7 Ekim 2011 Cuma

Evet, İsyan!

#OccupyWallStreet: Bir Genel Meclis Hareketi


Ayın hemen başında ABD’de isyan –nihayet!– başladı. Daha doğrusu, Mart ayından bu yana dünyayı sarıp sarmalamaya devam eden ve Arap Baharı diye adlandırılan devrim dalgası, ilkbaharda Wisconsin’de başını şöyle bir gösteriverdikten sonra, sonunda, güz başında birdenbire Kuzey Amerika sahillerinden içeri vuruverdi ve dünyanın ilk önemli devrimini gerçekleştirmiş olan bu münbit toprakları 235 yıl sonra yeniden kaplamaya başladı.

Önce, Kanada’dan Vancouver merkezli Adbusters dergisi etrafında örgütlenmiş bir gruptan “Wall Street’i İşgal Edelim” çağrısı yapıldı:#Occupywallstreet! Bu çağrıya Anonymous (Anonim/İsimsiz) adlı hacker topluluğu da katıldı. Adbusters (Reklambozanlar), kâr amacı gütmeyen, tüketim toplumu karşısında ve doğa hakları yanında yer alan bir topluluk. Kendi ifadesiyle “iletişim çağının yeni sosyal eylemci hareketini ilerletmeyi hedefleyen sanatçılardan, aktivistlerden, yazarlardan, muzip şakacılardan, öğrencilerden, öğretmen ve eğitimcilerden, girişimcilerden oluşuyor. Reklambozanlar, Ağustos ayının 2’sinde “pat diye” ortalık yere böyle bir çağrı bırakıverdiler. Bir tür genel kurul toplantıları yapmak istedikleri söyleniyordu. Genel Kurul (Genel Meclis) derken neyin sözünü ettikleri bile hemen anlaşılamadı önce; ama kısa süre sonra, toplanan bu bir avuç yaratıcı insanın, aralarında sıkı bir tartışmadan sonra neyi murad ettikleri apaçık ortaya çıkacaktı.

Toplantıya ta başından katılanlardan biri olan antropolog David Graeber, Democracy Now radyosundan Amy Goodman’a şöyle anlatıyor olayı: “Kısa bir tereddüt geçirdikten sonra, bir süreç başlattık. Modeli, Avrupa’da yaptıkları gibi bir tür yatay doğrudan demokrasi fikri üzerine oturtmaya karar verdik. Wall Street bir odak noktasıydı tabiî, ama asıl fikir, bir çeşit genel kurul hareketi yaratmaktı.” 1

Wall Street derken, finans kuruluşları için kullanılan bir sembolden söz ediliyor elbette. Önde gelen düşünür ve aktivistlerden Noam Chomsky’nin Russia Today televizyonuna verdiği mülakatta söylediği gibi:

“Bu kuruluşlardan bankalar eskisine göre daha büyük ve zengin durumda... Şirket kârları tüm rekorları kıracak seviyeye ulaşmış. Gerçek işsizlik ise Büyük Bunalım günlerinin seviyesine varmış... [Wall Street İşgalcileri] Bunun suçlularını ve arkasındaki kurumları bulup ortaya çıkarmak istiyorlar. Vergilendirmenin olmaması, şirketlerin yönetişimi, denetimsizlik... Hepsi sürekli olarak gittikçe kötüye giden bir kısır döngü, sokaklarda yürürken bile gözünüze çarpan çok ciddi bir yoksulluk. Ve bütün bnnların hemen yanı başında sergilenen inanılmaz boyutlardaki zenginlik manzaraları. Tıpkı 3. Dünya ülkelerinde, mesela Sahra-Altı Afrikası’nda görebileceğiniz manzaralar. Çöken, harabolan altyapı: yollar, okullar vb. bütün bunlar da kısır döngüyü sürdüren, hatta şiddetlendiren etkenler...” 2


“Protestonun Zamanı Gelmemiş Miydi?”

Eh, artık protestonun zamanı gelmemiş miydi?! Bunu soruyor Chomsky. Hareketin içinde yer alan isyancılardan birisine gönderdiği email’de de isyancılara şu sözlerle arka çıkıyor:

“Gözlerini açık tutan herkes Wall Street çeteciliğinin –genel olarak finans kuruluşlarının çeteciliğinin– ABD halkına (ve dünya halkına) ağır zarar verdiğini bilir. Ayrıca, son otuz yıldan beri ekonomideki güçleri ve onunla birlikte siyasi güçleri radikal biçimde arttıkça, bu zararın giderek arttığını da bilir. Bu da, nüfusun çok küçük bir kesimine, yüzde 1’in bir kesrini oluşturan minicik bir kesime muazzam bir servet birikimini ve onunla birlikte siyasi güç birikimini getiren bir kısır döngüyü harekete geçirdi. Geri kalan kesim ise, giderek, belirsiz ve riskli bir hayat sürdürmek zorunda olan –ve kimi zaman “uçurum insanları (‘precariat’) diye adlandırılan– sınıf saflarına katılıyor. Wall Street gangsterleri bu çirkin faaliyetlerini her türlü ceza veya denetimden neredeyse tam olarak tam muaf bir şekilde fütursuzca yürütüyor: Yani, çökmelerine izin verilemeyecek kadar oldukları gibi, ‘hapsedilemeyecek kadar da büyük’ler.” 3


Şaşılacak bir bilinç ve öngörü ile, dünyanın her yerindeki her tür haksızlık ve adaletsizlik örneği karşısında daha 13 yaşında bir çocukken başladığı başkaldırı eylemlerini 70 küsur yıldır tükenmek bilmeyen devrimci bir ateşle aralıksız sürdüren Chomsky, Wall Street protestolarını “cesur ve onurlu eylemler” olarak niteliyor ve Amerika’nın yeni isyancı kuşağını şu sözlerle selamlıyor: “Wall Street’te devam eden bu protestolar, bu faciaya kamuoyunun dikkatini çekmeye yaramalı, bunun önünü almaya yönelik fedakârca çabalara yol açmalı ve toplumu daha sağlıklı bir rotaya oturtmalı.” 4

?“Genel Kurul” (ya da Genel Meclis) modeline gelirsek, Graeber Avrupa’da (İspanya, Yunanistan, Büyük Britanya) insanların esas olarak “demokrasiyi yeniden icat etme” uğraşı içinde olduğunu bize hatırlatıyor. Bütün siyasi partilerin kendi kendilerini iflas ettirdiği, kendilerini bu ekonomik ve mali krizi yaratan elitlerin alıp sattığı birer mal haline getirdiği bir ortamda, mevcut siyasi yapının ve siyasetçilerin artık hiçbir soruna bir çözüm getirecek durumda olmadığı aşikâr. Eh, böyle olunca, insanların herşeye yeniden başlamak zorunda kaldığı da apaçık ortada. Kadim Yunan demokrasisinin Pazar ve siyaset meydanı olan agorayı hatırlamaktayız sanki.

“İnsanlar, ne bileyim, sanki kamusal alanlarına gitmek, birbirini görmek, birbiriyle konuşmaya, birbiriyle fikir alışverişi (beyin fırtınası) yapmaya başlamak zorundalar. Yani, ana fikir şu: Sistem bizi kurtaracak değil; biz kendimizi kurtarmak zorundayız. Dolayısıyla, bir kamusal alanda mümkün olduğu kadar çok insanı bir araya toplamaya, toplumu da nasıl bir toplum öngörüyorsak o modele uygun şekilde inşa etmeye başlasak iyi olur.” 5


“17 Eylül. Wall Street’i İşgal. Çadır getir.”

Wall Street’i İşgal Edelim eylemi, Eylül’ün 17’sinde New York şehrinin finans merkezinin hemen yakınındaki Zuccotti Parkı’nda 11 yüksek okul öğrencisinin gecelerini ve gündüzlerini geçirmeye başlamasıyla doğdu. Çocukların elinde Adbusters’ın usta tasarımcılarının elinden çıkmış olağanüstü güzellikte bir poster de vardı: Wall Street’in saldırgan piyasa iyimserliğinin simgesi olan o pek ünlü azgın boğa heykeli üzerinde şahane bir balerina tasviri. Kız, ayak parmaklarının üzerinde kusursuz bir denge gösterisi yaparak olanca zarafetiyle dansediyordu. Boğa’nın toynaklarının hemen altında kısa, vurucu kelimeler:

“#OCCUPYWALL STREET 17 Eylül. Çadır getir.” Hepsi bu. 6


Başlangıçta bir futbol takımını oluşturacak kadar insan ancak vardı. New York şehrinin 3 dönümlük küçük bir meydanını, Zuccotti Park’ı eylemlerine mekân seçmişlerdi. Brookfield Emlakçilik Şirketi, biraz para akıtıp renove ettiği bu parkı 2005’te “kamu barınağı” ilan etmiş, harcadığı para karşılığında da adını değiştirip, kendi şirket başkanının adıyla yeniden vaftiz etmişti.

İsyancılar bir süre sonra birkaç yüz kişi oldu.  Kamp alanı olarak yerleştikleri bu yerel mekâna eski Liberty (Özgürlük ya da Tahrir) adını geri kazandırdıklarını gösteren küçük bir tabela astılar hemen. Konuklarını onun altında ağırlamaya başladılar. Yerleşik basın ve ana akım medyanın çoğu –hepimizin çoktan âşina olduğu o sinik tavırlarıyla– önce kaale almama, derken “ne istedikleri belli olmayan dağınık bir grup” şeklinde küçümseme, aşağılama ve kendince alaya alma yolunu seçti. 7


Derken, hafiften başlayıp artan polis baskısı, başından itibaren çok kararlı bir şekilde tamamen barışçıl olan eylemlere baskınlar, turuncu filelerle kafese almalar, genç kadınların gözlerine gaz püskürtüp kaçmalar, gittikçe büyüyen kalabalıkları resmen tuzağa düşürüp Brooklyn Köprüsü’ne çekip 700 küsur kişilik büyük gözaltı operasyonları derken yerel, yatay, yavaş bir gelişmeye tanık olduk ve iş, kimsenin, hatta muhtemelen çağrıyı yapıp olayı örgütleyenlerin bile beklemediği bir şekilde gelişti: Hiçbir partiye, kuruluşa, lidere bağlı olmayan, hiçbir hiyerarşisi bulunmayan, solcu etiketi bile kullanmayan, alışılmış “devrimci” klişe ve kalıplara uymayan, tüm kararlarını mutabakatla alan bu otonom doğrudan demokrasi hareketi görmek isteyen gözler önünde an be an serpilip gelişiyor şimdi, bir “bozkır yangını” gibi büyüyor, yavaşça bir kültür devrimi halini almaya doğru gidiyor ve bütün ülke sathına doğru yayılıyor. 8


Farklı Siyasi Eğilimler Saymakla Bitmiyor

Tıpkı Avrupa’da (İspanya’da vb.) örneklerini görmüş olduğumuz gibi lideri bulunmayan, otonom örgütlenmeyle yürüyen bu devrimci hareketin ortak noktası, eylemciler tarafından tek bir “deklaratif” cümlede ortaya şöyle konmuş durumda: “Hepimizin üzerinde tamamen mutabık olduğu bir nokta varsa, o da şu,” diyorlar: “Biz, yüzde 1’in açgözlülüğünü ve kokuşmuşluğunu artık daha fazla kaldırmayacak olan yüzde 99’uz.” 9
  Amerika’yı allak bullak etmeye başlayan bu protesto hareketinin yine daha önceki Ortadoğu ve Avrupa’daki isyan örneklerine benzeyen çok ilginç bir başka yönü de ülkenin ve hatta dünyanın dört bir yanından destek için bir araya getirdiği insanların (evet, örneğin İspanya’daki Sol Meydanı isyancıları dahi kopup gelmişler oraya!) birbirinden tamamen farklı binbir türlü siyasi görüşe sahip olmaları: Wall Street isyancılarına destek ve katılım verenlerin farklı siyasi eğilimleri saymakla bitmiyor: O yedi renkli gökkuşağı gibi kalabalığın içinde liberaller, bağımsız siyaseti savunanlar, sosyalistler, muhafazakârlar, anarşistler, liberterler vb. gırla gidiyor... 10

Başlangıçta yerleşik medyanın bir bölümünün mal bulmuş Mağrıbi gibi sarıldığı belirsizlik ya da net hedef yokluğu teranesine gelince: Meydanda insanlar günde iki kere genel kurul (genel meclis) toplayıp sakin ve kararlı bir edayla kararlarını alıyor ve o kararlar doğrultusunda yürüyüp gidiyorlar. Eylül ayının 29 günü gecesindeki genel meclis toplantısında Wall Street’i İşgal grubu üyelerinin tamamının oybirliği ile hareketin ilk resmî deklarasyonu yayınlandı. Yeryüzünün temel adaletsizlik ve haksızlıklarının çok net, özlü ve fakat aynı zamanda tuhaf bir şekilde lirik bir dille ortaya konduğu (ve “mağduriyetlerimizin tümü bunlardan ibaret değildir” notuyla biten) bu metnin son paragrafı şöyle:
“Dünya halkına,,
Biz, Özgürlük Meydanı’nda Wall Street’i işgal eden New York Şehri Genel Meclisi, sizi gücünüzü göstermeye çağırıyoruz.
Barışçıl toplanma hakkınızı kullanın; kamusal alanı işgal edin; sorunlarımızı çözmeye yönelik süreci başlatın ve herkesin erişebileceği çözümler üretin.
Doğrudan demokrasi ruhu içinde eylem gösteren ve gruplar kuran tüm toplulukların kullanımına destek, belge ve kaynaklarımızın tümünü sunarız.
Bize katılın ve sesinizi duyurun!” 11

“Ya isyancısınız, ya da köle.”
Hareketin büyümeye başlaması, birçok sosyal yorumcu tarafından uzun bir süredir hayli pasif kalmakla eleştirilegelen sendikaların desteğini de beraberinde getirdi. Amerika Taşıma İşçileri Birliği (TWU, New York Metro hizmetleri sendikası destek ve katılımlarını açıklarken, TWU’ya bağlı otobüs şoförleri de otobüslere zorla el koyup Brooklyn Köprüsü’nde topluca gözaltına alınanları kendilerine zorla taşıttıkları için New York Polisi’ni (NYPD) dava etti. 12
 (İşler, akşamları TV’lerin karşısına kurulup seyrettiğimiz o etkileyici NYPD polisiye dizilerinden farklı gelişmeye başlamıştı anladığımız kadarıyla.) Sıkı bir sınıf mücadelesinin başlamak üzere olduğunu gösteren unsurlar kendilerini ortaya koymaya başlamaktaydı.
Tayin edici sayılabilecek bir başka yenilik de, finans dünyasının kalbini hedef alan sıradan insanlar topluluğunun bu cüretkâr, “serseri mayın” hareketinin, beklenebilecek olanın aksine marjinal kalmaması, marjinallik şöyle dursun, tam aksine Amerikan toplumunun önde gelen bağımsız entelektüellerinden, bilim, kültür, sanat çevrelerinden sıkı ve aktif destek görmesiydi. Katılan, konuşma yapan, destek bildiren, ders ve katkı veren, ses sistemi hediye eden, şiir yazan ve daha binbir biçimde dayanışma gösteren simalar arasında eğitimci ve felsefeci Cornel West, yazar ve aktivist Naomi Klein, yönetmen ve yazar Michael Moore, rapçi Lupe Fiasco, rock grubu Radiohead, punk rock grubu Anti-Flag, komedyen Roseanne Barre, oyuncular Susan Sarandon, Mark Ruffalo, Alec Baldwin, yazarlar Salman Rushdie, Margaret Atwood, finansçı ve sivil toplumcu George Soros, girişimci, modacı ve aktivist Russell Simmons, iktisatçı Joseph Stiglitz, gazeteci, akademisyen ve yazarlar Jeff Madrick ve Chris Hedges yer alıyordu. 13 Hedges, Truthdig sitesindeki sütununda Eylül’ün son günü yayınlanan “#Birlikteİşgal: Aramızdaki En İyiler” başlıklı dramatik yazısına adeta ölümcül bir ikilem sunarak şöyle bir başlıyordu:

       “Artık bahaneniz kalmadı. Ya Wall Street’de ve ülkenin dörtbir yanında başka şehirlerin malî merkezlerinde şu anda cereyan etmekte olan isyana katılırsınız ya da tarihin yanlış tarafında dikilir kalırsınız. Ya, bize bırakılmış son direniş biçimini, yani sivil itaatsizliği benimseyerek, Wall Street’deki suçlular sınıfının yağmacılığını, insan türünü de ayakta tutan ekosistemi hızla artan bir şekilde yerlebir edişini engellersiniz, ya da canavarca girişilmiş bir habisliğin pasif taşeronu olursunuz. Ya, özgürlüğün ve isyanın sarhoşluğunu tadar, onu duyar ve koklarsınız ya da umutsuzluk ve duyarsızlığın batağına batıp kalırsınız. Ya isyancısınız ya da köle.” 14

Orta yol diye birşey kalmadığını, belki de baştan beri böyle birşeyin olmadığını, olanca sadeliği içinde yüzlere vuran kidemli savaş muhabiri Hedges, yazısının sonunu da aynı çarpıcı sadelikle bitiriyordu:

“...Kim takar ki? ExxonMobil’in ya da kömür endüstrisinin ya da Goldman Sachs’in hisse senetlerinin fiyatları yüksek olduğu sürece, hayat şahane. Kâr. Kâr. Kâr. O metal bariyerlerin ardında söyledikleri tek türkü bu işte. Sipsivri dişleri boynunuza iyiden iyiye geçmiş durumda. Onları çok çok kısa bir sürede silkeleyip başınızdan atmazsanız, işinizi bitirecekler. Öldürecekler sizi. Ondan sonra ekosistemi de öldürecekler, çocuklarınızı ve çocuklarınızın çocuklarını da ölüme mahkûm edecekler. Kendilerinin de biz geriye kalanlar la birlikte yokolup gideceklerini göremeyecek kadar kör ve aptallar. Dolayısıyla, ya baş kaldırır ve alaşağı edersiniz onları; ya aklı selime dayalı bir dünya için, yani ‘insan davranışları finans piyasalarının talepleri doğrultusunda belirlenir’ şeklindeki saçmasapan fikrin önünde elpençe divan durmaktan vazgeçtiğimiz bir dünya için, şirketlerin yönetimindeki bu devleti söküp atarsınız, ya da bizi alırlar, kendi yokoluşumuza doğru yaka paça sürükleye sürükleye götürürler.” 15

“Şiddetin Kullanılmadığı bir Süreç: Ama Düpedüz Devrim”
21. yüzyılın ikinci onyılına devrimci dalgalar mührünü vuruyor. Devrim kavramının mutlaka silahlı ayaklanmaları, az ya da çok, ama mutlaka bir miktar da “devrimci şiddet”i içermesinin kaçınılmaz kabul edildiği bütün o 18., 19., 20. yüzyıl devrim modellerinin, yeryüzünün geleceğinin belirleneceği iyice belli olmaya başlayan bu ölüm-kalım günlerinde geçersiz olması insana ilginç geliyor doğrusu. Amerika’da da, dünyanın başka yerlerinde de, elbette Türkiye’de de yerleşik medyanın büyük ölçüde ya taammüden, bilerek ya da artık her türlü refleksini ve işlevini yerine getirme kapasitesini tamamen yitirdiği için farkında olmadığı için atladığı gerçek bu gibi görünüyor. Dünyada olup bitenlere ezilenler-sessizler-mağdurlar-madunlar açısından, veya dayanışma-empati-sempati gözüyle, vicdan gözüyle bakmayı sürdürebilenler açısından böyle: yeni bir kuşak bir devrim yapıyor. Bu, öncekilere benzemeyen bir devrim. Bir kültür devrimi bu. Ama Mao’nun kanlı ve korkunç kültür devrimi gibi değil. Bir demokrasi devrimi bu. Ama Türkiye’de yakın zaman öncesi gördüğümüz “milli demokratik devrim” gibi sığ, kof ve boş bir kavram da değil. Cornel West’in Wall Street isyancılarına hitaben yaptığı konuşmada söylediği gibi: “Eninde sonunda, gerçekten Martin Luther King’in devrim diye adlandıracağı birşeyden bahsediyoruz,” diyor West. “İktidarın oligarklardan, her renkten gündelik sıradan insanlara aktarılması hali. Ve bu, adım adım giden bir süreç; demokratik bir süreç, şiddetin kullanılmadığı bir süreç – ama, düpedüz bir devrim.” 16

Finans dünyasının kalbini zapt etmek üzere girişilen akın şu anda olanca hızıyla devam ediyor. San Francisco, Los Angeles, Chicago, Boston, Portland gibi büyük Amerikan metropollerine hızla yayılmakta. İşçi ve memur sendikalarının, yani emekçi hareketinin de “işgal”lere katılacakları birbiri ardından yapılan deklarasyonlarla açıklanıyor. Bir analistin dediği gibi,  onyıllardan beri bir tür “kış uykusu”na yatmış gibi görünen emekçi sınıflar da mücadele kapasitelerini “yeniden keşfetme” safhasına geçmiş görünüyorlar. Kısacası, “onyıllardır süren tek taraflı bir sınıf savaşının ardından, karşı atak da başladı işte.” 17

İlk Amerikan Devrimi’nden 235 yıl sonra bugün Liberty Meydanı (ya da Özgürlük ya da Tahrir, hangisini istersek artık.)... Küçük bir barış köyüne dönüşmüş bile. Gazeteci Laurie Penny birinci elden gözlemlerini anlatıyor: Gayet donanımlı kütüphanesi, bedava yemek dağıtan mutfağı, profesyonel ellerde yönetilen kreşi, uyuma ve istirahat alanları, toplanma yerleri ve ortalıkta müzik çalan ve danseden bir yığın genç insan... Ekonomik eşitsizlik sürekli altı çizilen bir kavram olmakla birlikte (en zengin 400 Amerikalı ailenin, en yoksul 150 milyon Amerikan vatandaşının toplam varlığından daha büyük bir serveti olduğu pankartlarda yazılı), bu “işgal zaman zaman bir müzik şenliği tadını vermiyor da değil ... bir kaykaya oturmuş rasta saçlı, renkli eşarplı bir oğlan çocuğunun yanı başında ‘köpek yavrularını evlat edinmek için bağış’ talep eden bir pankart var... Köpek yavruları niçin diye soruyorum. ‘Duygusal destek için’ diyor.” 18

İşgalin Esas Talebi, Bizatihi Kendisi!    
Akşam oluyor sonra, New York’a karanlık iniyor, hafif bir yağmur bastırıyor... Medya çadırının dışında binlerce insan, plastik ponçolara sarınmış, şemsiyelerin altına sığınmış, toplantı yapıyor. New York Polisi hoparlör filan gibi âletler kullanılmasını yasakladığından, ön sıradakiler ne söylerse üçyüz kişi o cümleyi nakarat gibi tekrarlıyor ki arkadakiler de işitsin. Böylece toplantıya sorulu cevaplı bir dini âyin havası da hakim oluyor azıcık. Her akşam bu büyük Genel Kurul toplantılarında topluluğun talepleri ve gidişâtı konusunda tartışma açılıyor, sonunda da mutlaka yumuşak, gevşek bir deklarasyona karar veriliyor oybirliği ile... Deklarasyon da tabii, grubun çıkardığı ‘İşgal Altındaki Wall Street Journal’gazetesinde yayımlanıyor. Laurie Penny, dile getirilen mağduriyet ve taleplerin bankaların kurtarılmasından hayvanlar hakkında deneyler yapılmasının yasaklanmasına kadar büyük bir çeşitlilik gösterdiğini belirttikten sonra gayet önemli bir noktanın altını çiziyor:
“Ana akım medyanın büyük çoğunlukla atladığı konu şu: işgalin esas talebi, bizatihi kendisi. Yeryüzünün malî bakımdan en güçlü kilometrekaresinin kalbindeki uzamın hem sembolik, hem de pratik olarak yeniden tahsisi yapılıyor: daha adil bir geleceğe sihirli bir pencere gibi açılan alternatif bir topluluk.” 19

Ardından köprü macerasından dönen aktivistlerin açılan kollarla selamlanması... “konfor” (ya da “huzur”) ekibinin ortalıkta koşturup herkesi rahata kavuşturmak için çırpınması... Herkese bedava kahve, bedava yemek, dudağında küpesi olan bir genç kızdan herkese bedava kucaklama...
Bundan sonra ne olacağı, olayların nasıl gelişeceği bilinmez. Polis âniden o korkunç şöhretine uygun şekilde bastırıp kampı yerle bir edebilir, her yeri dağıtabilir. Emlakçi Bay Zuccotti’nin de fikrini değiştirdiği, parkını geri istediği öğrenilmiş durumda. En büyük bankacılardan JP Morgan Chase de New York Polis Vakfı’na şimdiye kadar hiç görülmemiş büyüklükte bir miktarı (4,6 milyon dolar) bağışlayıvermiş, “her gün hayatlarını tehlikeye atıp bizi koruyor bu memurlar” hamiyetperverliğiyle. Ama, PRWatch sitesine yazan Mary Bottari’nin, “İşgal: Pek Yakında Şehrinize Gelebilir” başlıklı makalesinde söylediği gibi: “Artık çok geç. Tren istasyondan çıktı. İşgal harekete geçti bile...” 20

Son söz için şüphesiz çok erken. Daha yolun tam başındayız. İstasyondan çıkalı bir dakika bile olmadı. Ama “bundan sonra ne olursa olsun,” diyor Penny, “Wall Street’i İşgal hareketi halka bir mesaj gönderiyor: Yüzde 99 hâlâ burada, küresel finans dünyasının altın yaldızlı saraylarının gölgesinde duruyor. Bu insanlar tehlikeli rüyalar görmeye başlıyorlar artık, ve sessiz sedasız çekip gidecekleri de yok...”21

“Bu yalnızca Amerika’yla ilgili bir şey değil,” diyormuş isyancıların elle yazılmış pankartlarından biri. “Bu, bütün dünyanın meselesi.” 22

Tamamen aynı fikirdeyiz. Bu bizim de meselemiz. Hepimizin meselesi. İşte o yüzden, bu cesur ve onurlu insanların yaptıkları her şeyi kelimenin her anlamında izlemeye devam edeceğiz.
***



4 agy
6 Adbusters’ın yanı sıra başka isyancı grupların hazırladığı diğer birçok yaratıcı grafik tasarım için ayrıca bkz.:inventorspot.com/articles/top_20_occupy_wall_street_posters_motivates_20000_
camp_out_downt
7 Örnegin, bkz: http://www.nytimes.com/2011/09/25/nyregion/protesters-are-gunning-for-wall-street-with-faulty-aim.html?_r=1. Ayrıca, oligarkların sistemini savunmada gösterdiği sinizm ve riyakârlık konusunda kimsenin kolay kolay eline su dökemeyeceği Economist dergisi de, eylemcilerin elindeki “Demokrasi İşte Böyle Bir Şeydir” yazılı pankartla “dalga geçmeye” çalışan yazısına “Etkisiz Eylem İşte Böyle Bir Şeydir” başlığını atarak “beceriksiz bir “pastiche” yaptı. Gelecekte neler olacağını kimse bilemez tabii, ama İşgal eylemleri bir dönüm noktasına dönüşürse, isyancıların derginin bu sayfasını R.M. inisyallerini kullanan yazarına yedirdiğini görebiliriz pekala. Bkz.: www.economist.com/blogs/.../2011/10/wall-street-protests
8 “Yerel-yatay-yavaş örgütlenme ve “bozkır yangını” metaforunun yeniden Arap Baharı ile tedavüle çıkması konusunda bkz.:http://www.ntvmsnbc.com/id/25133145/; Ömer Madra, “Sisifos’u Mutlu Biri Olarak Hayal Etmeliyiz”,http://www.acikradyo.com.tr/i/img/text/BULTEN/AR_Nisan2011_Bulteni.pdf
10 Bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Occupy_Wall_Street#cite_note-times-20. – Buna mukabil, Türkiye’deki, konusu büyük farklılıklar gösterse de herhangi bir konuda (ister çevre, ister kadın hakları, isterse öğrenci hakları vb.) protesto olayında hangi görüş ya da kuruluşun yanında (veya arkasında veya önünde, yani her neresindeyse) yürüneceğinin neredeyse ölümcül bir önem taşıdığı siyasal eylem pratiğinin dünyada gelişen bu yeni devrim dalgası ile bu bakımdan neredeyse taban tabana zıt düşen bir özellik göstermekte olduğunu teslim etmeliyiz.
13 http://en.wikipedia.org/wiki/Occupy_Wall_Street#cite_note-32
15 agy.
16 C. Papesch, “Occupy Wall Street: ‘It Is a Revolution’”,http://www.commondreams.org/headline/2011/10/01
19 agy
21 Bkz.: yukarıda, 18 no’lu dipnot.

2 Mart 2011 Çarşamba

"Oğlumu teşhis edemedim, ama hepsi benim oğlum artık."

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.

Hayli geç başlayan “blogger”lık maceramız bir saman alevi gibi parladıktan sonra birden bitebilir korkusuna kapılmalı mıydık? Yok canım; ne münasebet! Eşe dosta yaptığımız onca duyurudan sonra, izleyici ve okur sayısı almış başını giderken, âniden, yukarıdaki türden bir yasaklama yazısıyla karşılaşmak nâhoş bir duyguydu elbette. Ama, o kadar. 18 milyon kişinin kendi günlüğüne erişiminin bir mahkeme kararıyla engellenebileceği sanısı, bu blogda  1 Şubat tarihli ilk yazıdan beri dile getirmeye çalıştığımız o tuhaf ve harikulade dram dünyasında acı ve delice kahkahalarla karşılanırdı. Beckett, Ionesco, Genet, Pinter, Nesin gibi modern ustalarla başlayıp, yüzlerce, hatta binlerce yıllık halk ve gölge oyunlarına kadar gidip Sofokliyen, Aristofanyen, Kabukien, Katakhaliyen, Karagözyen, Şekspiryen, Molyeryen dünyalarda devriâleme çıktıktan sonra modern dünyaya paraşütle geri döndük. Hiç istifimizi bozmadık velhasıl ve –şimdi adları lazım değil– genç ekip arkadaşlarımızın rüzgârını arkamıza alarak, yeni bir sefineye binip, dünyayı sarıp sarmalayan devrim dalgasındaki sörfümüze kaldığımız yerden ossaat devam ettik işte. Al gözüm seyreyle:

Batı dünyası, Afganistan ve Irak’ın istila edilip insanların bütün değerleriyle birlikte ayaklar altına alındığı, paspas gibi çiğnenmeye başladığı günlerden iyi hatırladığımız ve bir daha da unutmadığımız neo-con’ların yeni huruç hareketi Libya’ya askerî müdahale için akbabalar gibi döne döne uçuşuyor tepelerde. (Gerçek akbabaları bu metafordan dolayı tenzih etmemiz gerek – zavallı hayvanların zerrece suçu yok elbette.) Ne var ki, olmayacak! Tüm hesaplarının ters çıkacağını ve Batı yönetimlerinin “ters kaplumbağa” pozisyonunda sabit kalacaklarını tahmin edebiliriz. (Burada, gerçek kaplumbağaları da tenzih etmeliyiz tabii.)

Örneğin, Meedan (Yani Meydan) adlı yeni elektronik “agora”da Libyalı Muhammed takma adıyla yazan isyancı genç blogger, Guardian’da da yer alan yazısında çok net ifade etmiş durumu: “Bütün Libyalılar, hatta Kaddafi yanlısı azınlık bile, Libya’nın özgürlüğüne yeniden kavuşmasının sadece bir zaman meselesi olduğunun farkında. Ama ürkütücü soru hâlâ havada asılı: Kaddafi gidene kadar daha kaç şehit verilecek? Kara büyü bozulana kadar kaç kişinin canını alacak daha?

Ne var ki, bu mutlu son, tüm Libyalıların paylaştığı bir korkuyla gölgeleniyor: Krize son vermek için Batı’nın bir askerî müdahalesi.”

Böyle bir kaygıyı dile getirdikten sonra blogcumuz diyor ki: Her kesimden Libyalı’yı birleştiren bir şey varsa o da şu: Bir yabancı gücün girişeceği herhangi bir askerî müdahale…paralı asker güruhunun döktüğü kandan çok daha fazlasını dökecektir. Devrimi başlatan kimse onların bitirmesini istiyor Libyalı Muhammed: Libya halkının.

“Bitiremeyeceğiniz birşeye başlamayın” diye sesleniyor Batılılara. “Bir halkın saf devrimini, herkesin başına çökecek bir lanete dönüştürmeyin ne olur…”

Ve şu satırlarla da bitiyor yazı: “Aynı gezegende birer komşu olarak yaşayalım. Hem kim bilir, bakarsınız bir gün kapınızı çalar, sevinçle elinizi bile sıkarım.”
(“Libyalılar Halk Devriminde Birleşti – Lûtfen İşimize Karışmayın”, Guardian, 1 Mart 2011, http://www.commondreams.org/view/2011/03/01-12)

***

Bu arada, kan dökülmeye devam ederken, Birleşmiş Milletler aynı anda birkaç iş birden yapıyordu: Birincisi, İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’in ağzından “Tüm dünyadan Arap ülkelerindeki halk ayaklanmalarını desteklemesini, “yeni tehlikeler ortaya çıkmadan veya eski çıkarcılar yeniden meydana çıkmadan” önce, dünyanın protestoculara “âcilen” yardım etmesi çağrısında bulunuyordu. İkinci olarak, BM İnsan Hakları Konseyi, 18 Mart’ta oylanacak raporunda Libya’nın insan hakları alanında ne kadar ileri adımlar atmış olduğunu tespit eden bir metni hazırlamış bulunuyordu. Kanada, İran, Sudan, Küba gibi ülkeler, kolayca anlaşılabilecek, ama asla kabul edilemeyecek bir ikiyüzlülük örneği gösterip, Libya’nın insan hakları sicilini öve öve bitiremezken, bir tek İsrail, o da kolayca anlaşılabilecek, ama asla kabul edilemeyecek bir “realpolitik” anlayışıyla, kendisinin Filistin halkına yaptığı korkunç muameleyi unutup, Libya’nın temel hak ve özgürlükleri nasıl çiğnediğini anlatmaktaydı.

Aynı anda, Daily Telegraph gazetesi, geçenlerde özel telefon hattından Kaddafi’yi gizlice arayıp bu gizli mesajda ona “şiddeti durdurması, halka ateş etmemesi vb.” “telkinlerinde bulunan Blair’den söz ediyordu. Şimdi Ortadoğu’da “Barış Elçisi”rolüne soyunmuş olan Blair, bilindiği gibi, yalan söyleyerek Britanya askerlerini Amerika’nın yanında istilaya katmış ve böylelikle uluslar arası hukuk nezdinde gerçek bir savaş suçlusu halini almıştı ve halen de yargılanabilmiş değil. İşte bu mümtaz devlet adamı, Daily Telegraph’ın ortaya çıkardığı büyük bir skandalde, Tony Blair’in Britanya başbakanı sıfatıyla yaptığı son yurt dışı gezisinde Muammer Kaddafi ile gizli bir anlaşma yaptığını, silah satışları, özel askeri birliklerin eğitimi, istihbarat paylaşımı, özel stratejik bilgi paylaşımı ve ortak tatbikatları içeren mufassal bir askeri işbirliği anlaşması!

The Independent’ın aynı gün ortaya çıkardığı korkunç fotoğraflarda, isyancılara ateş etme emrine uymayan askerlerin o korkunç El Katiba karargâh binasında önce dövülüp, sonra kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmesi, ardından da neredeyse iz kalmayacak şekilde yakılmasını hikâye eden fotoğraflarda ceset torbalarının içinde bulunmuş birkaç kemik parçası. Bu askerleri öldüren özel tim mensupları, Blair’in Kaddafi ile gizli anlaşması uyarınca eğitilmiş uzmanlar olmasındı sakın?

Al Cela hastanesi morgunda yatan cesetleri teşhise gelen ölü yakınları, anaları, babaları, çocukları ve eşleri, teşhis işini başaramamışlar sonuçta. Hastanenin nöbetçi âmiri Fatih Elami, “Bu insanlar şehit,” demiş. “Kendi halklarına zarar vermektense, kendilerini feda ettiler. Onların adına bir anıt dikmeliyiz.”
Bir anne de şöyle konuşmuş: “Oğlumu teşhis edemedim. Ama, bu ölenlerin hepsi benim oğlum şimdi.”

***

İnsan, utançla başını eğiyor ve  bu iki yüzlü alçakların topunu lanetliyor; başka ne yapılabilir ki?

Ömer Madra

2 Mart Çarşamba



28 Şubat 2011 Pazartesi

Devrim Yılının İkinci Ayı Biterken

Gerçekten de bütün dünya bir sahne. Ama, sanki bu sıralar, geleneksel Japon sanatı olan Kabuki tiyatrosunun bir sahnesi gibi. Şöyle: Baş oyunculardan biri, oyunda canlandıracağı karakterin altını çizmek için “resim gibi” poz veriyor: İki yumruk havada. Tam bu noktada, seyirci üzerindeki etkiyi daha da artırmak için yüksek sesle oyuncunun adı bağırılıyor: “Halk onu seviyor!” Oyuncunun yüzündeki hatları sonsuza kadar donduran botoks makyajı da canlandırılan karakterin karakter özelliklerini göstermek üzere acayip abartılı: yerine göre müşfik ve babacan, yerine göre de kahhar, mahvedici.

Paranoyak Albay rolündeki Kabuki oyuncusu Trablus’ta Yeşil Meydan’da sevecenlikle bağırır: “Haydi gençler, sokaklarda, meydanlarda rahat olun. Sabaha kadar sokaklarda kalın. Dans edin, şarkı söyleyin, mutlu olun!.. ” Sonra, apansız, ton değişir: “Ama yüksek biçimde mücadelenize devam edin (...) Gerekirse tüm silah depoları açılır. Yeşil bayrak göklerde olduğu sürece onurlu bir hayatımız olur.” (NTVMSNBC)

Gidişat da Kabuki tiyatrosundaki günboyu süren oyunlar gibi. 5 Perdelik bir oyun bu. Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da ve başka pek çok yerde. Şöyle oluyor: Birinci perdede kutlu, coşkulu ve yavaş bir açılış: Başlıca karakterleri tanıyor, konuyu öğreniyoruz. Başrolde halk var: Sıradan insanlar, özellikle de gençler. Onyıllardır tepelerine binerek onları ezip boğmuş ejderha ve canavar makûlesine “defol git!” diyorlar bir ağızdan. “İstemiyoruz sizi.” Ondan sonraki üç perdede olaylar hızlanıyor: Canavarlar ilk olarak toplumun haberleşme şebekelerini suçluyor, ardından komplocu dış mihraklara ver yansın ediyor, sonra da herkesi öldürüp yemeye çalışıyor;  yabancı oyuncular bu arada herkese “itidal” tavsiye ediyor. Üçüncü perdede mutlaka bir büyük dram ya da trajedi yaşanıyor, dördüncü perdede de hemen her zaman bir savaş oluyor. Son perde ise daima çok kısa: Hızlı ve tatmin edici bir sonuca ulaştırıyor seyirciyi: Devrim oluyor, zorba ve uşakları devriliyor, toplum için umutlu günler başlıyor: yeni bir başlangıç.

Bu satırlar yazıldığı sırada Libya zorbası, çocukları, paralı askerleri ve kiralık haydutları ile, ayaklanan halka karşı, Trablus’ta sonu olmayan (ve fakat maalesef muhtemelen çok kanlı) son bir cephe muharebesine hazırlanırlarken, Kabuki oyununun dördüncü perdesinde olduğumuzu kestirmek pekâlâ mümkündü. Ondan sonraki perde çok kısa ve kesin olacak.

Obama, “halkına ateş açan bir yönetim artık meşruiyetini yitirmiş demektir ve gitmelidir” gibilerinden demokratik tınılı büyük bir laf etti sonunda, ama hem çok geç, hem de daha önemlisi, yanlış ve eksikti: Birincisi, kendi halkı filan yoktu diktatörün; diktatörlerin halkları olmaz. İkincisi, darbeci zorbanın daha en başından beri meşruiyeti yoktu; darbecilerin meşruiyeti kendinden menkuldür; sadece onunla silah ve enerji çıkarları açısından derin bağları olan riyakâr ve çıkarcı batı yönetimlerinin nezdinde varolan (yalancı) bir meşruiyetten söz ediyor olabiliriz olsa olsa.

Ama başa dönersek, Shakespeare’in “Küre” tiyatrosunun kubbesinde çınlayan o metafor daha gerçek: Bütün yerküre bir devrim sahnesi oluyor artık: İnanılması güç belki, ama birdenbire devrim her yerde! İsyan ve başkaldırıların yerine göre farklı evreleri var sadece ve bu da normal sayılmalı.

“Oryantalizmin bize öğrettiği şekliyle o uysal, yumuşak başlı, yenilik düşmanı, yalaka Araplar, birdenbire özgürlük, kurtuluş ve haysiyet savaşçılarına dönüştürdüler kendilerini…” diyor Ortadoğu’nun deneyimli muhabiri Robert Fisk. “Tektonik levhalar yer değiştiriyor ve ortaya trajik, cesur –hatta kimi zaman kara mizahla dolu– sonuçlar çıkıyor… Ortadoğu’da zaten her zaman demokrasi istediğini iddia eden Arap hükümdarlarının haddi hesabı yok […] Suriye’de devlet memurlarının ücretleri artılıyor, Cezayir’de 19 yıllık OHAL bir gecede kaldırılıyor, Bahreyn’de hapishaneler boşaltılıyor, Sudan’da Beşir bir daha başkanlığa aday olmayacağını açıklıyor, Ürdün kralı Abdullah anayasal monarşi fikrini incelemeye başlıyor…” (Independent)

Sadece bir hafta sonunda dünya şöylesine ayaklanmalarla sarsılmaktaydı: Irak’ta “gazap günü”nde kapatılan yollarda 20 kilometre yürüyerek Tahrir meydanında ve başka şehirlerde iş, elektrik, temiz su, doğru dürüst emeklilik maaşı ve sağlık hizmeti isteyen insanlardan 19’u üstlerine ateş açılarak öldürüldü. Göstericiler arasındaki Selma adlı kadın elindeki (günde 12 TL’ye tekabül eden) 1000 dinarlık maaş çekini sallayarak, “Başbakan Maliki’nin vicdanı bunu kabul ediyor mu, bilmek isterim!” diye bağırıyordu. (Washington Post). Meclis Başkanı, yükselen protesto dalgası karşısında, 3 ay içinde yeni seçim kararı alınacağını açıkladı. (El Cezire)

Daha önce böyle şeylere pek sahne olmayan Umman’da kadınların da aralarında bulunduğu, hatta başı çektiği göstericilerin üzerine Sultan Kâbus’un polisleri kâbus gibi çöktü ve en az 2 kişiyi “plastik mermi”lerle öldürdü. Sonra da kabine değişikliği, öğrenci harçlıklarının artırılması gibi sosyal reformlar yapılacağı ilan edildi. (El Cezire)

Irak’ta Kürdistan’da Süleymaniye’de başlayıp tüm Soran bölgesinde devam gösterilerde 8. güne girilirken en az 5 kişi ateşli silahlarla öldürüldü, 200 kişi yaralandı. Barzani ve KDP karşıtı gösterilerde yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik, anti-demokratik uygulamalar, ölümlerin hesabının sorulması, cinayetler için özür dilenmesi gibi talepler vardı. (ANF). Tunus’ta devrik diktatörün adamı Gannuşi’ye karşı gösterilerin dinmemesi üzerine “geçiş dönemi” başbakanı istifa etmek zorunda kaldı. (NTVMSNBC)

Mısır’da Tahrir meydanındaki yeni gösterileri cop ve elektrikli taser aletleriyle dağıtan polis, göstericileri yıldıramayınca sonradan özür diledi. (El Cezire). Yeni Anayasa’nın bir ay içinde referanduma sunulacağı da aynı sıralarda ilan edildi. (Reuters/aa) Fas’taki göstericiler, “özgür ve tüm vatandaşları için eşit bir Fas istiyorum” diye sokaktaydı. (El Cezire).

Kuzey Afrika yangını, Kara Afrika’nın çürümüş yönetimlerine de sıçramakta gecikmemişti tabii: Ciddi gösteri ve ayaklanmaların gözlendiği ülkeler arasında Moritanya, Senegal, Gabon, Kamerun, Benin ve Zimbabwe de vardı. [Bu sonuncu ülkede, Mısır’la dayanışma gösterisine girenlerin terorist sayılacağı da ilan edilmekteydi.] (Independent/aa).

İran’da, Mısır’ın isyancılarını desteklediğini söyleyen Cumhurbaşkanının polisleri, 3 kişinin öldürüldüğü gösterilerden sonra ev hapsinde tutulan kendi ülkelerindeki muhalefet liderlerini gizlice başka yere naklettiler. (AP/aa)

Yemen’de 2 güçlü kabile diktatörü terkedip isyancıların safına geçti. (El Cezire)

Asya’da ayaklanma bir tayfun gibiydi: Hindistan’da kadınların başını çektiği 50 bin kişilik müthiş bir gövde gösterisi bu koca ülkenin hükümetinde ciddi endişelere yol açtı. Kadınlar, bir yanda yiyecekler çürürken öbür tarafta yiyecek fiyatlarının zamlanmasını kabul etmeyeceklerini söylediler. (El Cezire)

Çin’de, birincisinin sertçe bastırılmasından bir hafta sonra ikinci “Yasemin devrimi” çağrısı yapıldı. Çinli Komünist yetkililer “bizde Tunus ve Mısır’daki gibi iç huzursuzluklar yaşanmaz, bu tamamen gerçek dışı!” dediler. Önde gelen bir düşünce kuruluşu, bu ülkede her yıl 90 bin kitle eylemi olduğunu belirtti. (BBC)

Derken ayaklanma humması, bu güne kadar hiç aklımıza bile gelmeyecek yerlere de, mesela Vietnam’a yayıldı. Komünist hükümet  hızla bastırmaya çalışsa da, işler eskisi kadar kolay olmayacaktı anlaşılan. (El Cezire)

Gene pek akla gelmeyecek yerlerden Kuzey Kore’de, Sevgili Lider’e rağmen, insanlar, açlıktan ot ve ağaç kabuğu yemeye başlayınca, birçok yerde dünyanın en kapalı rejimine başkaldırdı. (BBC)

Avrupa’da Hırvatistan’da başkent Zagreb yüksek işsizlik, yolsuzluk vb. sebepleriyle hükümet aleyhindeki gösterilerde polisle şiddetli çatışmalara sahne oldu. (El Cezire).
Oradan ABD’ye. Mısır’lı devrimcilerin dayanışma gösterilerinden derinlemesine etkilenen sendikacılar, memurlar, öğrenciler, veliler, itfaiyeciler ve bilumum ayaklanmacılar Wisconsin’de yeni sağcı valiye kan kusturmak üzere eyalet tarihinin en büyük gösterisine giriştiler. 125 bin kişi yürüdü, eyalet hükümet binasını işgal etti ve onları çıkarmakla görevli polisin de onlara katılması gibi ilginç olaylar yaşandı. (Commondreams.org, Reuters, Nation)

Avrupa’dan Amerika’ya güçlü bir akış daha görüldü ayrıca: Britanya’nın en hızlı büyüyen ve vergi kaçıran büyük şirketlerin başının belası haline gelen doğrudan eylem grubu UK Uncut, Amerikalılara da esin kaynağı oldu: New York’tan Hawai’ye 50 şehirde kemer sıkma politikalarına ve şirketlerin vergi kaçırmasına karşı gösterilere girişildi. (Guardian)

Yerküre Sahnesi’nde “Devrim Yılı”nın ikinci ayı işte böyle geçti.



28 Şubat 2011  


25 Şubat 2011 Cuma

Cep harçlığı

Maaşlara zam, ayrıca gıda yardımı, bir de harçlık. Libya’da Kaddafi yönetiminin son hamlesi bu “reform” vaadi. Aslında, psikopat albayın diktatörlüğünün can vermekte olduğunun bundan daha sağlam kanıtını bulmak zor olurdu herhalde. İnanmak güç ama, Bin Ali ve Mubarek rejimlerinin “son sözleri” de tastamam bunlar olmuştu. (Hanna Arendt’i neredeyse her gün anmamak zor: Kötülüğün banalliği: bunun haddi hududu yok belli ki.) Şizoid albayın hükümeti, belki bir de, Batı’dan satın aldığı keskin nişancı kurşunları, tank paletleri, uçak roketleriyle filan yok ettiği genç evlatları için hayrına yâsin okutmayı da vaadedebilirdi. Libya ahalisinden bir kişi bile bunları yemeyecektir; bunu görmek için allame olmaya lüzum yoktu. Tobruk’lu isyancı delikanlı bunu cep harçlığı için yapmıyordu:
“Bu insanlar sadece hürriyetlerine kavuşmak istiyorlar. Sadece su istiyoruz. Sadece elektrik… Okula gitmek istiyoruz. Normal bir hayat yaşamak istiyoruz yalnızca. Şu koca dünyada herkesin yaşadığı gibi normal bir hayat. Hepsi bu...” (Democracy Now, 24 Şubat 2011, http://www.democracynow.org/ )
Sokaklarda duvarlar baştan başa graffitiyle dolu: “Hür Yeni Libya’ya Hoş Geldiniz!”
Yani, dedik ya, cin şişeden çıktı artık. Şizoid Albay cincilerin şahı olsa ve dahi cincilerin alayı gelse, onu yeniden şişeye sokamaz bir daha.
2011 Devrim yılı oldu. Oluyor. Tarihçi ve gazeteci Andy Worthington da bu yıl “Terörle Savaş”ın yerini “Tiranlarla Savaş” aldı diyor. 
Yani 2000’ler “Terörle Savaş” çağı idi: Afganistan’a ve Irak’a haksız ve illegal savaşlar, ABD’nin zalim diktatör müttefikleriyle özellikle Ortadoğu’da ama pek çok yerde de gizli küresel işkencehaneler ağı kurup işlettiği korkunç bir dönemdi.
Ama şimdi birden tablo değişti: 2010 sonunda tek bir adam, Muhammed Buazizi kendini yakan kibriti çaktı ve çakış o çakış: Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen, Kuveyt, Cezayir, Fas, Umman, İran, Kürdistan (Irak), hatta Suriye, hatta hatta Suudi Arabistan … böyle gidiyor işte. İlk ikiden sonra gelenlerin hepsinin başındakiler israrla biz Tunus’a, Mısır’a benzemeyiz diyorlar ve fena halde benziyorlar işin kötüsü.
Dahası, Ortadoğu’nun ve Kuzey Afrika’nın devrimci coşkusu, Batı’daki halk ayaklanmalarına da yeni bir esin kaynağı oldu. Britanya’da ve şimdi ABD’de Vergi kaçıran şirketlere karşı doğrudan eylemlerle parlayan Uncut hareketi fırtınalar estiriyor. Wisconsin’de başlayan devlet memurları ve sendikaları hareketi, öğrencileri ve velileri de içine alıp bir çığ halini aldı ve eyalet hükümet binasının işgaline gitti.
Dünya Kaynaklarını Paylaşalım (Share The World’s Resources) adlı kuruluşun yönetici ve editörlerinden ikisi, Adam Parsons ve Rajesh Makwana Arap dünyasındaki isyancı ve devrimcilerle Avrupa’daki sözümona kemer sıkma politikalarına karşı başkaldıran devrimciler ve güneyin yoksul ülkelerinde yoksulluğun sona erdirilmesi için büyük bir mücadele veren milyonlarca insan arasında sayısız ortak nokta bulunduğunu belirtiyorlar.
Vardıkları sonuç: Yeryüzünde insanların önceliklerinin artık ve nihayet köklü bir biçimde değiştirilip yeniden sıralanması için gittikçe yükselen güçlü bir haykırışın uğultusu duyuluyor halklardan. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde özellikle gençlerin öncülüğünde sosyal paylaşım sitelerinin ve sorumlu medyanın ateşlemesi ve orta sınıfların da geniş çapta desteği ile büyük bir kalkışma var. Tarihte belki de eşine rastlanmamış bir iyiniyet, neş’e, coşku ve dayanışma ruhu ile sokağa dökülen bu milyonlarca cesur insan, sözümona liderlerinin –insana asırlar gibi gelen– onyıllar boyunca istiflediği, cebellezi ettiği kaynakların ilk kez âdil bir şekilde paylaşımı yolundaki demokratik taleplerini büyük bir kararlılıkla dile getiriyorlar.
Aynı anda, başta Avrupa’da olmak üzere üç kıtada insanlar kurtarılan suçlu bankerlerin ve finansçıların verdiği yıkımı gidermek için hükûmetlerinin giriştiği sözümona kemer sıkma politikalarına karşı, ve adam gibi müterakki vergi politikalarına, yoksul ülkelerde borçların iptaline gidilmesi için güçlü bir çağrıda bulunuyorlar. Bunlar da servet ve kaynakların yeniden dağıtılması ve siyasi gücün yeniden yapılandırılması için önemli bir değişim umudu yaratıyor. (A Global Call for Sharing and Justice”, agy.)

Mesele “cep harçlığı” değil yani.

24 Şubat 2011 Perşembe

Varan 3 ?

El Cezire’nin Latin Amerika muhabirlerinden Dima Khatib, gazetecilikten bağımsız olarak sıkı bir twitter’cı olarak Mısır’daki başarılı devrimci ayaklanmayı baştan izleyip yansıtan genç bir kadın. 11 Şubat tweet’inde bir kehanette bulunmuştu. Arap diktatörlerinin “3 nutuk karabüyüsünün lanetiyle ilenmiş" olduğunu söylüyordu. Gerçekten de önce Tunus’ta Ben Ali, ardından Mısır’da Mubarek, üçüncü nutuklarını irad ettikten hemen sonra tarihin çöp tenekesine tangır tungur postalandılar. Dima Khatib, tüm diktatörlerin üçüncü konuşmasını izlemek üzere “şimdi ve burada” durumunda olacağını söylemişti. (Bkz: @Dima_Khatib Dima Khatib أنا ديمة I think Arab dictators are cursed by the 3 speech-spell !!!!!! :) And I will be there to tweet all 3 speeches of all of them #jan25 #arab)

Libya’daki Şizoid Katil Albay da şu satırların yazıldığı sırada üçüncü ve –bizce son!– “halka sesleniş” konuşmasını yaptı. Ne dediği önemli değildi. (Her şeyin başının altında El Kaide vardı filan). Üçüncü Konuşma’nın laneti önemliydi. Dima’yı hatırladık ve heyecanlandık…

Libya’nın dışında yeryüzünde belki de ayaklanma beklenecek son iki ülke Kuzey Kore ile Suudi Arabistan’dan haberler: Ulu Önder’in doğum gününden iki gün önce 3 kentte gösterilerde protestocular, “yaşayamıyoruz, bize ışık verin, bize pirinç verin” sloganları attılar… Suudilerin cephesinde ise 86 yaşındaki gaddar ve kleptokrat Wahhabi diktatörün, milyarlarca dolarlık “rüşvet” vaadine rağmen, 11 Mart’ta “gazap günü” yapılacağı açıklandı. Sevgili Lider Kim Jong-il’den ve mukaddes toprakların kralı Abdullah’tan “varan bir” nutuklarının gelmesini bekliyoruz artık.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Çık elimden mel'un leke... Arabistan'ın bütün ıtırları, temizleyemez şu ufacık eli!



Albayın bir önceki tv gösterisi oyun, dekor, kostüm ve sahnelenme süresi gibi unsurları itibariyle absürd tiyatronun en son ve parlak örneği sayılabilirdi. O kadar ki, Beckett, Genet ya da Ionesco'yu hasetten oracıkta çatlatabilirdi.  Bunu böylece yazdık zaten. Lakin, ikinci gösteriyi tariften âciziz: Ancak Sofokles ya da –belki daha iyisi– Shakespeare, bu tragedyanın tüm boyutlarıyla başedebilecek dehâya sahip olabilirdi.
ALBAY: [Tepeden inerek girer]:
Libya’nın hakikatini, şeytanın uşağı, uyuşturulmuş karafatmalar, orada burada dolaşan sıçanlar değil, [kendisine 3. şahıs olarak hitap etmektedir] Kaddafi temsil eder. Kaddafi başkan olsaydı istifa ederdi, ama o başkan değil ki; devrimin lideri…”
[Bir saat onbeş dakikalık tiraddan sonra, elini, omzunu üniformalı küçük oğluna öptürür ve yumruğunu göklere sallayarak sağdan çıkar.]

Bu gerçekten inanılmaz tiradda gerçek dünya ile ilişkisi hemen hemen sıfıra inmiş olduğu görülen adam, kendisine Zaim –guru lider– ya da “Afrika’nın krallar kralı” diyen, bir ruh hastasıydı ve El Cezire’nin baş siyaset analisti Marwan Bishara’nın dediği gibi, gerçekleri tehlikeli şekilde inkâr eden adamın bu durumu “heyhat çok uzun bir zamandır” devam etmekteydi.
Ve yine heyhat, dünyanın kendine lider diyen çıkarcı siyasetçilerinin tamamına yakını da gerçeklikten tamamen kopmuş bu yaratığın kanlı elini öpmekten, o elden ödüller almaktan çekinmiyordu. Çünkü onlar da öbür uçta, kâr ve çıkar dünyasının hiper gerçekliğinde kulaç atmaktaydılar.
Albay, tiradının bir yerinde daha kan dökmeye başlamadığını söyledi ki, işte bu gerçekten inanılmazdı, çünkü tam bu konuşmanın yapıldığı sırada biçilmiş, delik deşik edilmiş,  bacaklardan kopmuş beden görüntüleri ele geçmekte, milislerin ve yabancı paralı askerlerin elinde katledilmiş olan insanların sayısı 500 olarak verilmekteydi. Evleri tek tek insanlardan temizleyeceğini, isyancı fareleri idam edeceğini, ayrıca ülkeyi yakacağını söyleyen Albayın henüz kan banyosuna başlamamış hali buydu yani. Arabistanlı Bedevi albayın Ukraynalı “karısı” ne diyordu bu işlere bilinmez, ama İskoç soylusu arkadaş katili Macbeth’in eşinin durumu pek iyi değildi, onu biliyoruz:
            LADY MACBETH: Çık elimden, mel’un leke, çık diyorum sana!
[…]
            Kan kokuyor hâla şurası:
            Arabistan’ın bütün ıtırları
            Temizleyemeyecek şu ufacık eli!
(Shakespeare, Macbeth, Perde V, Sahne 1)

ABD, AB, BM, Arap Birliği, NATO, G-20 ve o çok harfli kısaltmalarıyla temsil edilen diğer bütün modern dünya liderliği susup otururken, Libya’nın bağrından çıkan cesur genç kadınlarla delikanlıların elinde yükselen bir pankartta şunu okuyorduk biz:
“Başkaları ezilirken hiç kimse özgür olamaz.”
Bir başkasında da şunu:
“Bizimle savaşabilirsiniz + Bizden sonraki kuşaklarla da savaşabilirsiniz. Ta ki Libya Özgür Olana Kadar!”

O kadar bekleyeceklerini hiç sanmıyoruz bu gençlerin. Cyrano’dan ufacık bir bozma yapma pahasına (Zaim değil) Zalim Albay’a  hitaben söylersek, “Tiradın sonunda bitiktir işin!...”



22 Şubat 2011 Salı

“Dünya niye sessiz?”

Dünyanın şu günlerde devrimci bir enerjiyle dönüşmesindeki hız başdöndürücü. Libya'nın 42 yıllık kan dökücü diktatörünün 2-3 günlük ömrü kaldığını yazdığımızda, bu inandırıcı gibi gözükmüyordu belki ama, galiba bugün-yarın olacak. Savaş uçaklarıyla havadan, Afrika'dan ve Doğu Avrupa'dan bazı ülkelerden (?) ithal edilmiş paralı askerlerlerin makineli tüfek ateşiyle yerden kendi silahsız halkına karşı giriştiği katliama ve yüzlerce kişiyi biçmesine rağmen, adamın ve avenesinin işinin bittiğini görmemek için ancak Batılı siyasi "lider"lerden biri veya o liderlerin gelişme yolundaki ülkelerdeki takipçilerinden olmak gerekiyor.
Elçileri, BM temsilcileri ve halkını bombalamayı reddeden pilotları adama ve rejime “ihanet edip” halka sadık kaldı.
“Ölüm her yerde” idi. Bir Trablus sâkini El Cezire Televizyonuna katliamı böyle anlattı.
“Dünya niye sessiz?” Bu da, aynı gencin, içlere taş gibi çöken ağır sorusuydu. Haklı bir soru.
Dünyanın kaderini belirlemekte başrol oynama iddiasındaki kerameti kendinden menkul G-20'ye katılan haşmetlû liderlerden olup bitene dair tek laf çıkmadı. AB'nin özellikle İtalya ve Fransa gibi petrol bağımlısı ülkeleri, favori diktatörlerini, kan göllerine rağmen son âna kadar desteklemeyi sürdürdüler.
İnsanlar akıl almaz bir hunharlıkla katlediliyor olmasaydı, insanın bayağı eğlenebileceği bir İonesco oyunu gibiydi ortalık. Berlusconi daha geçen yıl elini öptüğü diktatörü, bu meşgul zamanında rahatsız etmemek için aramadığını insanlara açıklayacak bir arsız-yüzsüz tavrı sergilemekte beis görmüyordu. (Sonradan, tabandan gelen baskı ile şiddet kullanılmasını kınayacaktı.)
Uluslararası toplumu, yani hepimizi temsil eden biricik kuruluş olan BM'nin tavrı da hoştu: Genel Sekreter Ban'ın gözünden hiçbirşey kaçmıyordu: Ülkede şiddetin arttığını tespit etmişti bir kere, ve bundan duyduğu "kaygı"yı, ortalıkta bir operet generali gibi gezinen bol nişanlı, madalyalı Albayın bizzat kendisine iletmişti. Bununla da yetinmeyen cesur BM yetkilisi, Libya'da olanları dikkatle takip ettiklerini, eğer katliam iddiaları doğrulanırsa, bunların uluslararası hukuka aykırı olacağını ve o zaman bunları "şiddetle kınama"yı düşündüğünü de bize açıkladı.
AB'nin dış yetkilisi Ashton ise, günün en önemli keşfini yapmaktaydı belki de: Libya ile bizim (Avrupalılar'ın) komşuluk ilişkimiz var dedi Barones. Bununla herhalde "komşuda pişen bize de düşer" demek istemediğini tahmin etmekteydik.
Libya'daki korkunç katliamın aslında katliamla alakası olmadığı da kısa sürede ortaya çıkacaktı: Libya resmi devlet Televizyonu açıklama yaptı: Katliam olmamıştır dedi.
Kaddafi'nin oğlu da  İtalyanlar ve Türkler mi gelsin istiyorsunuz, iç savaşa izin veremeyiz, belki az reform yaparız diyordu, ama adamın dev ekrandaki görüntüsüne ayakkabı yağıyordu.
Bütün görüntülerin en absürd olanı ise, yine bizzat hunhar dikatörden geldi tabii, beklenebileceği gibi: Ülkeyi terkettiğine dair söylentilere (hatta söylentinin ötesinde bizzat Britanya Dışişleri bakanının dile getirdiği bir rivayetti bu) karşı, ve sabaha karşı, hazret, 20 saniyeliğine televizyona çıkar:

[60’lı yıllardan kalma küçük bir İtalyan otomobil… Arabanın açık ön kapısından Kaddafi sahneye soldan girer: Botokslu suratı ifadesizdir. Elinde bir beyaz şemsiye vardır.]
ALBAY: Memnunum. Çünkü bu akşam Yeşil Meydan’da gençlerin önünde konuşuyordum. Fakat yağmur yağdı. Allah’a şükür bereket yağıyor. Bazıları için şuna açıklık getirmek istiyorum: Trablus’tayım. Venezuela’da değil. Bu kanallara inanmayın. Onlar köpek. Haydi Hoşçakalın…
[Sağdan çıkar ve ekran kararır.]

Günün en kötü üç haberiyle bitirelim:
1)      Bahreyn’deki devrimci ayaklanma yüzünden bu yılın ilk Formula 1 yarışları iptal edildi. Formula 1 patronu, Bahreyn’in –şimdilik hâlâ–  patronu olan veliaht prense, durumu anladığını söyledi ve “n’apalım, canınız sağolsun!” dedi. (Tabii konuşma İngilizceydi, Türkçe’ye halk dilinde adapte ettik.)
2)      Libya’daki kanlı gelişmeler sonrasında İtalya borsası keskin düşüşler gördü.
3)      Gene bu yüzden, Libya’nın hissedarları arasında bulunduğu Juventus futbol kulübünün hisseleri değer kaybetti.