30 Ekim 2012 Salı

Ölüm Sarmalı


Sonunda olan oldu, ey okur: Tek kutuplu bir dünyamız var artık diyebiliriz. Çok değil sadece  birkaç yıl sonra uydudan çekilen fotoğraflarda bir bakacağız: yoook! Yazları Kuzey Kutbu’nda herhangi bir beyazlık olmayacak artık. Yaz buzları bir daha sonsuza kadar geri gelmemek üzere eriyip gitmiş olacak. Ağustos’un son haftasında Kuzey Buz Denizi'ndeki buzlar, en düşük seviyesine varmalarına daha üç hafta kala, erime rekorunu kırdılar bile: Önceki rekorun kırıldığı 2007 yılından yüzde 50 daha büyük bir erime oranı var! Bundan sonrası ise, hani nasıl derler, hep yokuş aşağı!

Kuzey Buz Denizi'nde 1979-2010 yılarının Ağustos aylarındaki buz tabakasının genişliğini karşılaştıran uydu fotoğrafı. (Tturuncu çizgi 1970 yılındaki sınırları gösteriyor. Kaynak: National Geographic)

Bilim insanları defalarca anlatmışlardı bunu ama bir kez daha özetlemekte sakınca yok herhalde: Kuzey Kutup bölgesi (Arktik), kuzey yarıkürenin geri kalan kısmına göre iki kat hızlı ısınıyor. Orada iklim krizi sürekli kendini yenileyip keskinleştiriyor çünkü: Örneğin, buz örtüsü eridikçe alttaki koyu lacivert deniz açığa çıkıyor, daha önce o bembeyaz buz yüzeyinin uzaya geri yansıttığı ısı yansımaz oluyor artık ve emiliyor (massediliyor/absorption); böylece küresel ısınma hızlanıyor. Kuyruğunu yiyen yılan gibi birşey yani.

“Arktik ölüm sarmalı” da diyorlar buna. Böyle ağır bir terim kullanılmasının bir sebebi var: Küresel ısınmanın açık bir işareti olmasının ötesinde, “oralarda ... uzakta” buzların erimesinin, “bizim buralarda” yaşanan aşırı hava olaylarını da tetiklediği, bizim hayatımızdaki çalkantıların da “müsebbibi” olduğu kanıtlandı çünkü. Örneğin, yeni bir araştırmada, Arktik buz kaybının “kuraklık, seller, soğuk dalgaları ve sıcak dalgaları gibi aşırı hava olayları”nın oluşumunu kolaylaştırdığı tespit edildi. Kuraklık dünya gıda fiyatlarını rekor seviyelere çıkartıyor, buysa dünya gıda güvenliğine –ve dolayısıyla dünya barışına– ciddi bir tehdit oluşturuyor. 1


***

Avrupa’da 50 bin kişiyi öldüren sıcak dalgası (2003), Rusya’yı kasıp kavuran korkunç sıcak dalgası (2010), geçen sene Texas’ta 5 milyar dolardan fazla zarara yol açan kuraklık, bu sene Amerikan Ortabatı’sını mahveden, ayrıca 48 eyaleti rekor üstüne rekor kırarak kateden tarihî sıcak dalgaları ve kuraklık, Atlantik Okyanusu'nun öbür yanında ise İngiltere ve Galler’i sırılsıklam eden 100 yılın en ıslak ve yağmurlu yazı (ki, Britanya ahalisinin çoğunluğunun durmak bilmeyen ağır yağmurları hâlâ iklim değişikliği ile bağlamadığına bakılırsa, bu yağmurlara “ahmak ıslatan” demek de pekâlâ mümkün aslında), Hindistan’da tarihinin en büyük elektrik kesintilerine yol açan (bir seferde 670 milyon kişiyi, yani dünya nüfusunun neredeyse 10’da birini!) karanlıkta/enerjisiz bırakan) ve ülkede milli gelir (ya da daha doğru bir deyişle YİGSH) büyümesinin en az yüzde 5’ini götürmesi beklenen! sıcaklar, geçen yıl Tayland’da dünyanın en pahalı 4. felaketi olarak kayda geçen, YİGSH’nin yüzde 18’ini silip süpüren, ve Bangkok’un başkentlikten çıkarılmasını düşündüren seller (ki, bu sene sonunda dünyanın en büyük karbon ayak izine sahip ülkesi Katar’da yapılacak olan iklim zirvesinin bir ön toplantısı işbu Bangkok’ta yapıldı, tam anlamıyla havanda su dövüldü), gene bu sene Çin’in 60 yıldır (yani, Türkçeye tercüme edersek, kayıtların tutulmasına başlanmasından bu yana) gördüğü en büyük seller, İspanya’da Kanarya adalarında binlerce yıllık birikimi, Yunanistan’da Sakız adasının eşsiz sakız ağaçlarının bir bölümünü kül eden yangınlar,  Balkanlar’da Ortodoks kilisesi ruhban takımını topyekûn yağmur duasına çıkaran kuraklıklar, Türkiye’nin dört bir yanında irili ufaklı yüzlerce orman yangını, bazı bölgelerinde uzayıp giden kuraklıklar, bazılarında ise çocukları evlerinin bodrumunda boğarak öldüren seller...

Türkiye demişken, ülkenin tarihinde ilk kez sap, saman ve ot ithalatına geçileceği haberi tüm yayın organlarında –biraz da şaşkınlık ifade eden tonlamalarla– yankılandı. Oysa, şaşılacak pek bir şey olduğu da söylenemezdi, baharda Orta ve Doğu Anadolu’da kuraklık olmuş, hayvan yemi üretimi düşmüş, fiyatlar yüzde 400 gibi anormal oranlarda yükselmiş, eh o zaman da sapla saman birbirine karışıvermişti tabii!

***

Bütün bunların iklim değişikliğinden başka bir izahı olamayacağı, tanınmış iklim bilimcilerin, bu konu üzerinde uzun yıllardır yazan çizen yazarların, gazetecilerin ve –son zamanlarda nihayet!–  meteorologların yeni araştırma, yazı ve açıklamalarıyla iyice netleşmiş bulunuyor.

Örneğin, dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen, Ağustos başlarında Washington Post’ta yazdığı “İklim değişikliği burada ve düşündüğümüzden daha kötü” başlıklı makalede son durumu şöyle özetliyordu: “Daha da kötüye giden bir iklimi engellemek için harekete geçecek vaktimiz hâlâ var. Ama değerli vaktimizi harcıyoruz. İklim değişikliği sorununu fosil yakıt şirketlerinden toplanacak, aşamalı olarak artan ve toplanan paranın yüzde yüzünü kişi başına tüm vatandaşlara dağıtacak bir karbon ücretiyle çözebiliriz. Bu yöntem yenilikçiliği beraberinde getirir ve milyonlarca yeni istihdam içeren sağlam bir temiz enerji ekonomisine geçiş yapmamıza olanak verir.” Bunun basit, dürüst ve etkili bir çözüm olduğunu söyleyen Hansen, yazıyı şu iki basit cümlecikle bitiriyordu: “Gelecek, artık şimdi. Ve sıcak.” 2


Bir başka büyük iklim bilimci, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Kurulu’nun eski başkanı Robert Watson, gezegeninin iklim krizinden kurtulabilmesi için, pek çok bilimci için asgarînin de asgarîsi sayılan ortalama 2 derecelik (Celsius) sıcaklık artış hedefinin (tavanın) tutturulmasını artık imkânsız gördüğünü BBC’ye açıkladı Ağustos’un son haftasında. Prof Sir Bob’a göre bu hedef “pencereden fırlatılıp atılmış”tı.3 Dahası, gezegenin ortalama sıcaklığı bu yüzyıl içinde 5 dereceye çıkabilirdi! Tabii, düşünülemeyecek kadar korkunç sonuçlarıyla...

Konuyu biz sıradan insanların anlayabileceği şekilde ilk olarak kaleme alan Bill McKibben, fosil yakıt endüstrisinin “gezegenin fizik sistemlerini sistemli bir şekilde berhava ettiğini” söylüyor. Ilımlı iklimiyle insan medeniyetlerinin yükselişine tanıklık eden 10 bin küsur yıllık Holocene çağını geride bıraktığımızı, ve başka bir çağa geçtiğimizi belirtiyor: “Şimdi Arktik bölgede yüzde 40 daha az buz var, okyanuslar yüzde 30 oranında daha asitli, atmosfer de sadece 40 yıldır yüzde 4 gibi inanılmaz bir miktarda daha fazla su buharı barındırıyor.”4


Bu hızlı iklim değişikliğinin gezegen üzerinde yaşayan canlı türlerinin muazzam bir kısmını da yokolmaya iteceği kesin olarak hesaplanmış durumda. Daha önceki jeolojik dönemlerde ancak dev göktaşlarının çarpması gibi gezegen dışı etkenler yüzünden görünen bu olay, şimdi fosil yakıt şirketleri yüzünden gerçekleşmeye doğru gidiyor. “Tabii bu durumda göktaşı biz oluyoruz,” diyor McKibben ve şöyle devam ediyor: “...Ve işin sinir bozucu tarafı da şu ki, bunu yapmaya ihtiyacımız yok. Önlemek için yapılması gereken şeylerin çoğunu da biliyoruz. Niye yapmıyoruz peki? Yapmıyoruz, çünkü, bu rota üzerinde gitmemizde, küçücük bir insan grubunun çok büyük mali çıkarı var.” 5

Genetik-etik-ekolojik konular üzerinde onyıllardan beri durmak bilmeden yayın yapan önde gelen çevrecilerden David Suzuki, çevre yıkımının, ormanların yokedilmesinin ve iklim değişikliğinin, diğer canlıların yanı sıra insanların da sağlık durumlarını büyük tehlikeye soktuğunu yazıyor. Suzuki, ayrıca Lyme hastalığı, Batı Nil virüsü, Ebola, SARS, AIDS, kalp krizleri, solunum yolları hastalıkları, bulaşıcı hastalık salgınları ve açlığa bağlı metabolizma çöküşleri gibi sayısız hastalık ve illetin sayısında şimdiden görülen büyük artışa dikkat çekiyor... 6


Uzun yıllardan beri iklim değişikliği ve ekoloji meseleleri üzerine yazanlardan George Monbiot ise şöyle diyor: “Burada ve şimdi tanık olduğumuz şey, düpedüz bu gezegenin atmosfer fiziğinin dönüştürülmesidir.” Önümüzde, referans alabileceğimiz önceki bir örnek olmadığı için de tamamen benzersiz olan bu durumu şöyle anlatıyor: “Yapılabilecek bir kıyaslama yok. Bu, savaş ya da veba salgını ya da borsanın çöküşü gibi birşey değil. Tarihî ve psikolojik olarak bunu anlamak için yeterli donanıma sahip değiliz; bunun gerçekten olduğunu kabul etmeyi reddeden o kadar çok insan bulunmasının sebeplerinden biri de bu zaten.” 7


Monbiot devam ediyor: “Hükümetlerimiz hiçbir şey yapmıyor. Haziran’da çevre zirvesinde çevre krizine çare getirme konusunda yalancıktan bile birşey yapmaktan vazgeçmişlerdi, şimdi de, üzerinde durduğumuz buzun dağılıp gitmesini aptal aptal seyretmekle meşguller. Hiçbirşey dedimse de, hiç’ten kötüsünü yapıyorlar aslında: Erime karşısındaki şaşmaz tepkileri, erimenin açığa çıkaracağı petrolle balıkların yağmalanmasını kolaylaştırmak oldu... “Felakete sebep olan şirketler, o felaketten bol kâr elde etmek için oraya üşüştüler.” 8


***

“En” başlıklı Ağustos bülteni yazısında geçen ay değindiğimiz gibi, “batan geminin malları”na üşüşen bu şirketler arasında dünya devleri Shell, Gazprom vb. var. ABD’nin Obama ve Rusya’nın Putin hükümetleri bu satışlara “tam gaz ileri” talimatını verdiler bile. Britanya, Norveç hükümetleri de, gözlerinde çizgi filimlerindeki $ işaretleriyle, ağızlarından salyalar saçarak “Arktik’te sürdürülebilir enerji” (tercümesi petrol) anlaşmaları yapmaktalar. Danimarka, Kanada hükümetlerinin bu “altına hücum”da ötekilerden geri kaldıklarını düşünmüyoruz herhalde, öyle değil mi?

Dev şirketlerle onların hükümet ve meclislerdeki siyasi uzantılarının yarattıkları bu adeta kozmik boyutlu yıkım karşısında, sistemin kendi olanakları ile değişim yaratacağını da düşünmüyoruz herhalde, öyle değil mi? (Düşünüyor muyuz yoksa?!) İnsan medeniyeti denen muazzam olayı yaratan o büyük beyinlerimiz nedense burada işe yaramaz halde: Stop etmiş durumda: Kaput! İnme inmiş, ya da daha acıklısı, Lobotomi ameliyatı olmuş gibi bir durum var ortada.

Tek yapabileceğimiz, geçenlerde Tom Robbins ve oğlu Ocean Robbins’in düzenledikleri Dünya Gıda Devrimi Zirvesi’nde McKibben’ın onlara verdiği mülakatte söylediği: “Bu heriflerin parası puluyla başa çıkacak halimiz olmadığına göre, tedavüle başka birimler sokmak.” McKibben’a göre, “bunlar arasında siyasi değişim talep eden, yerel düzeyde değişim talep eden hareketler, büyük hareketler yaratmak ve fosil yakıt sonrası dünyanın kurum ve yapılarını inşa etmek” yer alıyor. Bu ayrıca, hem kişisel düzeyde ve içinde yaşadığımız yerel topluluklar seviyesinde, hem de, aynı zamanda, ulusal ve global (uluslararası) düzeyde olmak zorunda. Ya o, ya o değil yani: hem o, hem o.

O zaman da, medeniyeti yaratıp sonra da küresel ısınma karşısında apışıp kalan, felç olan o “kocaman beyin”in aslında evrim sürecinde tam adaptasyon geçirip geçirmediğini sorgulamak gerekli. Yani o büyük beyin tam adapte olamamış olabilir pekâlâ. Ortada büyük bir eksiklik, bir “yarım kalmışlık” var, bir tamamlanmamışlık. Dolayısıyla, ona uygun bir “kocaman yürek” eklenmesi ve türün adaptasyonunun ancak o zaman tamamlanması şart gibi görünüyor!

***

Aslına bakarsanız, o kocaman korkusuz yürekleri dünyanın her yerinde gittikçe artan bir sıklıkla, “heyecanla küt küt atarken” görüyoruz. İnsanlar, dünyanın dört bir yanında çoluk çocuk, konu komşu ortaya çıkmaktalar: Geçen yaz zift kumu petrolü için dev boru hattı inşasına karşı bedenlerini ortaya koyan, kendilerini tutuklatıp hapse giren 1,253 kişiyi, bir tek gün içinde Senato’ya 800 bin dilekçe gönderen insanları, Beyaz Ev’in çevresini 5 kere çevreleyerek “kuşatan” 14 bin insanı, Shell’in Çukçi denizinde arama yapacak gemisinin önüne çıkan, Gazprom’un Peçora denizine açılacak dev petrol platformuna ve arama gemisine tazyikli sulara, tutuklama tehditlerine rağmen kendini zincirleyen, bütün o gözlerimizden uzak ve gönüllerimizden ırak yerlerde büyük riskleri çocuklarımız için göze alan Greenpeace aktivistlerini gördük.... ABD’de eyaletlerinin hükümetlerine, iklim değişikliğine karşı yeterince tedbir almayıp toplum sözleşmesine ve anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle dava açan 12 ve 16 yaşındaki kız çocuklarını, 50 başka yerde onlar gibi dava açan gençleri, kaya gazı çıkarma (fracking) ve dağları kömür için paralama (mountaintop removal) gibi vahşi yıkıcılıkta faaliyetlerinin önüne kendi bedenlerini atan ve ne polisle, ne ulusal muhafızlarla imkânı yok bir türlü durdurulamayan insanları,  Türkiye’de örgütlenip, her türlü çevre yıkımına karşı hukuki ve sivil itaatsizlik mücadelelerini duraksamadan yürüten çevre avukatlarını, Sabah özerk bölgesinde cennet adayı mahvedecek kömürlü termik santral yapımını engelleyen çıplak ayaklı genç kızlarla delikanlıları gördük...

Meselenin can damarı da bu zaten: Ancak bu kocaman yürekler sayesinde bir küçücük şansı olabilir gezegenin. Gezegenin ve onun üzerinde yaşamlarını sürdürme haklarını savunduğumuz gelecek nesillerin... Evet, biliyoruz, küçücük bir pencere; ama ne yapalım ki elimizdeki yegâne olanak da bundan ibaret.

Fosil yakıt salımlarını kısıtlamak için çok ciddi tedbirler alınmasını, mesela karbonun ücretlendirilmesini, fosil yakıt şirketlerinden böylece elde edilecek gelirin de tümüyle vatandaşlar arasında eşit olarak dağıtılmasını siyasî bakımdan gerçekçi bulmayanlar çoğunlukta. Lâkin, bu doğru değil. Doğanın kendisinden daha gerçek ve gerçekçi bir kavram düşünülemez. İşte bu yüzdendir ki, asıl gerçekçi önerilerin yalnızca bunlardan ibaret olduğunu, sanırım pek yakında çok daha fazla sayıda insan görecek – veya görmek zorunda kalacak.

Aynı şey, bunca zamandır, bunca güçlüklerle iklim, çevre ve ekoloji mücadelesi veren aktivistler için de geçerli: Onlara çoğunlukla “radikal” insanlar gözüyle bakılıyor – radikal kavramına biraz da kötücül bir anlam yüklenip. Bu insanlar, “kökten değişiklik yapmak isteyen” bir tür vahşi cengâverler gibi görülüyorlar. Lâkin, bu da doğru değil. Aksine, onlar, içine doğmuş oldukları, çocukluktan beri bildikleri, alıştıkları o harikulade dünya, üstündeki olağanüstü canlılar âlemi ile birlikte pek değişmesin, yani kendi iç dinamiklerinden başka bir müdahale ile değişmesin diye didinen “tutucular” aslında. Asıl radikal, yani köktenci olanlarsa, yeryüzünün onbin yıllık kimyasıyla fiziğini ta kökünden, bir daha geri dönmeyecek şekilde değiştiren fosil yakıt şirketleri. Bu, henüz yeterince kabul görmeyen bir bakış olabilir, ama Toprak Ana, sanırım etimolojiyle ilgili bu kavram karışıklığını da oldukça yakın bir tarihte radikal biçimde giderecek, solumuza soğan, sağımıza da sarmısak asacaktır.

***
“Ânın Sıcaklığı” başlıklı yazısını şu cümlelerle bitiriyor Monbiot: “Çocuklarımız ilerde şunu mu görecek yani: Bu harika dünyamızı mümkün kılan o elverişli ortamı târumâr ettik; ondan sonra bunu tamir etme fırsatını da, verdiğimiz zararı katbekat artırmak için kullandık? Bunu mu diyeceğiz? Elbette hepimiz, ‘aklımızda başka amaçlar vardı ve biz onlara uygun hareket ettik ya da hiç hareket etmedik ve durduk, çünkü hayat önümüze başka âciliyetler çıkarmıştı, onları daha önemli gördük’ filan diyebiliriz. Ama –en nihayetinde bir tepki göstermezsek– bundan doğacak sonuçlar, onları biz tasarlamışız gibi olacaktır, bu kesin.

“Salaklık mı, açgözlülük mü, yoksa pasiflik mi? Nasıl bütün kıyaslamalar buharlaşıp gidiyorsa, bu kelimeler de öyle: uçup gidiyorlar işte. Buz, yani üstünde o kadar çok şeyin durduğunu daha yeni keşfettiğimiz o sağlam ve kavi zemin, eriyip havaya uçuyor. Ve, barışa, refaha, ilerlemeye dair ne kadar iddiamız varsa dünyada, onlar da çok muhtemeldir ki aynı akıbete uğrayacak.” 9

Yazar sözü Shakespeare’le bağlamış. Eh, ne yapalım, biz de ona uyalım bari:

“Boş ver, keyfini bozma bayım;?
Şenliklerimiz burada bitti. ?
Gördüğün oyunculara gelince,?
Sana dediğim gibi, onlar birer ruhtu ve?
Hepsi eriyip havaya karıştı, o incecik havaya.?
İşte tıpkı bu hayallerin elle tutulmaz dokusu gibi,?
Tepesi bulut kaplı burçlar, görkemli saraylar,?
Ulu mabetler, hatta şu yüce yerküre?
Ve üstünde var olan ne varsa eriyip gidecek;?
Biraz önce uçup giden şu hayali gösteri gibi,?
Dumanı bile kalmayacak ardında.” 10

5 agy
8 agy
9 agy
10 Fırtına, Dördüncü Perde, Birinci Sahne; çev.: Can Yücel, http://www.sosyalistarsiv.com/ceviri-tiyatro/346-shakespeare-firtina.html?langid=1 
***

3 Ağustos 2012 Cuma

EN




Bu yazbahar aylarında herşey en oldu.
Temmuz ayının son günlerinde, yeryüzünün en kırılgan ekosistemlerinden biri olan Kuzey Kutup Dairesi içindeki Grönland’ın yazlık buz örtüsü, kayıtlı tarihte gelmiş geçmiş en büyük hızla ve en büyük oranda eriyip yok oluverdi! Buz yüzeyinin erimesi sadece 4 günde yüzde 40’tan yüzde 97’ye çıktı! Yani neredeyse buzların tamamı erime sürecine girmişti! Bu o kadar görülmemiş birşeydi ki, uydu verilerini inceleyen iklim bilimciler ve gözlemciler resmen şaşı bakıp şaşırdılar. Ama, ne yazık ki, ve elbette, göstergeler doğruydu!
Bu arada, adanın batısında ve Kuzey kutup dairesinin içinde bulunan Kangerlussuaq kasabasında 10 Temmuz günü sıcaklık 24,6 santigrad derece olarak ölçülmüştü ve bu ölçülen en yüksek sıcaklıktı: Danimarka Meteoroloji Enstitüsü verilerine göre kasabanın Temmuz ortalama sıcaklığı daha önceleri en yüksek 16,3 derece ölçülmüş. 30 yıllık ortalamanın 8 derece üstü! Bir dünya rekoru. Ve çok muhtemelen, bu daha bir başlangıç!
Bu benzeri görülmemiş erime durumuna tepki veren Grönland ve Avrupa Birliği liderleri de derhal kolları sıvamışlar tabii. Ve ne yapmışlar beğenirsiniz? Grönland Başbakanı ile AB Komisyonu Başkanı’nın karşılıklı oturup pişmiş kelle gibi sırıttıkları fotoğraftan da anlaşılacağı üzre, atik davranmışlar ve mezatı açmışlar bile. Üstüne üstlük, bunu “hammadde diplomasisi” gibi şahane bir isimle vaftiz etmişler ki, tadından yenmez. Hızla eriyip giden buz örtülerinin altında yatan nadir elementleri, altın, gümüş ve bakırları, yakut, zümrüt ve safirleri, ve ha evet, bir de petrol, doğaz gaz ve kömürü söküp çıkarmaları için dünyanın dört bir yanındaki maden şirketlerine haber salmışlar, tellal çıkartmışlar. Abilerim ablalarım, şu elimde görmüş olduğunuz elementler çok nadir... Topu topu 17 tane kaldı! Bilgisayarına, cebine, İHA’na, uçağına, helikopterine, roketine... Duyduk duymadık deme! Yeni yüzyılın en önemli haraç mezat satışı başlıyor! Batan geminin malları bunlar! Haydi, bir tane de sen al, yavrunu sevindir!...”
***
Ondan az önce, Kuzey Yarıküre, tarihin en sıcak Mayıs ayını yaşamıştı. Bu demekti ki, bütün dünyanın sıcaklığı, 20 yüzyıl sıcaklık ortalamasını peş peşe 327 aydır (27 küsur senedir!) aşmaktaydı. Ki, böyle bir şeyin şans eseri (tesadüf) olması ihtimali 3.7 x 10-99 olarak ifade ediliyor matematik olarak. Kaçta kaç, diye sorarsanız, kâinattaki yıldızların sayısından hayli fazla bir rakam çıkıyor: “o kadarda 1”lik bir ihtimal yani! Sakın, “kaçmış bakayım o sayı?” diye sormayın. En düşük denemez belki teorik olarak, ama hayli küçük bir ihtimal olduğunu kabul etmemiz gerekecek herhalde.

ABD’de Colorado’da tarihin en büyük orman yangınlarının alevleri ortalığı gerçek bir cehenneme çevirirken, ülkedeki toplam ilçe sayısının üçte birinden fazlasında en sıcak gün rekorları 3,215 kere peş peşe kırıldı.

Meteorologlar bu baharın ABD’de kayıtlara geçmiş en sıcak bahar olduğunu bildirdiler; ama dahası da var: eski rekor öylesine tuz buz edilmişti ki, bu sıcaklık rekoru ile, kayıtlara geçmiş tüm mevsimlerin ortalamasına tarihteki en büyük farkı atmış oluyorduk.

Tam bu sıralarda, Suudi meteoroloji merkezleri Mekke’de 43 derece sıcağa rağmen yağmur yağdığını bildirdiler ki, bu da gezegenin bilinen tarihindeki en sıcak ortamdaki sağanak yağışı olarak kayıtlara geçiyordu. (O sıcaklıkta bir duş yapmaya dayanabilir miydik diye de sormayın lûtfen; cevabı bilmiyorum çünkü – aslında bu bir cesaret meselesi.)

Haziran’da  Kuzey Buz Denizi’nde bu ay bakımından tarihin en düşük buz seviyesi kaydedildi ve bunun şimdiye kadar görülmüş en yüksek oranda (neredeyse % 95 ihtimalle), insanların fosil yakıt (petrol, kömür, doğal gaz) yakmalarından kaynaklandığı tespit edildi. Aynı ay içinde ABD’de  Florida’yı bu mevsimin en erken “adı konmuş” tropik fırtınası Debby vurdu; New Mexico, tarihin gördüğü en büyük orman yangınlarına sahne oldu, Colorado tapu kadastro kayıtlarında görülmüş en tahripkâr yangınına tanık oldu ve bu yangın öyle uzak masal ormanlarında değildi, çağdaş kent gerçekliğinin ta içine kadar girmişti: 346 ev bir anda yanıp kül oldu; bu esnada arabasıyla ara yollarda tam gaz kaçarken “dikiz aynamda cehennemi gördüm” diyen felaketzedeler vardı...

***

Korku filmlerinden fırlamış gibi karşımıza çıkan bir başka şoke edici “olay”ın varlığını da yine bu sıralarda öğreniverdik işte: Küresel ısınma yüzünden artık öylesine güçlü, gök gürültülü fırtınalar olmakta ki, bunlar kilometrelerce öteden stratosfere su buharı püskürtüyor, o da daha önceden attığımız kloroflorokarbonları tetikleyip, ozon tabakasını tahrip eden kimyasal reaksiyonlar doğuruyordu: Doktor Frankeştayn’ın yıldırımların çakıp durduğu karanlık laboratuvarı gibi! Ozon ise, malûm, yeryüzünde hayatta kalmanın ana unsurlarından biri. İnsanları, hayvanları ve bitkileri (tarım ürünlerini) güneşin morötesi (UV) ışınlarından koruyor. Ozon yıkılırsa, bir cilt kanseri salgını bile söz konusu olabilir! Buradaki ‘en’ ne peki? Çok basit: “En önemli konu,” diyor bilimciler, “geleceğin iklimi ile kimyanın bu bağlantısı işte.” Kısacası, iklim değişikliği “kimyamızı değiştiriyor”!

Bir başka tür korku filmi de Temmuz sonu Hindistan’da vizyona girdi: Elektrikler kesildi ve bir anda 300 milyon insan karanlıkta kaldı! Büyük keşmekeş yaşandı, saatler sonra elektrikler geri geldi. El Cezire’nin Delhi muhabiri, Doha’daki merkezden kendisine “yeni bir kesinti var mı?” diye soran arkadaşına şöyle dedi. “Yok canım, ne münasebet! Gerçi ülkenin gördüğü en büyük kesintiydi, ama artık hepsi geride kaldı.” Bu sözlerin üstünden 1 saat geçmemişti ki, yeni dalga geldi: “En Büyük kesinti - 2” Bu kez 600 ilâ 700 milyon insan (nüfusun yarıdan fazlası) elektriksiz kaldı! Kontrol-komuta merkezleri, bilgisayarlar, klimalar, asansörler, teleferikler, lunaparklar, buzdolapları durdu, trafik kördüğüm, tren ve metrolar felç oldu, uçaklar yerde, işçiler madenlerde mahpus kaldı.

Geleceğe ayna tutan fütüristik bir filim gibiydi herşey. Dumanlı bir ayna. Sanayiciler yeni kömürlü santral ve nükleer enerji istedi. Peki kesinti nedendi? Aşırı sıcaklarda şebekeye yüklenmekten, küresel ısınmanın zayıflattığı musonların baraj sularını besleyememesinden. Bir de, sistemin iflasından!  8 yıl öncesinin meşhur “Hindistan Parlıyor!” reklam sloganı, parıltısını biraz kaybetmiş gibiydi sanki.

***

Gene ay sonunda çok taze bir araştırma sonucu çıktı: Tropik ormanlardaki biyolojik çeşitlilik kaybı ürkütücü boyutlara varmıştı. Bu ormanlar, yeryüzündeki en zengin “arazi”leri oluşturuyordu. Yokedilmeleri, diğer faktörler arasında biyoçeşitliliğe en çok zarar vereniydi.

Çin’de başkent Beijing’i son 60 yılda vuran en ağır –ve belki de en tuhaf– sağanak yağış sonucunda 77 ölü, düzinelerce kayıp, onbinlerce evsiz... Son 60 yıl lafı tam doğru değil aslında, çünkü kayıtların tutulmasına ancak 61 yıl önce başlanmış. Yani, bu kadim başkentin kurulmasından bu yana görülmüş en ağır yağmur da olabilir pekâlâ! Ay sonunda Kuzey Kore’nin Anju şehrinde iki gün kesintisiz sağanak yağış: Sonuç: Şehrin tarihindeki en büyük felaket. Bu ayki yağışların sonucunda ise 90 ölü, 60 bin evsiz ve açlık tehlikesi. Soru: Ülkenin 1990’larda yaşanan ve 1 milyon kişinin hayatına mal olan o en büyük açlık ve kıtlık krizi tekrarlanabilir mi?

Ayrıca, bu kez sadece Kuzey değil başı belada olan: Kore yarımadası, kuzeyi ve güneyi ile en az yüz yıldan beri gördüğü en büyük kuraklığı yaşıyor. Sel ve kuraklık atbaşı koşmakta. Küresel iklim değişikliği. Japonya da kendi tarihinde gördüğü en büyük sağanak yağışlarının getirdiği yıkımlarla baş etmeye uğraşıyor. Rusya’nın Karadeniz bölgesindeki âni seller resmen tsunamiye benzer etki yarattı, evleri çatılarına kadar su bastı ve Krimsk şehrinin tarihinde gördüğü en ağır yıkıma yol açtı: 144 ölü, evinden olan sayısız insan.

Afrika’dan iki yıldır gelmekte olan kötü haberler berdevam. Batı’da Sahel, Doğu’da –insanlığın da doğduğu–  Afrika Boynuzu, muhtemelen tarihteki en büyük kuraklık, kıtlık ve açlık kriziyle boğuşuyor. Bu yazbahar aylarında yağmurlar bir türlü gelmedi. Aslında, önüm-arkam, sağım-solum sobe: Güney’de de Zimbabwe, en verimsiz hasat döneminde.Gıda yardımına ihtiyaç duyanların sayısı tarihteki en yüksek seviyesine gelirken, bu oran son 1 yılda en büyük artışı gösterdi: % 60. Doğu Afrika’nın o müthiş zengin çeşitlilikteki orman örtüsündeki kayıpsa en yüksek noktasına ulaşmış durumda: 9 yılda yüzde 9’dan fazla orman kaybı var! Ve, muhtemelen bu da daha başlangıç!

Yazbahar aylarında Amerika Birleşik Devletleri’nde son yarım yüzyılın en büyük kuraklığı hüküm sürüyor. Dünyanın en büyük mısır, buğday, soya ihracatçısının ürün yetiştirdiği bölgelerde topraktaki nem oranı tarihteki en düşük seviyelerden birine, yani dibe vurmuş durumda. Mükemmel ve en iyi mısır kategorisine giren ürün oranı, tarihteki en düşük seviyelerden birini yakalamış. Daha da kötüsü, yağmurlara rağmen kuraklık şartlarının birçok bölgede sürdüğü haberleri de geliyor: Bu gidişle belki de 1930’lardaki korkunç Toz Çanağı (Dust Bowl) yıllarından beter bir rekora gidecek, en kötü noktaya tırmanacak. Mısır fiyatları birbuçuk ay içinde yüzde 50’ye yakın artışla gelmiş geçmiş en yüksek seviyeye çıktı. Zaten yükselen gıda fiyatlarının da mısırın peşinden en yükseğe çıkması da beklenmekteydi.

Yalnız modern çağların en büyük kuraklık dönemine giren ABD’de değil, bütün dünyada hızla kötüleşen bir gidişat bu. Bir piton yılanının avını süper yavaş gösterimle ağır ağır boğup suyunu çıkarması gibi, büyük bölgeleri mahvedecek bir kuraklık sözkonusu. Ve daha yeni başlıyor. Dahası, kötüye giden, yalnız halihazırdaki gıda durumu değil, dünya gıda sisteminin ta kendisi.

Mısır, buğday, soya fiyatları yükselirken, bir yandan da dünyanın en büyük emtia şirketleri olan Cargill ve Glencore’un spekülasyonları ile daha da fırlayacak fiyatlar. Önümüzdeki yıllarda kendini gösterecek olan etkilerini de çoğumuz küresel ısınmayla asla ilişkilendiremeyeceğiz. Halklar ayaklanacak, ama biz bunlara, din savaşları, etnik savaşlar, göçlere karşı savaşlar, terör filan diye bakacağız.

***

En kötüsü de şu: Dünyanın başı fena halde belada, ama siyasi liderlerin bu berbat durumu kavradığına dair en ufak bir belirti görünmüyor. Nüfus, enerji, su politikaları konusunda yeni tedbirler almak üzere duruma uyum sağlamak belki de tek çare. Zaman bitiyor. Yükselen gıda fiyatları, yayılan gıda ayaklanmaları, her yerde çatırdayan siyasi istikrar. Dünya, tüm bunların altında yatan yönetilemez bir kıtlık krizine çoğu insanın kavradığından çok daha yakın olabilir.

Türkiye’nin bu mevsim en taze rekorlarına bir göz atarsak, manzara-i umumiye şöyle: Temmuz sonlarında Meteoroloji Genel Müdürlüğü başkent Ankara’nın, tarihinin en sıcak gününü yaşadığını açıkladı. Ayrıca, Ankara dışında, Bolu, Çankırı ve Kırıkkale illerinde de tarihlerinin en yüksek sıcaklık değerleri ölçülmüştü. Haber 86 yıllık sıcaklık rekorunun kırıldığı şeklinde veriliyor idiyse de, bu tam doğru sayılmazdı aslında. Yalnızca kayıtlar 1926’da tutulmaya başlamıştı.Yoksa, bölgenin takriben 4,500 yıl önce Hatti medeniyetinin kurulduğu günlerden bu yana en sıcak günü gördüğünü, hatta rekorun onbinlerce yıl geriye götürülebileceğini de söylemek pekâlâ mümkün.

Aynı günlerde kuraklık konusunda gazetelerde şöyle bir haber vardı: “Küresel ısınma çiftçileri kırıp geçiriyor. ABD’de son yılların en şiddetli kuraklığı yaşanırken, Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesinde çiftçiler, hayvanlarına yedirecekleri yeşil ot bulamıyor. Bütün bunlar tarihin en büyük gıda krizine davetiye çıkarırken... Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Birliği (DATÜB) Başkanı kendinden örnek veriyordu: “Yeşermeyen buğdaylar Haziran aylarında toprağın altında yoğurt halini aldı ve ‘tohumlar kesti’...Yani ürün tamamen kullanılmaz hale geldi. Uzun yıllardır hiç görülmemiş bir şeydir bu bölgede.” Aynı günlerde Giresun Ziraat Odası Başkanı da, geçen yıl iklim yüzünden tarihin en düşük rekoltelerinden birini yaşayan fındıkta bu yıl tam toparlanma olurken, gene sıcak vurabileceğini belirtti.

Kuraklığın yanı sıra, iklim değişikliğinin “korkunç” ikizi fırtına ve seller de eksik değildi Türkiye’de Temmuz ayının ilk haftasında Samsun apansız yağış ve sel sonucu bir trajedi’ye sahne oldu. Kentin, tarihinde gördüğü en büyük felaketlerden biri olan selde köprüler yıkıldı, evler sular altında kaldı, çocuklar annelerinin “gözü önünde” boğuldu, toplamda 12 kişi hayatını kaybetti. TMMOB, suçlu ve sorumlunun doğa değil, DSİ, SASKİ, TOKİ, büyükşehir  ve ilçe belediyeleri olduğunu belirtti, ama insan kaynaklı iklim değişikliği raporlarını es geçti.

***

Yeryüzü iklim krizi alarmında nüfus, enerji ve su politikalarının baştan başa gözden geçirilmesinin en âcil öncelik olduğu dünyanın önde gelen uzmanları tarafından belirtilirken Türkiye’de Başbakan en az 3 (hatta bazen 5) çocuk politikasının savunuculuğunu yapmaya yazbahar aylarında da devam ediyor; Tarım Bakanı, Doğu Anadolu’da “bir kısım kuraklık” yaşanmakla birlikte ABD’deki krizin Türkiye’yi etkilemesine “izin verilmeyeceğini” söylüyor; Orman ve Su işleri Bakanı çeşitli baraj, gölet ve HES’lerin toplu temel atma töreninde “en az 2070 yılına kadar” suyumuz olduğunu ilan ediyor; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Türkiye’nin dünya büyüme hızından da fazla büyüdüğünü, enerji sektörününse ülke büyüme hızından da hızlı (%10 üzerinde) büyüdüğünü belirtip, Allah’a hamd ediyordu.

Öte yandan, İSO’nun Temmuz sonunda açıklanan 2011 araştırmasına göre ülkenin en büyük sanayi kuruluşlarının uğraşı alanları, hemen tamamen fosil yakıt ve enerjiden ibaretti. İlk 5, sırasıyla şöyleydi: petrol, otomotiv, otomobil, elektrik, otomotiv. En kârlı şirketlerin temel uğraşı alanları ise gene sırasıyla şunlardı : petrol, elektrik, petrol,  kömür-maden, demir-çelik. Bu listeye bakıldığında Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı politikalar geliştirme performans indeksinde dünyadaki tüm ülkeler arasında en son sıralarda yer almasına şaşmalı mıydık, yoksa “En Büyük Türkiye, Başka Büyük Yok!” diye naralanmalı mıydık, bilmek zordu.
Ama, bildiğimiz birşey varsa, burada da her şey daha yeni başlıyordu.

***

Yazın ortasında, Temmuz ayının son gününde çokuluslu petrol şirketlerinin en büyük beşinin ikinci çeyrek kârları açıklandı. Para tarihinin gördüğü bu en büyük ve en kârlı 5 şirketin (BP, Chevron, ConocoPhillips, ExxonMobil ve Royal Dutch Shell) bu yıl toplam dakikada 236,000 dolar kazandığı anlaşıldı! Yani, saniyede 3993 dolar! Yılın her saniyesinde. Her yılın. Yeni binyılın başından beri 1 trilyon dolardan daha fazla kâr eden bu 5 kardeşin küresel ısınmayı durdurmak üzere yeldeğirmenleri, rüzgâr gülleri ya da güneşin altın ışınları peşinde koşacaklarını düşünmek de kolay değil doğrusu. Düşünsenize, 10 saniye düşünseler, 40 bin dolar “kayıp”ları olacak!

Bill McKibben’ın, Rolling Stone dergisinin Ağustos sayısındaki yazısında (“Global Warming’s Terrifying New Math”, https://www.commondreams.org/view/2012/07/24-2)
dediği gibi, “fosil yakıt şirketleri, sistemli bir şekilde gezegenin fiziki sistemlerinin temeline dinamit koymaktalar.” (Onları bunu yapmamaya ikna etmenin yolu belki vardır, ama biz bunu bilmiyoruz.) “İnsanlığın şimdiye kadar yüzyüze kaldığı en büyük mesele bu” diye devam ediyor McKibben. “Ne kadar yakabileceğimizi biliyoruz, kimin daha ne kadar yakmayı planladığını da biliyoruz. İklim değişikliği jeolojik bir ölçek ve zaman çerçevesi içinde işler, ama bu doğa’nın nesnel, gayrişahsi bir kuvveti değildir; matematik hesabı ne kadar dikkatli yaparsan, işin, özünde, bir ahlak meselesi olduğunu anlarsın; düşmanın adı var yani: o Shell.”

Dolayısıyla, şurası açık ki, artık tek yol var önümüzde, düşmanla kafa kafaya mücadeleye girişmek. “Totaliter kapitalizm” diye adlandırabileceğimiz dünya sistemini yöneten bu sektörle, yani yeryüzünün en güçlü ve en zengin sektörü ile mücadelenin gerçekçi olmadığını düşünmek, pek çoğumuz için ilk bakışta çok normal. Ama, sadece ilk bakışta. Yoksa, ikinci kez başımızı kaldırıp etrafımıza ve dünyaya şöyle bir daha “alıcı gözüyle” baktığımızda bambaşka bir manzara görmemiz pekâlâ mümkün. Bütün bu kavurucu sıcak dalgalarının, korkunç orman yangınlarının, tufan gibi akan sular ve sellerin, boa yılanı gibi sıkan o boğucu kuraklığın arasında dünyanın dört bir tarafında ve elbette kendi ülkemizde de patlak veren bir vatandaş ayaklanmaları zincirinin halka halka genişlemekte olduğunu görmek hiç de zor olmayabilir. Kömürü, petrolü gazı yerin dibinde tutmak, ortak varlığımız olan dereleri, ormanları, dağları bu canavarların elinden kurtarmak ve haysiyetli bir yaşam sürdürebilmek için hukuka, hukukun yetersiz kaldığı yerlerde sivil itaatsizliğe başvurmaya, otoriteye başkaldırmaya, velhasıl sıkı bir kavgaya girişmeye gittikçe daha hazırlıklı ve istekli insan kitlelerini görmek için büyük çaba harcamaya da gerek yok aslında.

***

Büyük bir sistem krizinin içinde olduğumuz konusunda dünyanın önde gelen düşünür ve yazar çizerlerinin tereddüdü yok. Bunlardan biri, ekonomi politik ve tarih çalışmalarıyla önde gelen düşünür, yazar ve aktivist Gar Alperovitz. O,  görülmemiş derecede değişik bir tarihî döneme, hatta “tarihin en önemli ânı’na (moment)”girmiş olduğumuzu söylüyor yakın zaman önceki bir konuşmasında. (“We are Laying Groundwork for the ‘Next Great Revolution’,” http://www.democracynow.org/2012/7/16/gar_alperovitzs_green_party_keynote_we)

Tarihte sistemlerin herşeyden önce serveti kontrol edenler tarafından tanımlandığını, yüzde 1’i oluşturan servet sahiplerinin artık kesinlikle yönetemez olduğunu, iklim değişikliğiyle de, işsizlikle de, yoksullukla da başedemez hale geldiğini söylüyor Alperovitz. Bunun sistemi faşizme götürecek büyük bir tehlike içerdiğini kabul etmekle birlikte, ömrü hayatında ilk kez milyonlarca insanın da artık isyan halinde olduğunu gördüğünü belirtiyor. Sistem krizi içinde toplumsal olarak bundan sonraki büyük dönüşümün, hatta devrimin temellerini adım adım attığımızı söylüyor: Her yerde küçük küçük yapılmakta olan binlerce yerel eylemi, servetin mülkiyet yapısını değiştiren, ekonomiyi yeşilleştiren bu hareketleri, “bir sonraki devrimin prehistoryası (ön tarihi)” olarak adlandırıyor.

“Temelleri atılmakta olan bu şey,” diye sürdürüyor Alperovitz, “eski geleneklerin ötesinde hayli demokratik bir yeni sisteme geçiştir: Sürdürülebilir, iklim değişikliğini engellemeye girişen, ama aynı zamanda mülkiyet yapısını değiştiren ve serveti demokratikleştiren bir dönüşüm süreci.”

Ve, konuşmanın sonuna doğru, çok önemli, yepyeni bir en geliyor önümüze: “Bugüne kadar söylediklerimden çok daha radikal birşey söylemek istiyorum size,” diyor Alperovitz. Duyacağınız en radikal şey olacak bu. İşte söylüyorum: Bence umut var.”

Yazbahar aylarında ABD’nin binbir yerinde, Washington’da, Ohio’da, New York eyaletinde, Montana’da, Texas’ta, Vermont’ta, Alaska’da, Kanada’da, Kuzey Buz Denizi’nde, Çukçi Denizi’nde, Çin’de Siçuan’da, Jiangsu’da, Japonya’da Tokyo’da, Hindistan’ın sayısız orman ve dağlarında, Türkiye’de Sinop’un Gerze’sinde, İzmir’in Aliağa’sında, Antalya’nın Çıralı’sında, Köyceğiz’in Yuvarlakçay’ında, Tunceli’de, Rize’de görüyoruz bu umudu ve görmeye devam edeceğimiz şüphesiz.

***

Küresel iklim değişikliği asıl şimdi başlıyor, bu doğru.

Ama büyük mücadele de asıl şimdi başlıyor.

En güzeli de bu zaten.



Ömer Madra

2 Ağustos 2012








9 Temmuz 2012 Pazartesi

Şimdi Davranma Zamanı


Yeryüzünün bütün canlı sistemleri aynı anda çöküyor. Siyasi liderler bu konuyla ilgilenmiyorlar bile. Haziran sonunda, dünyanın en güçlü ülkelerinin liderleri yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük BM toplantısına katılma zahmetine bile katlanmadılar. Rio + 20 adlı Yeryüzü Zirvesi’nden çıkan 49 sayfalık metin, bir uluslararası çevre kuruluşunun başkanının ifadesiyle, “dünyanın en uzun intihar mektubu” oldu. Belki de tarihin en büyük kolektif liderlik fiyaskosu yaşanmıştı.

Salonumuzda Geçen Hafta, Gelecek Program ve Pek Yakında

Pek yakın geçmişimizin filmi buydu. Peki “pek yakında” beyaz perdede geleceğimiz nasıl olacak? Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden biri, böyle giderse, en fazla 8 yıl içinde dönüşü olmayan noktaya, “devrilme noktası”na erişeceğimizi tüm bilimsel kanıtlarıyla açıklayan bir bilimsel makale yayımladı geçenlerde. (Yazıyla: Sekiz yıl!)

“Gelecek program” nedir sinemamızda? En basit ihtimaliyat hesabı şöyle: Dünyanın önde gelen gökbilimcilerinden biri, insanlığın bu yüzyılın sonunu görebilmesi olasılığını % 50 olarak hesaplıyor! Yazıyla: yüzde elli!

Atmosferi battaniye gibi sarıp küresel ısınmaya ve dünyanın kavrulmasına yol açan karbondiyoksit gazları 15 milyon yıldır şimdiki kadar yüksek seviyede olmamıştı; bunu biliyor muydunuz? (Ya da, o zaman deniz seviyelerinin şimdikinden 25 – 35 metre daha yüksek olduğunu!)

İklim değişikliği farkedilmeyecek kadar yavaş bir süreçmiş gibi geliyor bize ve zihinsel ataletimiz biraz da buradan geliyor belki de. Ama, unutmayalım ki, bundan 13 bin yıl önce dünyaya son buzul çağının gelmesi için sadece 6 ay yetmişti! Yazıyla: altı ay!
(Ama, kendimizi hiç kandırmayalım: insanlık varoldukça bir daha hiç buzul çağı olmayacak.)

Bütün bunlar tam bir kriz içinde olduğumuzu gösteriyor bize; gelin görün ki, hiç de öyle bir havada değiliz. Unuttuğumuz bir şeyler var sanki: 3 - 4 dakikadan fazla havasız kalırsak ölürüz, temiz hava olmazsa hasta oluruz; temiz toprak bulamazsak beslenmemizi sürdüremez, aç kalırız.

Yani, ekonomik ve siyasi kaygılardan çok daha büyük önceliğimiz havamız, suyumuz, iklimimiz olmalı iken, biz doğayı kendi gündemimize göre biçimlendirmeye çalışıyoruz. İnanılmaz gibi, ama öyle. Görünen o ki, hem ağır bir hafıza kaybı, hem de müthiş bir algılama zorluğu içindeyiz. Ama, bu böyle gidemez.

Manşetlere, ana haber bültenlerine baktığımızda ne görüyoruz: Vatan elden gidiyor, din elden gidiyor, ahlâk elden gidiyor ... Tek bir şey elden gitmiyor, o da gezegen.  Gezegenin bir yere gittiği yok. Çünkü o, “elde” sayılıyor. Her zaman elde var bir.
  
Yakında Bambaşka Şeyler Konuşuyor Olacağız 

Oysa, bu bir “hüsn-ü zan”dan ibaret. Ve doğrusunu isterseniz, bundan büyük bir yanılgı olamaz. Durum o kadar net ki aslında: Komşularla barış içinde yaşamak, Kürtlerin eşit vatandaşlık hakları, Alevilerin ibadet hakları, kadınların erkeklerle mutlak eşitliği, en önemli değerlerimiz saydığımız gençlerin eğitimi ve geleceği... Bütün bunlar ve diğer büyük meselelerimizin tekini bile yakında konuşamayacak hale geleceğimizin farkında mıyız acaba? Onların yerine çok daha büyük boyutlu felaketleri, çatışmaları, belki bölgesel savaşları, açlığı, sefaleti ve kitlesel ölümleri konuşuyor olacağımızı?

İnanmıyor musunuz? Bilim insanlarının, düşünürlerin, farklı dinlerin liderlerinin her birinin kendi açısından açıkça ortaya koyduğu tablo bu ama. Başımız büyük belada! Muazzam bir krizin tam göbeğindeyiz. Bu vahim tablo karşısında bakıyoruz, demokrasi oldukları söylenen tüm ülkelerin meclislerinin derin bir sessizliğe gömülü olduğunu görüyoruz. Çıplak gerçek, iklim değişikliğinin o müthiş gerçekliği, tümüyle işlevsiz hale gelmiş, çalışmayan “bozuk” parlamentolar tarafından adeta rehin alınmış durumda! Halkın seçtiklerinden tıs çıkmıyor. Bir sessizlik kumkuması ortalıkta kol geziyor.

Ama şu var, dostlar. Aynada kendimize bile itiraf edemesek de, hepimiz bal gibi biliyoruz ki, doğayı değiştirmek imkânsızdır. Öte yandan, gene hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şirketleri, piyasaları, ve ekonomi gibi kul yapısı diğer şeylerin hepsini pekâlâ değiştirebiliriz. Bunları değiştirmekzorundayız. Bunu yapabilmekse, iki şeye sahip olmamıza bağlı. Birincisi, buna girişecek cesarete. İkincisi de paradigmayı değiştirecek bakış açısına. Ekonomiyi herşeyin kaynağı olarak görüyoruz. Oysa, bu büyük bir yanılgı. Bir sanrı hatta. Bedeli ne olursa olsun ekonomik büyüme sağlayacağımızı sanıyoruz ki bu da, gerçekleşmesi olanaksız bir rüyadan ibaret.

İşin kötüsü, burada çifte bela var: Rüya, nafile bir umut kaynağı olmakla kalmıyor yalnızca, korkunç büyük bir bedeli de beraberinde getiriyor: İnanmak güç gelse de, inansak iyi olur aslında: Bir avuç şirketin ve zenginin onulmaz kâr hırsına, gözüdoymazlığına dayalı bu psikopatolojik büyüme saplantılı sistem, çocuklarımızın geleceğine mal olacak. Dahası, onların çocuklarının ve çocuklarının çocuklarının geleceğine de ...

Doğal hayatla bir bütün oluşturduğumuzu artık görmek zorundayız. Bunu başaramazsak, yani varolmak ve sağlıklı bir şekilde hayatta kalabilmek için teknolojiye, ekonomiye, bilime değil, Toprak Ana’ya bağımlı olduğumuzu göremezsek mahvoluruz. Önceliği canlılar âlemi yerine ulusal sınırlara, ekonomilere, şirketlere, piyasalara vermeyi sürdürürsek, mahvoluruz. Bu iş asla yürümez.

Gezegeni ve atmosferi bir lâğım gibi kullanamayız. Bu gerçekleri tekrarlamak bile saçma geliyor insana, ama ne yapalım? Bütün biyolojik varlıklar gibi biz de temiz hava, temiz su ve temiz toprağa bağımlıyız. Biyolojik varlıkların en zekisi olarak görüyoruz kendimizi. Gezegeni çöp tenekesine döndürüp, tarihin en zehirli kimyasal maddeleriyle doldurduktan sonra, bunun olumsuz etkisi olmayacağını nasıl düşünebiliyoruz ki o zaman? Kendimizi kandırmaktan başka ne anlama gelir ki bu? Kibrin sonu var mı?

Oluşmasından bu yana 5 büyük kitlesel yokoluşa sahne olmuş bu gezegen, şimdi Altıncı Büyük Yokoluşa doğru pupa yelken yol alıyor. Ama arada küçük bir fark var: Bundan önceki yokoluşların hepsi doğal ya da kozmik sebeplerdendi; dolayısıyla önlenemezlerdi. İçine girdiğimiz bu sonuncusu ise, kul yapısı: Hayatın yeryüzü üzerindeki 3 küsur milyar yıllık o inanılmaz serüveninde ilk kez bir canlı türü, bir tür mega canavara dönüşüyor: Tüm canlılara hayat veren ortamı, yani iklimi kendisi tek başına değiştiriyor ve tüm öteki canlı türlerini de sonsuza kadar yokoluşa sürüklüyor – tabii kendisiyle birlikte!

Türkiye’nin Karnesi Sıfırlarla Dolu

Ya Türkiye? Onun karnesi nasıl? Ülke, küresel ısınmaya yol açan sera gazı salım artışlarında dünya birinciliğine, çevre koruma endeksinde dünya sonunculuğuna koşuyor; iklim politikaları konusunda da resmen sondan ikinci geliyor. Sonuncu kim? Boğaz’daki Sevda Tepesi’ne çevre dostu villalar yapacak olan Suudi Arabistan’ın zalim teokratik diktatörlüğü. Peki bu ülkenin iklim değişikliğine karşı uyguladığı politikaların sayısı kaç dersiniz? 0. Yazıyla: sıfır!

Türkiye, dünyada üç kıtanın ve üç denizin buluşmasının yarattığı benzersiz zenginlikte bir biyolojik yaşam çeşitliliğine sahip. Ne var ki, uluslararası araştırmalar, bu olağanüstü ortamın tam bir krizde olduğunu, “kalkınmacı büyüme saplantısı”nın başta su kaynakları olmak üzere tüm hayatı tehdit ettiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Ülkede canlılar âlemi çöküşe gidiyor.

Velhasıl, inşaat ve enerji sektörünün belirlediği hedefler doğrultusunda, ülke tarihinin gördüğü en büyük çevre yıkımı girişimine tanık olmaktayız. Bizzat yürütme ve yasamanın eliyle gelişen bir süreç bu. Bir gazetecinin deyişiyle, tek bir yasanın artık “dereleri,  gölleri, ormanları, dağları, ovaları şirketlere peşkeş çekeceği” apaçık. “Kanun diye, kanun diye kanun tepeleniyor!” dediği bu olsa gerektir, şairin.

Bir başka yazarın deyişiyle “kalkınma/büyüme saplantısının insan, doğa ve medeniyet üzerindeki benzersiz saldırısı”na şahit oluyoruz. Vicdana ve akla, ilim ve irfana, hakkaniyete ve hukuka, görgü ve bilgiye, ve nihayet etik ve estetiğe karşı girişilmiş, misli görülmemiş bir topyekûn saldırı bu. Bir tasallut. 

Böylece, ilerde nasıl olsa hiç kimseye hiçbir hesap vermeyecek politikacıların şimdiki birkaç yıllık ikballeri uğruna, henüz doğmamış kuşakların haklarını bile hunharca ayaklar altına aldığı bir doğa soykırımına tanık oluyoruz: Bir ekokırıma! Sadece tanık olmakla kalsak gene iyiydi belki: Ama müthiş bir kuşaklararası adaletsizliğe hep birlikteâlet oluyoruz üstelik ve buna da düpedüz suçortaklığı denir. Vebali altından kalkamayacağımız tarihî bir suçortaklığı.

İstemeden kendimizi içinde bulduğumuz bu atalet durumunun önemli bir sebebi “düşünsel tembelliğimiz” olabilir mi acaba: Dünyaya biraz olsun farklı bakmaya üşeniyor olabilir miyiz? Bakışımızı değiştirmemiz mümkün olabilseydi, bu dilsiz tanıklık ve suçortaklığı yerine, örneğin gözümüzün önünde duran, bu ülkede bolluğundan geçilmeyen o sonsuz güneş, rüzgâr ve jeotermal olanaklarını değerlendirip, kendimize farklı bir yol haritası çizemez miydik? Heyhat – acı kader. Ya da, cevabı esen yelde ey dost.

Yol Ayrımında İki Basit Gerçek

Sonuç olarak bu yol ayrımında iki temel ve basit gerçek önümüzde duruyor önümüzde: Birincisi şu: Son çeyrek yüzyılda bilim dünyasının küresel iklim değişikliği konusundaki bütün öngörüleri doğru çıktı – hem de elifi elifine! Hayatlarını bu büyük gizemi çözmeye adayan o cesur bilim insanları ne dedilerse hepsi oldu: fazlası var, eksiği yok. Çok ürkütücü bir durum tabii, ama o sahte tartışma ortamı da nihayet bitti diye rahatlatıcı bir yanı da yok değil hani. Ama şurası da kesin bir gerçek: Alarm çanlarının çın çın çalındığı an geldi çattı. Bundan daha âcil ne olabilir ki?

İkincisi, bir de trajik boyutu var işin: Elimizdeki teknoloji ve bilgi düzeyi, fosil yakıt çağının ötesine geçmemize olanak verecek, bizi bu muazzam krizden çıkarmaya yetecek düzeyde. Hemen sevinmeyelim ama. Çünkü, ne yazık ki, bunu yapamıyoruz! Bir avuç fosil yakıt ve enerji şirketinin, bir avuç zenginin hepimize biçtiği ve satın aldığı hükümetler ve parlamentolar eliyle sahneye koyduğu kaderi değiştirecek bilinç ve örgütlenme düzeyine bir türlü erişemiyoruz. Televizyon ve bilgisayar ekranlarının başına geçip, efsunlanmış bir halde reklam kuşaklarını ve dizileri seyredip, sonra da alışverişe koşuyoruz. Davranamıyoruz.

Harekete geçip, geniş bir kitle hareketi yaratabilmemiz için acaba ne olması gerekiyor şu dünya yüzünde? Kitabı Mukaddes ölçülerinde korkunç bir âfet mi? Yeni bir Nuh Tufanı mesela? Yoksa Zeus’un Olimpos’tan üstümüze yıldırım ve ateş yağdırması mı? Ama bunların hepsi oluyor zaten: 2010’da Pakistan’ın beşte biri (Türkiye’nin yüzölçümünden büyük bir alan) sel suları altında kaldı! 2011’de Tayland’da seller ülkenin milli gelirinin (GSYİH) yüzde 18’ini götürdü! 2012’de Colorado’yu cehenneme çeviren –halen devam eden – tarihî orman yangınlarında dünyanın en önemli iklim değişikliği araştırma merkezinin ve hava kuvvetlerinin binaları dahi boşaltıldı! Okyanuslarda büyük balık türlerinin sadece %10’u kaldı (yazıyla yüzde on!) ve denizler asitten ölüyor. Ve bu daha başlangıç!

Evet, hepsi oluyor bunların ve bizse bildiğimizi okuyoruz.

[ - “Ne okuyorsunuz efendim?”
  - “Kelimeler, kelimeler, kelimeler.”]

Artık davranmak gerekli. Şimdi, öfkelenme zamanı artık. Dar zamanda kısa paslaşmalar zamanı. Siyasi liderleri, onların toplantılarını, konuşmalarını, boş laflarını bitirmelerini, şirketlere sonsuz hizmet sunmalarını, kalkınma mavallarını bekleyecek vaktimiz yok. Vaktimiz de yok, halimiz de.

Çok kısa süre sonra çok daha büyük, adeta kozmik boyutta bedeller ödememek için, şimdi bazı kişisel bedelleri ödemeyi peşinen kabul etmek gerekli görünüyor: Sokaklara çıkmak, gösterilere katılmak, yurtta ve cihanda ekokırımcılara “savaş” açmak, daha önce bu mücadeleye girişen cesur ve fedakâr aktivistlere; kendi derelerini, topraklarını, havalarını canları pahasına savunmaya girişen sıradan insanlara omuz vermek ve evet, gerekirse gözaltına alınmayı filan da göze almak zorundayız.

Çünkü, basit: Dünyanın önde gelen iklim yazar ve aktivistlerinden birinin dediği gibi, aksi takdirde, ihtiyacımız olan çözümlere, yani hepimizin en azından yirmi yıldır gayet iyi bildiği çözümlere asla ulaşamayız – önce bu büyük kitle hareketini yaratmayı başaramazsak.

Davranalım mı o zaman?

 1 Temmuz 2012