3 Ekim 2014 Cuma

İlginç Zamanlar

21 Eylül 2014, New York

Çinlilerin geleneksel bedduası olduğu söylenen bir söz var: “İlginç zamanlarda yaşayasın!” diye ileniyorlarmış size kızdıklarında. Aslında, uydurma bu. Çin kaynaklarında doğrulanmış değil. Baktığınızda, Çince’de buna en yakın ifade şu oluyor: 太平 作乱 ("Níng wéi tàipíng quan, mò zuòluàn lí rén.") “Barış zamanında köpek olarak yaşamak, savaş zamanında insan olarak yaşamaktan iyidir” anlamına geliyormuş, kabaca çevrildiğinde.[1]

Ne var ki, hangi anlamı tercih ederseniz edin, b
eddua fena halde tutmuş gibi görünüyor: İlginç zamanlarda yaşıyoruz gerçekten – ve evet, köpek gibi!

Efsanevî radyocu Amy Goodman, son yazılarından birine İngilizce bir kelime oyunuyla “Global Warming and Global Warring” başlığını koymuştu.[2] Anlamı hafifçe eğip bükme pahasına Türkçe’ye “Küresel Isınma ve Küresel Isırma” diye aktarabiliriz belki. (İkinciyi, Shakespeare’in ‘Jül Sezar’ından ve Plutarkos’un ‘Hayatlar’ından apartıp kuduz “savaş köpekleri” şeklinde yorumlayarak.) Goodman, tarihteki en büyük iklim yürüyüşüne 400 bin insanın katıldığı o müthiş protestodan hemen birkaç saat sonra ABD’nin Suriye’yi bombalayarak bir savaş daha başlattığını yazıyordu:“Başkan Obama bir kez daha savaşın başını çekerken, aynı anda, hızla bozulan iklim konusunda âciz. Dünya, yapışık ikizler gibi iki krizle birden kuşatılmış durumda: Küresel ısınma ve küresel ısırma [savaş].”[3]

Makasın Bir Ağzı: Sonsuz Isınma

“Hedefi 12’den vuran” bu tespitin izini sürelim şimdi o zaman. Burnumuzun ucunda şaklayan makasın ustura gibi bilenmiş ağızlarından birinde şunlar var:

·         ABD Uzay ve Havacılık kurumu NASA, kayıtların tutulmaya başladığı 1880 yılından bu yana dünyada en sıcak Ağustos ayının yaşandığını ilan etti. (El Niño hava olayı başlamadan üstelik!) Batı Antarktika’da o kadar korkunç sıcaklık ölçüldü ki, NASA, 4°C - 8°C olarak gözlenen bu anormal harareti kutup ısı haritasında kahverengi ile göstermek zorunda kaldı![4]
·         Kuzey California’daki orman yangınları bir buçuk yıldır hiç kesilmeden sürüyor. Artık yangın mevsimi diye bir kavram kalmadı; sürekli yangın mevsimine girmiş bulunuyoruz.[5]
·         Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları Kurumu NOAA, geçen yıl 4 kıtadaki aşırı sıcak dalgası olaylarının tümünün insan kaynaklı küresel iklim değişimine bağlı olduğunu ispatladı.[6]
·         Yeryüzünün son 40 yıl içinde yaban hayatının yarısından fazlasını kaybettiği açıklandı. Dünya Doğa Vakfı (WWF) ile Londra Zooloji Derneği’nin (ZSL) araştırması, insanın karada, nehirlerde ve denizlerdeki hayatı yok ettiğini, gezegenin yaşam destek sistemlerini öldürdüğünü dünyaya ilan etti.[7]
·         Milyarlarca arının sessiz sedasız ölüp gittiği, tüm beslenme zincirinin tehlikeye düştüğü döneme girdik. Büyüyen bitkilerin %75’ini tozlayan arıları yok eden böcek öldürücülerin ABD’de yasaklanması için avaaz.org internet platformu, “arıların türü tükenmeden” başlıklı dilekçesine 1 Ekim’e kadar 3,23 milyon imza topladı. Avaaz.org, kimyasalları üreten Syngenta ve Bayer adlı çokuluslu şirketlerin yalan ve propaganda kampanyalarına karşı bu konuda bağımsız araştırma yapılması için önemli miktarda bağış topladı.[8]
·         Önde gelen buzul araştırmacılarından Cambridge Üniversitesi öğretim üyesi Peter Wadhams, daha iki yıl öncesinden, Arktik’te yaz buzlarının 2015’te tümden eriyebileceği kehanetinde bulunmuştu zaten: Çözülen buzlu topraklardan atmosfere fışkıracak metan gazı “tek kutuplu” bu yeni dünyayı muazzam bir felaketin eşiğine getirebilecek, bunun ekonomik bedeli de aynı derecede muazzam olacak: tüm dünya gayri safi hasılasına denk miktarda.[9]
·         Aral’ı nasıl bilirdiniz? Bir zamanlar dünyanın 4. büyük iç denizi olan Aral gölü, NASA’nın Terra (Yeryüzü) uydusu ile çekilen fotoğraflarda açıkça görüldüğü üzere bu yıl ilk kez tamamen kurudu! Formül basitti: Sovyet Rusya’nın dev kalkınma hamleleri + küresel ısınma = Aral sizlere ömür![10]
·         Yine NASA’ya göre Kuzey Kutbu’ndaki erime küresel ısınma yüzünden rekor seviyeye ulaşmıştı. “İklim değişikliği yıldırım hızıyla ilerliyor” diyen Dünya Çevre Fonu yetkilisi üzülmüştü. Ona göre bu, hayvanlar ve tabiat için tam bir felaket olacaktı. Ama, bu işe sevinenler de yok değildi. Kopenhag Üniversitesi İklim ve Buzullar Bölümü Rektörü mesela: Erimeyle deniz trafiği açılacak, bölgede minerallere ve petrole ulaşmak, balıkçılık vb. kolaylaşacaktı.[11] Haberin üzerine azıcık internette araştırdık, zât-ı muhterem, çokuluslu şirketler için yıllardır sondaj yapan bir buz delme uzmanı çıktı!

 
 Söz Büyüğün: Şirketler Konuşuyor

Madem söz, tam bu noktada şirketlere geldi, onların aslî sözcülerine kulak verelim şimdi de; bakalım onlar ne diyorlar bu işlere: Fosil Yakıtları yerin dibinde bırakmayı ya da yüzde yüz temiz enerjiyi hedefleyerek ayağa kalkan ve dünyayı ayağa kaldıran aktivistlerin İklim Haftası New York’ta devam ederken, dünyanın önde gelen endüstri devlerinden Siemens de dünyaya alenen meydan okumaktaydı mesela. Şirket sözcüsü Roland Busch, gelecekte büyümenin anahtarı olarak kömürü gösteriyor, dünya yanıp batsa da şirketin kârından vazgeçmeyeceğini şu basit cümleyle cümle âleme ilan ediyordu:

“Fosil yakıtlardan çıkmak gerçekten uzun vadeli bir iş. Önümüzdeki 10 ya da 20 yıl içinde fosil yakıt olmadan ekonomileri döndürmeyi hayal bile edemiyorum. 20 yıldan sonrası için de birşey söyleyemem doğrusu.”[12]

Aynı açık sözlülüğü, aynı günlerde yine halkların iklim yürüyüşü haftasında dile getiren bir başka dev çokuluslu şirket, BP idi. ABD sözcüsü Geoff Morrell, fosil yakıt şirketlerinin uzun vadede fosil yakıtlardan başka birşeyi görmek bile istemedikleri söylüyordu. Ayrıca, âlicenaptı da: Alternatif enerjilere “çok büyük yatırımlar” (son sekiz yılda 70 milyon dolarlık yatırımlar) yapmışlardı! Haberin üzerine azıcık internette araştırdık, zât-ı muhteremin temiz enerjiye 70 milyonluk “çok büyük” yatırım yapan şirketinin, 2013 yılı vergi sonrası net kârı 23,45 milyar (milyon değil!) dolar tutuyordu![13]

Para tarihinin gördüğü en kârlı şirket olan Exxon Mobil ise öncülüğü kimseye kaptırmamakta kararlıydı. O, ötekilerden çok önce, daha 2014 baharı başında çifte deklarasyonla açıklamıştı pozisyonunu. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) dünyayı iklim değişikliğine bağlı zincirleme felaketler beklediği yolundaki zehir zemberek raporunu açıkladıktan hemen sonra, belki de ona cevap olarak: Bilim âleminin rezervlerdeki fosil yakıtların en az yüzde sekseninin hiç çıkarılmamasının, yer altında bırakılmasının şart olduğunu söylemesi karşısında şirket de cevabını veriyordu: Tüm rezervlerini kazıp çıkartacaklar, hepsini yakılmak üzere satışa sunacaklardı. Ama bununla da kalmayacaklar, daha fazla petrol, daha fazla gaz çıkarmak üzere sondajlara da tüm hızla devam edeceklerdi.[14] Küçük bir araştırma, bu sondaj faaliyetinin günde yüz milyon $ tuttuğunu ortaya koyuyor. Her Allah’ın günü 100 milyon dolar! Fosil yakıtlar dünyanın en kârlı işiydi velhasıl, onların da bu kârdan vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Peki, ya dünyanın geri kalanı, onlar ne olacaktı? Eh, onları da Allah kurtarsındı herhalde.

Kısacası, düşman belli: Fosil yakıt endüstrisi başta olmak üzere bir avuç büyük şirket, başta ABD olmak üzere hemen hemen tüm ülkelerin yürütme, yasama ve yargı organlarını kontrol altında tutmakta, akademya ve medyasına hükmetmekte, herkesi dinleyip izlemekte, muhalif sesleri de susturmakta… ABD’nin “feda edilmiş bölgeler” (“sacrifice zones”) diye adlandırılan en sefil, yoksullaştırılmış bölgelerinde 2 yıl boyunca dolaşıp gözlem yaparak, çizer Joe Sacco ile birlikte Yıkım Günleri, Başkaldırı Günleri diye bir kitap yazan-çizen Chris Hedges, Açık Radyo’ya verdiği mülakatte şöyle diyor:

“Bu feda edilmiş bölgelerde […] şirketler kâr uğruna Yeryüzünü ve onun tüm sâkinlerini zehirlemekten zerrece çekinmezler. Bunun sınırı filan yoktur. […]  Çevre çözülüp dağıldıkça, gezegen de dev bir feda edilmiş bölge halini almaktadır.”[15]

Gezegen ve sakinleri üzerinde sonsuz bir yıkım ve hafriyat demek oluyor bu.

Makasın Öteki Ağzı: Sonsuz Savaş

Bilin bakalım şu sözler kimin?“Günümüz savaşlarında askerlerden çok siviller ölüyor; geleceğin çatışmalarının tohumları serpiliyor, ekonomiler tarumar oluyor, sivil toplumlar paramparça, mülteciler üstüste yığılı, çocuklar kan-revan içinde.”
Evet, bildiniz Barack Obama bunları söyleyen. Sene 2009. Söylediği yer de Nobel Barış Ödülü'nü kabul töreni kürsüsü.[16] Bugün, beş yıl sonra, bu sözler, Açık Gazete’nin günlük haber programını dinlermiş izlenimi vermiyor mu insana?

Sonsuz savaştan söz ediyoruz. Önde gelen düşünür ve aktivistlerden Noam Chomsky’nin deyişiyle “yüz kızartıcı sonuna yaklaşmakta olduğu görülen” insan medeniyetinin kendini içine soktuğu utanç verici ebedi savaş durumundan. Chomsky, Eylül başında kaleme aldığı “Tarihin Sonu mu?” başlıklı tüyler ürpertici makalesinde yaklaşık 10 bin yıl önce Münbit (Bereketli) Hilal diye adlandırılan bölgede açılmış olan çağın kapanmaya yüz tuttuğunu gösteren belirtileri sayıyor. Sonra da, insan türün düşebileceği alçak seviyelerden çıkarılabilecek ağır ve acılı derslerden söz ediyor. ABD ve İngiltere’nin Irak’taki korkunç istila ve işgalini, ondan önce Clinton döneminde BM’nin “soykırıma varan” yaptırımlarını, bugün Suriye’deki Esad rejimi başta çeşitli tarafların giriştiği korkunç yıkımı, Işid’in zulüm ve vahşetini, Mısır’ın zalim diktatörlüğünü, İsrail’in Gazze’deki müthiş mezalimini vb dile getiriyor.[17] (Bu tarihte ABD öncülüğündeki yeni Irak ve Suriye savaş ve bombardımanları henüz başlamamıştı.)

Sonra, “yapışık ikiz” olan iklim krizine geçiyor ve şöyle diyor Chomsky: “İnsanın gezegen üzerindeki etkisinin bir göstergesi de türlerin yokoluş hızı. Bu, şimdilerde, 65 milyon yıl önce bir göktaşının Yeryüzüne çarptığı zamanda görülen oranla aynı. […] Tek fark şu: Bugün, göktaşının yerini insanlık almış durumda ve insanlık canlılar âleminin büyük bölümünü yokoluşa sürüklüyor.Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son raporu, gelecek kuşakların katlanılamaz risklere maruz kalmasını önlemek için, bilinen yakıt rezervlerinin yer altında bırakılmasının şart olduğunu belirtiyor. Öte yandan, büyük enerji şirketleri bu rezervleri bulup çıkartmayı ve yenilerini arayıp bulmayı amaç edindiklerini saklamıyorlar.”[18]

Sonra da yaşadığımız “ilginç zamanlar”ı tarif etmek üzere Hintli yazar ve aktivist Roy’un şu çarpıcı satırlarını hatırlatıyor Chomsky: “Arundhati Roy, ‘şu cinnet çağını anlatacak en uygun metafor’ olarak Siachen Buzulu’nu gösteriyor: Hani şu Hindistan ve Pakistan askerlerinin birbirlerini öldürüp durduğu ‘dünyanın en yüksek irtifalı savaş meydanı’ denen buzulu. Şimdi erimekte olan buzuldan ortaya saçılanlarsa şunlar: ‘Binlerce boş mermi kovanı, sayısız boş mazot ve benzin varili, buz baltaları, eski püskü postallar, yırtık pırtık çadırlar ve, birbiriyle savaşan binlerce insanoğlunun manasız bir çatışmada ortaya çıkardığı binbir türlü çerçöp.’ Ve bir de, buzullar eridikçe, Hindistan ile Pakistan’ın yüzyüze kalacağı tarif edilmez felaket.”[19]

Sonsuz savaş mı dedik? Evet, Eylül ayı sonuna gelindiğinde Nobel Barış ödülü sahibi Barack Obama’nın öncülüğündeki bombardıman bilançosu, yazar ve aktivist George Monbiot’nun “Herkesi Bombalayın” başlıklı ironik makalesinde yazdığı üzere şöyleydi:
“… Büyük ölçüde Müslüman 7 ülke bombalandı, her birinde de ahlakî gerekçeler sayılarak. Hepimizin gördüğü gibi bunun sonucunda Libya’da, Irak’ta, Pakistan’da, Afganistan’da, Yemen’de, Somali’de ve Suriye’de cihadî gruplar, çatışmalar, kaos, katliam, baskı ve işkence yok edildi. Kötülük ve habaset, batının yıkım meleklerinin eliyle yeryüzünün yüzünden silindi gitti.”[20]

Barış ve ve hayatın korunması gibi yüce ahlakî idealler adına, batı hükümetlerinin ebedî savaş yürüttüklerini yazıyor Monbiot ve bundan kimin kârlı çıktığının minik ipuçlarını veriyor: Suudi prenslerine, Amerikan ve İngiliz silah tacirlerine verilen astronomik rüşvetlere değiniyor. Ebedî savaş, Hedges’in bir başka makalesinde söylediği gibi, ebedî şiddeti getiriyor elbette ve silah imalatçılarıyla generaller sevinçten havalara uçuyor.[21] Ebediyyen.

Uçmak mı dedik: Hani reklam yapmak gibi olacak, ama işte süpermen’in son uçuşuna dair son haberler: “Işid, Silah Şirketlerini Uçurdu” başlıklı küçük bir analizde gazeteci Pelin Ünker’in derlediği bilançoya göre: IŞİD’e karşı Ortadoğu’da başlatılan askeri harekât dünyanın önde gelen silah ve savunma sanayi şirketlerinin hisselerine “ralli” yaptırmış. Bu hisselerin kazançları tarihi rekor seviyelere çıkmış. Uzmanlar, kazançların devam edeceğini öngörüyormuş. Lockheed Martin’in kazancı bir günde yüzde 2.33 yükselirken, son bir aylık kazancı yüzde 2.87’ye ulaşmış. Şirketin piyasa değeri son bir ayda 2.4 milyar dolar artışla 57.6 milyar dolara çıkmış. Piyasa değerini son bir ayda en fazla artıran şirket 2.61 milyar dolarla ABD’li Raytheon olmuş[22]
(Abilerim ablalarım, batan geminin malları bunlar! Eğer diğer Amerikan, İngiliz, Hollanda, İtalyan şirketlerinin başdöndürücü irtifa kazançlarını da öğrenmek ve yatırımlarınızı yeniden konuşlandırmak isterseniz, artık borsa sitelerini takip edeceksiniz… Bu yazıda bizden bu kadar.)

İklim ve savaş ikizleri meselesini en özlü bir şekilde ortaya koyanlardan biri de uzun yılların aktivisti, yazar Medea Benjamin oldu:

“Ordu, en büyük kirletici. Petrol şirketleri ABD’nin askerî kudreti ile korunuyor. Asker-endüstri-petrolcü üçlüsünü görüyoruz bütün bunların altında. Ve dünya hem iklim krizine, hem de aşırı örgütlere karşı şiddete başvurmayan çözümler için inim inim inlerken, Obama yönetiminin petrol monarşilerine, Amerikan petrol şirketlerine ve bitmeyen ebedî savaşa arka çıktığını görmek ne hazin!”[23]

Yeni Bir Hareketin Doğuşuna Tanık Olmak

Gün-Tün eşitliğinin yaşandığı 21 Eylül 2014 sabahı yerlilerin, işçilerin, gençlerin, sanatçıların ve dünyanın dörtbir yanından kopup gelen 400 bin kişinin New York’ta Manhattan caddelerinde sel olup aktığı dev iklim yürüyüşü, gezegenin laneti olarak üstümüze çökmüş yapışık ikizlerin hegemonyasına kararlı bir biçimde direnme fikrini iyice içselleştirmeye başlamış bir yeni kuşağın kendi kaderine nihayet sahip çıkma hareketinin ilk büyük hamlesiydi denebilir. Nitekim, hemen ertesi gün, kentin finans merkezi Wall Street’i “basan” ve orada oturma eylemi yapan bin kişilik grubun, içlerinden 100ünün kendini gözaltına aldırmasıyla sonuçlanan eylemi de “bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” anlayışının yerleşmeye başladığını göstermekteydi.

Halkın İklim Yürüyüşü, kritik kitleyi bulur ve büyük bir iklim hareketine dönüşmeyi başarırsa, o zaman, sözkonusu dev enerji, silah, kimya şirketlerinin muazzam para ve gücüne karşı koyacak momentumu yakalamış olacağız. Hareketin ön saflarında yer alanlardan yazar ve aktivist Naomi Klein, tam İklim Haftası'nda piyasaya çıkan “Bu Herşeyi Değiştirir – Kapitalizm İklime Karşı” başlıklı kitabında hem korku, hem de umudu içinde barındıran bu momenti, kapitalizmin bu yokedici modeline karşı canalıcı bir mücadeleden başka bir yolun olmadığını, tam da bunu anlatıyor işte:

“Ekonomik sistemimizle gezegen sistemimiz savaş halinde. Daha doğrusu, ekonomimiz, insan hayatı da dahil olmak üzere yeryüzündeki hayat ile savaş halinde. İklimin ihtiyaç duyduğu şey, insanlığın kaynak kullanımının daraltılması; ekonomik modelimizin kendi çöküşünü önlemek için talep ettiği şey ise, sınır tanımayan genişleme ve yayılma. Bu iki kural dizisinden ancak birini değiştirebiliriz, o da doğa’nın kanunları olmayacaktır.”[24]

Gezegenin âcilen ihtiyaç duyduğu gerçekten cesur dünya yurttaşları ufukta iyice belirmiş durumda. İki cephede birden yılmadan savaşacak silahsız muharipler bunlar.[25] Onları, iki aylık küçük kızını emzirerek ikinci eylemine Wall Street’e götüren genç annenin gözündeki ışıktan ayırt ebilirsiniz.
Ya da Seattle Şehir Meclisi’ne yüz yıldan uzun bir zaman sonra ilk kez seçilen sosyalist politikacı olan Hint kökenli Amerikalı genç kadın Kshama Sawant’ın, aksanlı fakat çok akıcı İngilizcesiyle dilinden dökülen şu cümleden: “Şiddete başvurmayan radikal militan bir iklim hareketine ihtiyacımız var ve onu kuracağız.”

Ya da, İklim haftası eylemlerinde bir panele katılan organik şehir bahçeleri hareketi öncülerinden Ray Figueroa’nın şu ilginç sözlerinden: “Aradığımız liderler bizleriz aslında.”

Ya da, Ekinoks sabahı Güneşi doğduran yerli kabilelerinden genç kızın, “buralara bizim için geldiğiniz için büyük onur duydum, buna layık olmaya çalışacağız!” derken yüzünde ışıldayan umutlu kararlılıktan.
Ya da, Halkların Büyük İklim Yürüyüşü sırasında IndyKids (Bağımsız Çocuklar) gazetesi için röportajlar yapan ve insanlara “Bu yürüyüşle neleri başarabiliriz sizce?” diye soran 9 yaşındaki Nylu’nun utangaç ama kararlı gülümsemesinde…

Gerçekten ilginç zamanlarda yaşıyoruz. Ve, bakarsınız, bu bir beddua da olmayabilir.
  
***



[3] ibid.
[15]Bu yazının kaleme alındığı tarihte Hedges mülakati henüz Açık Radyo’da yayınlanmış değildi. Benzer ifadeler için bkz: http://www.truthdig.com/report/item/the_last_gasp_of_climate_change_liberals_20140831
[16] Bkz.: yukarıda 2 no’lu dipnotu.
[18] ibid.
[19] ibid.
[24] Naomi Klein, This Changes Everything – Capitalism vs. The Climate, 2014, Simon and Shuster, s.21 vd.
[25] Burada betimlenen kişi ve olaylar kişisel gözlem ve tanıklıklara ve bir de Democracy Now yayınlarına dayalı.

3 Eylül 2014 Çarşamba

10 Derste Gezegenimiz ve Biz



“Yeni Ders Yılı Açış Konuşması”:

10 Derste Gezegenimiz ve Biz

Giriş

Sevgili sınıf,

Her ders yılı başında âdet olduğu üzere bir girizgâh yapmamız bekleniyor bizden. O halde, önceki yıllarda olduğu gibi[1] açılışa davetlisiniz: Gelin “Gezegenimiz ve Biz” bahsinde yıl boyunca birlikte göreceğimiz derslerde disiplinler-arası bir “slalom” yapalım. (Önemli uyarı: Bayrak sopalarının aralarından yamaç aşağı kayarken düşüp bir tarafımızı incitmemeye, özellikle kafamızı çarpmamaya azami dikkat gösterelim lûtfen!)

Tedrisatın başlıklar halinde sıralanmış konular özeti aşağıdaki gibidir:

1. Ders: Bilim ve Ahlak: BM’ye bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin dünya hükümetlerine gönderdiği “Sentez Rapor” taslağı Ağustos sonunda basına sızdı. Bilimciler, iklim değişikliğinin sonuçlarını “kahredici”, “dört bir yana yayılan” ve “yıkıcı” gibi sıfatlarla tanımlamayı seçmişti.  Rapor, iklim için harekete geçmeyi reddetmenin benzersiz bir ahlaksızlık olduğunu da iki kelime ile özetlemekteydi: “Geri dönülmez!” Yani, çocuklarımıza, torunlarımıza ve onlardan sonra gelecek sayısız kuşağın üstüne yıkmayı bilerek-isteyerek-taammüden tercih ettiğimiz fecî iklim yıkımı sonuçlarının yüzlerce, belki de binlerce yıl giderilemez olduğunu net bir dille ortaya koymaktaydı. (Joe Romm, “Climate Scientists Spell Out Stark Danger...”, Climate Progress, 27 Ağustos 2014)

2. Ders: Buz(ul) Bilim ve Dilbilim: Fizik biliminin son dönemlerde çözmekte en çok zorlandığı konu olan “buz dinamiği” meselesi, nihayet çözüldü. Gelişkin radar ve uydu teknolojisi kullanılarak yapılan ölçüm ve çıkarılan haritalarla kuzey ve güney kutbunda (Grönland ve Antarktika) bulunan dünyanın en büyük iki buz kütlesinin insan faaliyetleri nedeniyle tarihte kaydedilmiş en büyük hızlarla eridiği, ve deniz seviyesinin yükselmesine katkılarının da 2009’dan beri iki katına çıktığı açıklandı. Bilimcilere göre “akıl almaz” olan bu rakam, aynı zamanda dilde de bir değişikliğe yol açtı –sınıf sözlükleri aç!– İngilizcede çok yavaş anlamına gelen “buzul ağırlığında hareket” metaforu dilden kalkmış oldu. (Jon Queally, “World’s Largest Ice Sheets...”, Common Dreams, 22 Ağustos, Joe Romm, “Greenland and West Antarctic Ice...”, Climate Progress, 22 Ağustos)

3. Ders: Coğrafya (Beşerî ve Fizikî): Kanada’nın Kuzeybatı bölgesindeki kadim boreal ormanları cayır cayır yanıyor. Ağustos’un son haftasına girildiğinde 162 yangın sürmekteydi. Yıl boyunca 1,263 yangında 315 bin hektar kül olmuş, 50 yılın en sıcak ve kurak yazında ormanların yanma oranı da 25 yıllık ortalamanın 6 katına çıkmıştı! National Post gazetesine göre yangın dumanları 10, hatta 15 km yüksekliğe çıkabiliyor, uzayda uydudan ve –sınıf gönyeleri çıkar!– Portekiz’den bile görülebiliyordu! Yeryüzü kara yüzeyinin % 10’unu kaplayan bu ormanlar, toprakta ve ağaçda (biyokütlede) depolanan karbonun üçte birini barındırmakta. Ayrıca ağaçlar kutup dairesi içindeki sürekli donmuş toprak tabakasına (permafrost) oturduğu için, bu yangınların geri besleme yapacağı, küresel ısınmayı fena katlayacağı, canlıların hayatını altüst edeceği hesaplanıyor. (Jeff Spross, “Historic Wildfires Burn...”, Climate Progress, 25 Ağustos)

4. Ders: Matematik (4 Basit İşlem):  Yeni bir araştırma, dünyada halihazırda mevcut kömür yakıtlı termik santrallerin emekliye ayrılmadan önce atmosfere 300 milyar ton CO2 salacağını ortaya koydu. (Sınıf, hesap makinelerini çıkart!) Ama bu yakılamaz. Çünkü, insanlık, küresel harareti endüstri çağının başlangıcına göre en fazla ancak 2 derece yükseltebilir. Bu da atmosfere, bundan sonra en fazla 1000 gigaton (1 trilyon ton) karbon atılabileceği anlamına gelir. Ne var ki, insanlık “karbon bütçesi”nin 531 milyar tonunu zaten halletmiş durumda. Sadece şimdiki kömürlü santrallerle buna 300 milyar ton daha ilave ederse, insanlığın pek “oynayacak yeri” kalmıyor. İklim değişikliği ile baş etmek yerine insanlık bunun tam tersini yapıyor yani. Öyle değil mi, sınıf? Araştırmayı yapan heyetin başı da öyle demiş zaten: “İklim değişikliği sorununu çözmek şöyle dursun, meseleyi büsbütün alevlendirir bu.” (Jeff Spross, “The World’s Existing Power Plants...” Climate Progress, 27 Ağustos)

5. Ders: Enerji Yönetimi: Türkiye'nin Atatürk Barajı gölünden sonra en büyük yapay gölü olan Keban Barajı ve HES’inin işletme müdürü açıklama yapmış: Bu yıl, Türkiye'nin tamamında olduğu gibi Fırat Havzası'nda da kuraklık yaşandığını, elektrik üretiminde bir yıl öncesine göre % 30 düşüş olduğunu, barajın 40 yıllık tarihinde kuraklıktan en fazla bu dönem etkilendiğini işaret etmiş: “40 yıl boyunca yaptığımız ölçümlerde en kötü yılımız olan 2008’de 28 Ağustos'a kadar gelen toplam suyumuz 11,2 milyar metreküp, bu yıl gelen toplam suyumuz 5,9 milyar metreküp civarında. Bu yıl kuraklık o kadar kötü ki, en kötü yılımızın takriben yarısı kadar su geldi.” Ama, iki kuvvetli çareyi de peşpeşe dile getirmiş müdür: A) 2008 yılında başlatılan ENVER projesi ile vatandaşların enerji verimliliğini artırması; B) Vatandaşların Allah’a her zaman dua edip, bereketli yıllar, bereketli sular istemesi. (Sınıfa ev ödevi:  6 yıldır varolan ENVER projesinden, 6 yıldır edilen dualardan neden bu ana kadar hiç sonuç alınamadığını araştırın.) (İsmail Şen-Pir Hasan Doğan, “Kuraklık Keban’da...”, AA, 31 Ağustos)

6. Ders: Jeoloji: Dünyanın en büyük 6. ekonomisi, ABD’nin tüm tahıl gıdasının yarısını temin eden 38 milyon nüfuslu dev California’da en az 1500 yılından beri görülmüş en büyük kuraklık yaşanıyor. (Sınıf, laserli mezuralarınızı çıkartın!) Eyalette son 18 ay içinde 63 trilyon galon yeraltı suyu kaybolduğu için yeryüzü kabuğunda ortalama 0.4 cm yükselme olmuş! Eyaletin kara susamış dağlarında durum daha da kötü: Toprak geçen yıl 1,25 cm yükselmiş! 2013’te başlayan ürkütücü yükselme halen devam ediyor. Ama aynı zamanda tersi durum da geçerli: Kuruyan kuyular, mecburen nadasa bırakılan tarlalar ve yeraltı sularının çekilmesi ile yılda 30 cm’lik toprak çökmeleri oluyor! Eyalet toprakları salıncak gibi sallanıyor yani. (Rong-Gong Lin II, “63 trillion gallons of groundwater lost...”, Los Angeles Times, 21 Ağustos; Ryan Koronowski, “Drought-Stricken California...”, Climate Progress, 30 Ağustos). Türküsünü yakmak için yeni bir Woody Guthrie, öyküsünü anlatmak için yeni bir John Steinbeck bekleniyor... Öte yandan, Türkiye’nin ve Münbit Hilal’in en önemli akarsularından Dicle nehri son 100 yılın en düşük seviyesine inmiş. Nehirdeki canlı hayatı tehlikeye girerken, 3 bin yılda oluşmuş yüzen adalar da karaya oturmuş! (“Dicle Kurudu, Yüzen Adalar Karaya Oturdu”, Zaman, 1 Eylül) Dicle türküsünü yakacak yeni bir Aram Tigran aranıyor!

7. Ders: Hidroloji ve Beden Eğitimi: İklim değişikliği sonucu deniz seviyelerinin yükselmesiyle boğulacak olan “gelişen küçük ada devletleri” (Sids), mücadelelerinde dünya halklarından destek istiyor. Dünya yüzündeki her 100 kişiden biri bu adalarda yaşıyor. Eylül başında Samoa’da başlayan zirvede Samoa başbakanı dünya liderlerinden boş lafı bırakıp iklim değişikliği konusunda hemen bağlayıcı antlaşmalar yapmalarını istiyor. “Uluslararası camia şunu anlamalı ki,” diyor Başbakan Tuilaepa, “gittikçe birbiriyle daha bağlantılı olan dünyada kritik sorunlar sınır tanımaz, egemenliklerin üzerinden dümdüz geçer.” Sonra Kiribati adasında evini deniz basacağı korkusuyla uyuyamayan küçük çocuğu anlatıyor Başbakan: Odasında can yeleği asılı duruyormuş. Yardım istemiyoruz, gerçek ortaklıklar kurmak istiyoruz diyor ve ekliyor: “Sorunlarımız ortak, paylaşılan sorunlardır... Çözümlere, bunları uygulayacak araçlara ve anlamlı, ulaşılabilir hedeflere ihtiyacımız var ... Hedeflere ulaşmaktayız. Eğer ciddiyetimden şüpheye düşen varsa nazikçe hatırlatmak isterim ki, hedef tutturma konusunda iyi kötü fikir sahibiyim: 2007 Güney Pasifik Olimpiyat Oyunları’nda, ülkemi temsil eden ilk başbakan olarak hedefe ok atma müsabakasında gümüş madalya almıştım.” (Tuilaepa Aiono Sailele Malielegaoi, “The Pacific Islands Are Drowning...”, Guardian, 29 Ağustos)

8. Ders: Halk Sağlığı ve Hijyen: İklim değişikliğinin, denizlerin su seviyesini arttırmaktan, felaketlere neden olan mevsim anormalliklerine kadar dünyayı ve tüm hayatı tehdit ettiği açıklandı. Saygın tıp dergisi ‘The Lancet’te, University College London işbirliğiyle yapılan araştırmada, iklim değişikliği 21. yüzyılın sağlığa karşı en büyük tehdidi’ olarak tanımlanıyor. Belli başlı 6 sağlık riski sayılmış: Kan emicilerin artışı, hava kirliliği ve alerjenler, sıcak çarpması, depresyon, kötü beslenme ve deri kanseri…Ayrıca, Sibirya tundralarının (permafrost) eriyip çözülmesinin, en son 35 yıl önce görülen çiçek virüsünün hortlamasına sebep olacağı ileri sürülüyor. Bu kâbus senaryosuna göre hastalık, çözülen bölgelerde ortaya çıkan çiçek virüslü donmuş cesetlerden insanlara bulaşacak. (Gözde Kazaz, “İklim Değişikliğinin İnsan Sağlığı İçin Oluşturduğu 6 Tehdit,” Yeşil Gazete, 1 Eylül). Sağlık ünitesini işlerken son olarak Ebola salgınına da değinelim: Ormanların kereste ticareti için kesilip yokedilmesi, patojenlerin önündeki geleneksel koruyucu duvarı yıkınca bu yıkıcı sonuç ortaya çıkıyor: Uzak köylerdeki hastalıklar hızla şehre iniyor. Özellikle Ebola’nın yayıldığı Batı Afrika, yılda 1 milyon hektar ağaç kesimiyle dünyanın en hızlı ormansızlaşan bölgeleri arasında birinciliğe oynuyor. (John Feffer, “The Plague: ISIS and Ebola…”, Foreign Policy in Focus, 28 Ağustos)
9. Ders: Jeopolitika: Öncelikli sebep olarak kuraklık, kıtlık ve gıda fiyatlarının yükselişine bağlı olarak ortaya çıktığı tespit edilen Suriye’deki iç savaş dünyanın 1 numaralı ölüm kapanı olmaya devam ediyor: Ağustos’ta 2,591 ölü, son 8 ay içinde 90 bin ölü, toplamda 200 bini aşkın ölü. Nüfusun yarısı yurdunu terketti. 2 numarada Irak var. Irak’ta sadece Ağustos ayında öldürülenlerin sayısı en az 1, 420 oldu. Hesaba katılmayan Anbar ölümleri de buna ilave edilirse, ölü sayısı: toplam 1,688 oluyor. (Deutsche Welle, AA, 1 Eylül). Ayrıca, bütün yaz boyunca Orta Doğu’da devam eden su savaşı var: Musul, Tabka, Felluce, Haditha, Samarra, Diyala barajları ve bunların giderek azalan sularının egemenliği için oluk oluk kan akıtılıyor. Dicle ve Fırat’ın suladığı ve 7500 yıl önce Umma kralı ile Girsu Kralı arasında yeryüzünün ilk su savaşının yapıldığı bu Münbit Hilal bölgesinde durum vahim. Su ve enerji için kontrol mücadelesinde herşey eskisi gibi… Japon ve İsrailli araştırmacıların 2009’daki tespitine göre, bölgeyi 8 bin yıldır besleyen bölgedeki kuraklık sürekli olacak ve Münbit Hilal, bu yüzyılda ortadan kalkacak! (Fred Pearce, “Mideast Water Wars…”, Yale Environment 360, 26 Ağustos
10. Ders: Poetika
Sınıf, ders bitti, ama ev ödevi var: Vaiz ve şair John Donne’ın 400 yıl önce kaleme aldığı şu nesir-şiir sular seller gibi ezberlenecek:
"Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak topağını alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının yurtluğuymuş ya da senin yurtluğunmuş gibi; herhangi bir insan ölünce, eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.”
Şimdi dağılabilirsiniz.
***
Sonsöz

Dünyanın önde gelen düşünür ve aktivistlerinden Profesör Richard Falk, dünyanın büyük sorunlarıyla başetmek için ihtiyaç duyduğumuz iki canalıcı noktayı Eylül başında Açık Radyo’ya şöyle anlattı:

“Bu sorunları çözeceksek, iki şeye ihtiyacımız var bence: Birincisi, türün ayakta kalmasına dair bir çeşit irade beyanı. Böyle birşeye sahip değiliz. Hayatta kalmak için kişisel irademiz var, ulusal irademiz var, hatta medeniyet olarak da irademiz var. Ama insan türünün kendisinin hayatta kalması için bir iradeye sahip olduğunu gösteren bir kanıt yok. Bu birinci ihtiyaç.

“İkinci ihtiyacımız da, yeni siyasi radikalizm: Yani, ifadesini gençliğin ve, bir dönüşüm aracı olarak dünyanın dört bir tarafında mobilize olan insanların Marksizm sonrası siyasi radikalizmi. Yeni bir araca ihtiyacımız var: Dünya işçileri bu devrimci yükü taşıyacak durumda değil. O yeni aracının kim olacağını tam bilebilmemiz içinse vakit henüz çok erken.

“Ne var ki, bu yeni araç, türün ayakta kalmasına ilişkin bu irade ile birleşip bütünleşmedikçe, iklim değişikliğinin önümüze getirdiği zorlukla baş etme konusunda ihtiyaç duyulan cevabı getiremeyecektir.”

Dünyanın en geniş kapsamlı bilimsel raporunun (IPCC) ilan ettiği âcil durum haline geçiyoruz. Yazar ve aktivist Bill McKibben’ın söylediği gibi:

“Bilim dünyasının bizi uyarmak için yapacağı başka bir şey kalmadı – bilimcilerin Times Meydanı ortasında kendilerini yakmalarından başka. Bütün erken uyarı sistemleri çalıştı. Alarm çanı çaldı. Uydular ve sensörler ve süperbilgisayarlar, ihtiyaç duyduğumuz tüm bilgiyi verdi. Şimdi soru şu: Bu uyarıları dikkate alıp harekete geçecek miyiz?” (Democracy Now!, 28 Ağustos)

21 Eylül 2014 Pazar günü yeryüzünün gördüğü en büyük iklim yürüyüşü yapılıyor. 200 binden fazla insanın New York sokaklarında olması ve “laf değil, eylem” için yürümesi bekleniyor. 700’den fazla kuruluş bu tarihî eyleme destek veriyor. Uzun bir zamandır ilk defa işçi sendikalarından 20 kadarı da destekçiler arasında. Açık Radyo da bu tarihî eylemi New York’ta izliyor ve İstanbul’daki yayınlarında yansıtmaya çalışıyor. Aynı tarihlerde dünyanın belli başlı bütün ülkelerinde irili ufaklı sayısız şehirde de gösteri ve eylemler düzenleniyor.

Dünyanın önde gelen düşünür, yazar ve aktivistlerinden bir diğeri, Chris Hedges, New York’taki Halkın İklim Yürüyüşü’nü ele alan son yazısında Profesör Falk’un Açık Radyo’da vurguladığı can alıcı noktayı,  yani “yeni siyasi radikalizm” meselesini bir başka ifadeyle öne çıkarıyor ve şöyle diyor:
“Yegâne umudumuz, New York’ta sokaklara inip doğrudan eylem gerçekleştirecek olan Global Climate Convergence (Küresel İklim Birlikteliği) ve  Popular Resistance (Halkın Direnişi) gibi radikal gruplarda. Yürüyüşe katılın isterseniz. Ama bu ısınma turu sayılmalı. Asıl kavga, [yürüşün sona erdiği] 11. Cadde’de halkın sokaklara dağılmasıyla başlayacak.”
(“The Last Gasp of Climate Change Liberals,” Truthdig, 31 Ağustos)

Bakalım, neler göreceğiz?


[i] Bkz.: “Gezegen için Matematik 101 ve Ekonomi 101 Dersleri,” 31 Ocak 2014, acikradyo.com.tr; “Yeni Dersler, Yeni Okuma Parçaları,” 2 Mart 2014, acikradyo.com.tr

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Gazzelilerin, Silah Tacirlerinin Mezbahalarında Boğazlanması


Temmuz ayının 8. günü, dünyanın en güçlü dördüncü ordusu, dünyanın belki de en yoksun, yoksullaşmış ve yoğun nüfuslu bölgesine, Gazze’ye saldırdı. Son 5 yılda 3. saldırıydı bu.  Tam teşekküllü, “dört başı mâmur” bir saldırı.  İsrail hava, deniz ve kara kuvvetleri; hava , deniz ve kara kuvvetleri bulunmayan Gazze Şeridi’ni şu satırların yazıldığı saate kadar 24 gün boyunca uçaklarla, gemilerle ve tanklarla neredeyse 24 saat aralıksız bombalayarak, kelimenin tam anlamıyla hâk ile yeksan etti.
Beşikten Mezara bir Grotesk Ölüm Dansı
Burada beşikten mezara bir grotesk “ölüm dansı” icra edilmekteydi: Evler, işyerleri, okullar, hastaneler, camiler, ibadet yerleri, plajlar, parklar, çocuk parkları, su depoları, barınaklar, depolar, kentin tek elektrik santrali ve akla gelebilecek her mekân, her obje ve “hareket halindeki her şey” vuruldu…
Şarapnelle öldürülen genç kadının karnından doğumhanede kurtarılan bebek de sonunda öldü … plajda futbol oynayan, parkta salıncakta sallanan çocuklar da öldürüldü … birkaç saatlik “insanî” ateşkes esnasında kayıp yakınlarını arayan delikanlı  dünyanın  gözü önünde keskin nişancı ateşiyle üç taksitte öldürüldü… Bu cehennemde mezarlıklar bile âsude bırakılamadı: Kederli anneler bombaların yağdığı mezarlarda, yeni öldürülmüş  çocuklarının parçalanmış cesetlerini yeniden gömmek zorunda kaldı…
İşbu yazının kaleme alındığı tarihte, yani Ağustos ayının 1. günü, sabah ilan edilen 72 saatlik “insanî” ateşkesin, üstünden daha  üç saat geçmeden çöktüğü İsrail medyası tarafından açıklandı: İsrail ordusu kaynaklarına göre en az 40 Filistinli öldürülmüş, 1 İsrail askeri de Filistinli “teröristlerce” kaçırılmıştı!
İşbu satırların kaleme alındığı öğle saatlerinde en az 1,459 Filistinli ölmüştü. Bunların büyük çoğunluğu (yaklaşık  % 85’i) sivildi ve ölen çocukların sayısı 330 dolayındaydı!  Ölen İsrail askerlerinin sayısı yaklaşık 60 idi. Bunlara ilaveten, Gazze’den atılan roketlerle hayatını kaybeten iki sivil İsrailli ve bir de Taylandlı göçmen işçi vardı.
Gelelim dünyanın  bu yeni “yurtsuz”larına. Saldırının şu âna kadarki sonuçlarına göre 440 bin küsur kişi yerinden yurdundan olmuş durumda. Söylemeye gerek bile yok – tümü Filistinli. Gazze nüfusunun dörtte biri artık “evsiz” statüsünde – tabii henüz.
Aynı şey Türkiye’nin başına gelmiş olsaydı, 19 milyon yersiz-yurtsuz TC yurttaşından bahsediyor olacaktık! Yani: İstanbul’un 15’te biri kadar bir alan içine sıkışmış, dünyaya açılan tek kapısı bile bulunmayan bu 1,8 milyon insanın, yeryüzünün en büyük açık hava hapishanesi içinde kaçacak tek yeri yok. Bütün kapıları kapalı. Sahilde balık avlamaları dahi müthiş kısıtlanmış. Temiz suları yüzde 10’un altına inmiş. Su krizi had safhada. Hatta, BM hesaplarına göre, Gazze 4 yıl içinde yaşanabilir bir yer olmaktan tamamen çıkabilecek!
Devasa Yalan ve Propaganda Makinası: Hasbara
Zihni zorlayan bu muazzam faciaya ek olarak bir de, yaratılan devasa yalan ve propaganda makinesi ve İsrail’de yükselen faşist kültür ile baş etme zorluğu var:
BM korumasında resmî barınak ilan edilen okulların, Gazze’nin 24 saat dolup taşan tüm hastanelerinin önce uyarı ateşi açılıp sonra 57 saniye içinde bombalanmasına  “Hamas’ın isabetsiz roket ateşi sebep oldu,” dendi. Ya da dünyayı kendine acındırmak için Hamas’ın onları kendisi kasıtlı vurduğu söylendi. Başbakan, katliam sırasında “En adil ordu İsrail ordusu, en adil savaş İsrail’in savaşı” dedi.
Meclis’te Başkan vekilleri, sağcı milletvekilleri Filistinli anaların terörist yetiştirmesinler diye öldürülmelerini, kızların ve kızkardeşlerin ırzına geçilmesini ve teröristlerin bu korku ile terörden vazgeçirilmesini istedi.
Bombardımanlar Sderot’ta “teraslarda” ve Tel Aviv’de  başka yüksek yerlerde  koltuk, masa, sandalye çekilip havai fişek gösterisi gibi seyredildi, her patlamada hurra çekildi, çocuk ölümü haberleri geldiğinde şarkılar söylenip halaylar çekildi.
Karşı çıkan Yahudi barış aktivistlere bindirilmiş kıtalardan otobüslerle taşınan haydutlar saldırdı: “Araplara ölüm! Solculara ölüm!” diye bağırıldı, polis nezaretinde taşlar ve ağza alınmayacak nice küfürler sallandı. “Gazze yalnız Yahudilerin olacak, sonsuza kadar onların kalacak!” diye haykırıldı.

İsrail’in Gazze’yi işgalinin, son 7 yıldaki kuşatma ve ablukasının ve bu son saldırısının uluslararası hukuk normlarına, BM güvenlik Konseyi’nin müteaddit kararlarına, İsrail Yüksek Mahkemesi’nin ve La Haye Uluslararası Adalet Divanı kararlarına, Cenevre Sözleşmelerine ve Nürnberg’de Nazi suçlularına karşı verilen kararların dayandığı ilkelere birçok noktada aykırı düştüğünü belirten çok sayıda mütalaa ve görüş yağıyor.

Burada savaş suçları ve muhtemelen insanlık suçları işlendiğine dair BM sözcülerinden de görüşler gelmeye başladı. BM Yardım kuruluşu başkanının, televizyonda mülakat verirken çözülüp hüngür hüngür ağladığına insanlık adına esef bildirdiğine herkes tanık oldu.

Buna karşılık, ABD ve AB başta olmak üzere birçok güçlü ve zengin ülke, İsrail’in kendini savunma hakkından dem vurmakta, bu muazzam kıyıma kayıtsız kalmaktaydılar.

“Dile Getirilemez Olan”

Dünyanın önde gelen uluslararası hukuk bilginlerinden Richard Falk, Gazze’de yapılan şeyin “katliam” olduğunu söylüyor:
“Bildiğimiz sıradan insanlığa karşı İsrail’in son saldırılarına ilişkin günlük kıyım haberleri, büyük Katolik düşünür ve şairi Thomas Merton’ın ‘dile getirilemez olan’ dediği alana giriyor. Bu dehşet, olayları dil aracılığıyla aktarma kapasitemizi aşar.” (Aljazeera.com,  22 Temmuz 2014)

Sözün bittiği yer konusunda, İsrail’in cesur ve ödüllü gazetecisi Amira Hass da, “Ne Ektiysek Onu Biçiyoruz” başlıklı makalesinde aynı şeyi yazıyor:
“Ben artık teslim bayrağını açtım. Bir oğlanın başının yarısı kopup gitmişken babasının ‘Uyan oğlum uyan, bak sana oyuncak getirdim!’ diye haykırışını tarif edecek kelimeyi sözlükte aramaktan çoktan vazgeçtim...”

Kaçarken ölmek yerine, kendi evinde ölmenin çok daha haysiyetli bir seçim olacağını belirten kararlı Filistinlilerin varlığına önemle işaret ettikten sonra Hass, şöyle diyor:
“Gazze’yi 1,8 milyon insan için bir tecrit ve ceza kampı haline getirenler, onların yeryüzünün dibine tünel açmasına şaşmamalı. Boğma, kuşatma ve tecrit tohumlarını ekenler, roket ateşi biçerler… Tırmanmanın bitmesini mi istiyorsunuz? İşte tam zamanı: Gazze Şeridi’ni açın, bırakın insanlar dünyaya dönsün, Batı Şeria’ya, ailelerine, İsrail’deki ailelerine kavuşsun. Bırakın nefes alsın bu insanlar, o zaman hayatın ölümden güzel olduğunu görecekler.” (Ha’aretz, 21 Temmuz 2014)

İsrail’in önde gelen düşünür ve tarihçilerinden İlan Pappe ise, Falk ve Hass’ın bıraktıkları noktadan bir adım daha ileri gidiyor ve İsrail’in Gazze “getto”sunda katlanarak yavaş yavaş artan bir Soykırım olduğunu ilan ediyor dünyaya. Bu vahşeti gerçekleştirmenin en önemli araçlarından birinin, kurbanları insansızlaştırmak olduğunu belirtiyor ve şöyle diyor:
“Şunu teslim etmeliyim ki, tüm Ortadoğu’da, insansızlaştırma aracılığıyla akla hayale gelmez barbarlıklar ve vahşet yapılıyor. Tıpkı bugün Gazze’de olduğu gibi. Ama o vahşet olaylarıyla İsrail’in zalimliği arasında can alıcı bir fark var: Öteki vahşet vakaları dünyanın her her yerinde barbarca ve insanlık dışı diye nitelendirilirken, İsrail’in hunharlıkları ABD Başkanı, AB liderleri ve İsrail’in dünyadaki diğer dostları tarafından kamuoyu önünde onaylanıyor ve buna ruhsat veriliyor.”
Etik’in Altın Kuralı
Pappe’nin, nedense bir türlü kimsenin aklına gelmeyen çözüm önerisi tek ve çok basit aslında:  Etik dünyasının altın kuralını öneriyor hepimize:
“Arap Dünyasında  ezilen azınlıklara ve biçare topluluklara karşı mezalim yapanlar da, Filistin halkına karşı bu suçları işleyenler de, aynı etik ve ahlak standartları ile yargılanmalı. Hepsi savaş suçlusudur. Filistin durumunda bu hunharlıkları işleyenler herkesten daha uzun bir zamandır bunları işliyor olsalar dahi…
“Zulüm yapanların hangi dine mensup oldukları ya da hangi din adına konuşuyor olduklarını iddia ettikleri önemli değil. Kendilerine ister cihadi desinler, ister Musevi, isterse Siyonist, hiç fark etmez: Hepsi aynı muameleye tabi kılınmalı….
“Gazze’de katlanarak artan soykırımın durdurulması, nerede olurlarsa olsunlar Filistinlilerin temel insan haklarının ve kamusal (yurttaşlık) haklarının, topraklarına geri dönme hakları da dahil iade edilmesi, Orta Doğu’da bir ”bütün olarak verimli bir müdahale için yeni bir ufuk açmanın yegâne yoludur.“ (The Electronic Intifada, 13 Temmuz, 2014)
Etik felsefenin altın kuralını önümüze getiren bir diğer düşünür de Amerika’daki ve dünyadaki en önemli Yahudi kuruluşlarından ikisinin liderliğini yürüten Haham Henry Siegman. 'Savaşı İsrail Kışkırttı' başlıklı bir makale kaleme alan Siegman, Democracy Now Radyo ve Televizyonuna verdiği özel mülakatta kendini ötekinin yerine koymadan imkânı yok barışa varamazsın diyor:
“Hamas ile İsrail arasındaki temel fark şu ki, İsrail gerçekte bir yıkım politikası uyguluyor ve mevcut olmayan bir Filistin devletinin kurulmasını engelliyor. Milyonlarca Filistinliye uşak muamelesi yapılıyor. Hiçbir hakları, güvenlikleri, umutları ve gelecekleri olmadan yaşamlarını sürdürmeleri isteniyor onlardan…”
İsrail’in topraklarını gasp edip, binlercesini öldürüp 700 binini sürgüne zorladıkları Filistinlileri 1948’den beri öldürmesine gerekçe olarak kendini savunma hakkını göstermesine karşı da şöyle diyor Siegman:
“Onları öldürdüğünüz için üzülüyorsanız, onları öldürmek istemiyorsanız, öldürmeyin o zaman. Onlara haklarını verin, işgali de sona erdirin. Şimdi işgalin ve Gazze’de masum insanların öldürülmesinin suçunu Filistinlilere atmak neden peki? Kendilerine bir devlet kurmak istedikleri için mi? Ama onlar Yahudilerin istediklerini ve aldıklarını istiyorlar sadece. Bundan dolayı suçu onlara atmak büyük bir ahlâki hakarettir.” (Democracy Now, 31 Temmuz 2014)
Politik Açıdan Da Büyük Kriz
En önemli noktalardan biri de, krizin yalnız insani ve etik boyutlardan ibaret olmaması. Durum, aynı zamanda siyasi açıdan da tam bir felaket ve fiyaskonun habercisi.  Din bilgini bilge Siegman İsrail’in giriştiği katliam ve yıkımın siyasi açıdan – hele kısa vadede – hiçbir olumlu sonuç vermeyeceğinin kesin olduğunu belirtiyor ve İsrail devletinin kuruluşuna ve başarısına kendini adamış insanların düşünce tarzında derin değişikliklere yol açacağını söylüyor:
"Bu felaket ne İsraillilerin, ne de Filistinlilerin hayatında bir düzelmeye yol açamaz. Ayrıca, insaniyet açısından tam bir felaket olduğu da kuşku götürmez tabii…
“Bunun İsrail’in ayakta kalması için elzem olduğunu, yani Siyonizm hülyasının masumları bugünlerde televizyonlarda gördüğümüz boyutlarda tekrar tekrar katletmeye dayalı olduğunu düşününce bunun müthiş derin bir kriz olduğu ortaya çıkıyor… Tüm tarihî olgunun yeniden düşünülmesini gerektirecek derinlikte bir kriz!” (Ibid)
Aralarında İsrail’in de olduğu 23 ülkeye mensup – kimi Yahudi – 64 önde gelen düşünür, müzisyen, sanatçı, yazar ve aktivistin imzaladığı açık mektup metni, bu muazzam insanî sorunu, sorumlularını ve çözüm yolunu belki de daha fazla tartışmaya meydan bırakmayacak kadar açık ve net rakamlarla ortaya koyuyor:
Silah Ticareti ve İsrail’in Gazze Saldırısı
"İsrail, ordusunun tüm gücünü özellikle kuşatılmış Gazze Şeridi’nde insanlık dışı ve illegal bir askerî saldırı eylemi ile tutsak Filistin halkı üzerine bir kez daha saldı. İsrail’in böylesine yıkıcı ve mahvedici saldırıları pervasızca ve cezalandırılmadan gerçekleştirebilme yeteneği büyük ölçüde, bu ülkenin dünyanın dört bir yanında suç ortağı hükümetlerle kurduğu devasa uluslararası askerî işbirliği ve ticaret ağından kaynaklanmaktadır. 2008 – 2019 yılları arasındaki dönemde ABD İsrail’e 30 milyar dolar tutarında askerî yardım yapmaya karar vermiş olduğu gibi, İsrail’in dünyaya yıllık askerî ihracatı milyarlarca dolara ulaşmıştır.
“Son yıllarda Avrupa ülkeleri İsrail’e milyarlarca avro tutarında silah satmış, AB de İsrail askerî şirketlerine yüz milyonlarca dolar tutarında araştırma fonu hibe etmiştir. Hindistan, Brezilya ve Şili gibi gelişme yolundaki ülkeler, Filistinlilerin haklarına destek sözü vermelerine rağmen, İsrail ile askerî ticaret ve işbirliğini hızla arttırmaktalar. İsrail ile silah ihracat ve ithalatı ilişkilerine girmek  ve İsrail askerî teknolojisinin geliştirilmesini kolaylaştırmak suretiyle bu ülkeler fiilî olarak İsrail’in askerî saldırısına, savaş suçları ve muhtemelen insanlık suçları işlemesine açık bir onay mesajı vermektedirler.
“İsrail’in askerî teknolojisi 'savaş alanında denenmiştir' etiketiyle pazarlanmakta ve dünyanın dört bir yanına ihraç edilmektedir. İsrail ile askerî ticaret ve askeriyeye ilişkin ortak araştırma bağlantıları İsrail’i vahim uluslararası hukuk ihlalleri yapmaya cesaretlendirmekte, İsrail’i işgal, sömürgeleştirme (kolonizasyon) ve Filistinlilerin haklarının sistematik inkârı yolunda cesaretlendirmektedir. BM’ye ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin hükümetlerine, İsrail’e, tıpkı apartheid döneminde Güney Afrika’ya dayatılan ambargo gibi kapsamlı ve hukuken bağlayıcı bir askerî ambargo uygulanması için derhal harekete geçmesi çağrısında bulunuyoruz.”  (“The Arms Trade…”, Guardian, 18 Temmuz 2014)
Şekilde görüldüğü gibi işte: Her şey ortada. Silah ticareti ile devasa kârlarına kâr katan bir avuç zengin şirket ve onların emrindeki bir yığın köleleştirilmiş siyasetçi. Ve bir de, bu kirli ortaklık sonucunda her gün, her gece 24 saat katledilen, parça parça edilen insanlık…
Bunlara karşı elinden geldiğince mücadele vermek, aklı eren ve vicdanı elveren haysiyetli dünya yurttaşlarının kaçınılmaz sorumluluğuna girer. 
Not: İsrail’in Gazze saldırısının ardından TC Hükümetinin tavrına ilişkin bazı sorular  yöneltildi: İsrail’le olan ticaret hacminin son yıllarda gösterdiği büyük artış ve sebepleri; bu ticaretin ne kadarının askerî malzeme ve teknolojiye ilişkin olduğu; Başbakan’ın gemicilikle iştigal eden oğlunun bu ticarette ne kadar payı olduğu… İşbu satırların yazıldığı sırada bu sorulara tatmin edici bir cevap getirilmiş değildi. 
1 Ağustos 2014