyor şimdi gaz atıyor, çok kötü olacak ... ama yok, yok, çekiliyor… Polis tamamen çekildi! Burada meydanda 1 milyon kişiyiz şimdi!”

“Teşekkür ederiz,” dedik, “biz de birazdan oradayız.”

Önde gelen çevrecilerden Lester Brown’a bir keresinde sormuştum radyoda mülakat yaparken, niye insanlar bunca şey karşısında isyan etmiyor diye. Sene 2010’du.

“Sosyal değişim kimi zaman çok hızlı ve beklenmedik bir şekilde geliverir,” demişti o da. Aynen öyle oldu.

Radyo olarak biz de hızlı refleks gösterdik doğrusu,. Zaten Deprem’den de hazırlıklıydık. 1999’da tüm formatı tersyüz edip iki ay boyunca stüdyodan çıkmamıştık neredeyse. Sivil toplumun ilk kez devlete “hop dedik, biz de burdayız!” dediği 104 STK imzalı tam sayfa gazete ilanları o sırada hazırlandı; biz de işin içindeydik. İlk önemli sivil kıpırdanış buydu.

İkinci sivil başkaldırı da 2007’de Hrant Dink’in cenaze törenidir bence. 200 bin kişi oradaydık, toplandık, yere göğe sığamadık, yürüdük, köprüleri aştık gittik. Tek kelime naralanmadan, sessizce. Tabutun üstüne konan, hiç havalanıp kaçmayan, öylece duran o beyaz güvercinlerle beraber. Ne acayipti.

Sonra da Gezi geldi işte. Yürüdük, bağırdık, katıldık ve kesintisiz yayın yaptık... Formatı gene altüst ettik, saatler saati stüdyodan çıkmadık. Neyse işte,  1. haftanın sonunda 3 kelimelik bir mail geldi: “Haberi sizden alıyoruz.” Özlem adlı dinleyicimiz Ankara’dan selam gönderiyordu. Çok gururlandık. Haberi bizden alması, sadece bizim iyi yayıncılığımızdan kaynaklanmıyordu elbette, yerleşik medyanın korkunçluğundandı da. Onlar “görmediler kötüyü, duymadılar kötüyü, söylemediler kötüyü”.

Bu sıralarda bizim Radyonun internet sitesi de aldı başını gitti. Tekil ziyaretçi sayısı Gezi’nin ilk günü öncesi 1,800 iken, Gezi yayını’ndan 1 gün sonra 16, 800 küsur oldu! Sayfa görüntüleme ise 6 katına çıktı. (5 bin’den 30 bin küsura!). Facebook ve twitter takipçilerimizin sayısı acayip arttı – yükselen grafikleri görmelisiniz!

Derken, 17 Haziran’da bir mail daha geldi elimize. Şöyleydi:

“Sevgili Ömer, Geçen hafta Yunanistan’daki evimde tatildeydim ve sayenizde Türkiye’de yaşananları takip edebildim. Doğrusu, destekçisi olduğum radyonun bu kadar mükemmel olduğundan “haberim” yoktu. Hepinize tebrikler!
Ayrıca senin de 50 senede değişmemiş olduğunu söyleyebilirim...
Ve hatta yaşlı gözlerle hatırladım İstanbul Radyosu’na disc-jockeylik teklifiyle gittiğimiz günü. Rüyalarımızın bir kısmını gerçekleştirebildin! Lûtfen devam!
Öperim
r ”

Bu küçük ‘r’nin kim olduğunu hepiniz bildiniz tabii. (Ne de olsa “orantısız zekâ” sahibisiniz.)
Evet,  49 yıl önce Paris’e giden ve kendisini“sattığım” arkadaşım Ralfi’den  başkası değildi.
Bahsettiği rüyalar meselesine gelince, onları gerçekleştiren ben değilim tabii. Onları gerçek yapan, sizlersiniz! Kelimenin gerçek anlamında sivil itaatsizliğin ne demek olduğunu günler boyu gösteren, şimdi de, kadim Yunan agoralarındaki gibi doğrudan demokrasi deneylerini park forumlarında sürdüren sizler yani: 2013 sınıfı.

Şimdi de, biraz önce sözünü ettiğim olaya dönelim isterseniz: Küresel Eksen Değişimi’ne.

Bakın, yeryüzü için girişilecek dünya çapındaki ayaklanmayı da 15 yıldır bekliyorum desem yalan olmaz..

Gezi direnişi ile Gezegen için direniş, talihin garip bir cilvesi sonucu, Türkiye’nin kalbinde İstanbul’da birbiriyle buluştu. Dünyanın dört bir yanından gelen 500’ü aşkın sayıda genç iklim aktivisti bir haftalığına buradaydı. Kimisi gerçekten dünyanın öbür ucundan geliyordu. “Google’layın”, yeryüzünün her noktasına en uzak yerde oturan ve oradan gelen insanlar bunlar. Sonsuz maviliğin, okyanusun ortasında bit kadar görünen mercan atollerinden. 2 bin yıldır oturdukları bu “topraklar” sular altında kalıp; ebediyyen haritadan silinmeden önce on onbeş yılları kalmış. Ama, “boğulmayacağız, savaşacağız!” diyorlar. En az 2 bin yıl öncesinden gelen geleneksel savaş danslarını yapıyorlar.

Peki düşman kim? Bu insanlar, para tarihinin gördüğü en zengin şirketlerle boğuşmaktalar. Örneğin ExxonMobil ile. Sadece CEO’su, prim ve ikramiyeleri ile, opsiyonlu hisse senetleriyle onların topunu, adalarıyla birlikte kimbilir kaç defa satın alır. CEO Rex Tillerson diyor ki, “benim felsefem para kazanmak. Yeri delip petrol çıkararak para kazanıyorsam, o zaman onu yapmak benim hakkım.” Çevreciler, “ama onu yaparsan gezegen batar; batıyor,” deyince o da cevap veriyor: “İnsanlık acı çekiyorsa, gezegeni kurtarmak neye yarar?”

Herkesin bir anlatısı var yani. Zengin şirketin yöneticisinin felsefesi para ve kâr üstüne. Pasifikteki o bit kadar Nukunonu atolü yurttaşı genç adamın felsefesi de mercan kayalığını ve gezegeni kurtarmak için savaşmak üzerine kurulu. Dev şirketin gücü ve parası korkutmuyor artık onu. Korkusu kalmamış.

İklimle ilgili benim de bir hikâyem var: 2006 yılında yaptığımız mitingi hatırlıyorum. Yılın en soğuk ve tek kar yağan gününde yaptığımız “küresel ısınma” mitingini: Elimde küçük kırmızı  yangın söndürücü. Bizi Kadıköy’de demir bariyerlerle çevirdikleri o kafes gibi alana sokarlarken genç polis memuru yüzündeki gülümsemeyi zorlukla zaptederek sordu bana:
“Bununla mı durduracaksınız?

“Elimizden geleni yapacağız işte,” dedim ben de. Zerrece ironi, istihza olmadan. Ve bakın, işte geldiler. Dünyanın genç iklim aktivistleri buradaydılar. Şimdiye kadar benzeri pek görülmemiş yeni, cesur bir dalga yaratıyorlar. Genç kuşağın “âvâzını âleme Dâvut gibi sal”mak için buradaydılar, dansları, şarkıları, sloganları, zılgıtlarıyla.

#DirenGezi ile #DirenGezegen böylece buluştu işte. 4 yıldır kömür termik santraline bedenlerini siper ederek azimle direnen Gerzeliler de dayanışma için Gezi’ye geldiler. Gezidekiler de Gerzelilerin yediği gazları daha yakından gördüler. 2 bin yıllık atolleri ebediyyen elden gidecek olanların direnişini de gördüler. Ve tersi tabii. İklim direnişçileri de Gezi direnişini, Gezi ruhunu, Gezi esprisini yakından görmüş oldular. Her biri ülkelerine döndüklerinde burada gördüklerini de kendi mücadelelerine katacaklar bundan sonra …

Ama gidecek çok yol var daha. Ve kısa zaman içinde gidilmek zorunda bu yol. Dar alanda kısa paslaşmalar zamanı.

2010’da “ 3 Y” formülünü icat etmiştik: Yerel, Yatay ve Yavaş (slow anlamında) örgütlenme. Bence bu, bugün de geçerliğini koruyor. Geziden gezegene, oradan da geriye gidersek denklem şöyle:

Demokratik, eşitlikçi, hakkaniyetli ve âdil bir dünya
+
Tüm canlıların özgür ve haysiyetli yaşam sürdüreceği bir gezegen.

“İnsanlık tarihinde potansiyel felaketler hiç bu kadar küresel olmamış, bu çapta sosyal ve ekolojik krizler hiç bu kadar eşzamanlı tehdit oluşturmamıştı,” diye yazıyor iletişim profesörü Robert Jensen, ve önemle ekliyor: “Bizi tehdit eden tehlikeler hakkında da hiç bu kadar çok bilgiye sahip olmamıştık.”

Kapitalizmin temel ahlâk ilkeleriyle, anlamlı demokrasiyle ve ekolojik sürdürülebilirlikle bağdaştığı masalına hangi biriniz inanıyorsunuz? Bu palavraları anlatan ders kitaplarını yırtıp atmanın, rüzgâra savurmanın zamanı geldi ve belki de geçti bile.

İstanbul’un ve başka şehirlerin parklarında yeni bir toplumun felsefî, ahlakî, ekonomik, kurumsal temelleri üzerine derin ve anlamlı tartışmalar yaşanıyor şimdi. Parklarda, sokaklarda, dersliklerde, barlarda ve her yerde.

İnsanlar korkuyu yendi ve ayaklandı.... Dünyada da öyle. Derin bir sarsıntı ve ayaklanmalar zinciri var: Brezilya’da, Mısır’da, Bulgaristan’da, Hong Kong’da... Orada, burada ve her yerde...

Şimdi kavgaya girme zamanı. Girersek, aktivist ve yazar Rebecca Solnit’in dediği gibi –bir ihtimal–  kazanabiliriz. Ama girmezsek, kazanamayacağımız garanti! Kavgaya girmek içinse, hayatla yüzleşmek gerek; başka çaresi yok.

Robert Kolej’deki son yıllarımızda bizim sınıflara hocalık edenler arasında bireysel başkaldırı yolunu seçmiş sıkı entelektüeller, ABD’den (Vietnam savaşından vb.) kaçıp buraları mesken tutmuş olanlar vardı. Onların arasında yazar ve aktivist James Baldwin’i de özlemle hatırlıyorum.. Baldwin, 51 sene önce yazdığı bir makalede “Yüzleşilen her şey değiştirilir diye birşey yok,” diyordu hayatı kastedederek. Ve devam ediyordu: “ama yüzleşmedikçe, hiçbir şeyi değiştiremeyiz.”


2013’lüler sınıfı,

Gezi ile müthiş birşey başardınız aslında: Yüzleşmeyi başlattınız ve dünyayı değiştirmeye başladınız.

O zaman, 55 yıllık kadim dostum Ralfi’nin bana yazdığı gibi:

Lûtfen Devam!

Neden, biliyor musunuz?

 “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” da ondan.

Hepinizi saygı ve sevgiyle kucaklıyorum.


İstanbul, BÜ Kuzey Kampüsü

4 Temmuz 2013