3 Temmuz 2014 Perşembe

Yasalar, Yasaklar, Yapılar, Yangınlar ve Yalanlar

Önce yasaları ve yönetmelikleri sayalım şöyle bir: HSYK Yasası, Yeni Yargı Paketi Yasası, MİT Yasası, YÖK Yasası, Yurt Yasası (Yurtkur Yönetmeliği), Havuz-Medya yönetmeliği...
Sonra “torba yasalar”ı: Zeytinliklerin imara ve kömür madenlerine açılması, Belediyelere kendi arsalarını özel kişi ve kurumlara devretme yetkisi verilmesi, belediyelere öğrenci yurdu açma ve işletme yetkisi verilmesi, üniversitelerin borçlarına karşılık şehrin en kıymetli yerindeki arazilerini özel kişi ve kurumlara satabilmesi, görevden alınan kamu görevlilerinin artık –mahkeme kararı da olsa– eski görevlerine dönmelerinin önünün kesilmesi, Barolar birliği’nin ve Odalar Birliği’nin yönetmeliklerine hükümet müdahalesinin yolunun açılması, özelleştirmelerde iktidar yakınlarına ayrıcalık tanınması, taşeron sisteminin genişletilmesi, mahkemelere “süper yetkili” hakimler getirilmesi...
Ardından, yasaklar ve yargılamalar gelsin: Twitter yasağı, Youtube yasağı, 17 Aralık yolsuzluk yayın yasağı,  25 Aralık yolsuzluk yayın yasağı, MİT Tırlarıyla ilgili yayın yasağı, Reyhanlı saldırısıyla ilgili yayın yasağı, Suriye ile ilgili toplantıya yayın yasağı, Başbakanlık “böceği” ile ilgili yayın yasağı, Musul Başkonsolosluğu'na baskın haberlerine yayın yasağı, RTÜK Yasasında değişiklikle Başbakan'a geçici yayın yasağı koyma yetkisi, İkinci Pozantı cezaevi cinsel istismar davasına yayın yasağı, Siirt cinsel istismar davasına yayın yasağı, milli güvenlik ve genel sağlık gerekçeleriyle Şişecam grevine getirilen yasaklar, binlerce kişinin yargılandığı Gezi davaları...
Derken, yapılar: Üçüncü Köprü, Üçüncü Havalimanı, İkinci Boğaziçi (Kanal İstanbul) projeleri, kömür yakıtlı termik santraller, nükleer santraller, hidroelektrik santralleri, AVM’ler, rezidanslar, köşkler, yalılar ve başka yapılar yapılması için yapılan girişimler ve planlar...
Sonra, yağmalar, yangınlar ve yağmayan yağmurlar: Özel şirketlere satılan milli parklar ve korular, o park ve korularda çıkan yangınlar, yangınlarda heba olan tarihî köşkler, milli parklarda çıkan orman yangınları, artan kuraklıklar, iklim değişikliğinin habercisi olan hortumlar, kuraklığı külliyen reddeden üst düzey yetkililerle bakanlar, kuraklığın sona erdiğini halka müjdeleyen vatandaşlar ve onun sözlerini haber yapan gazeteler, ortalama debisi 2 sene içinde 80,4 m3/sn’den 9,37 m3/sn’ye düşen görkemli Kızılırmak Nehri... Kuruyan bilumum öteki nehirler, göller, dereler ve sulak alanlar...
Ve nihayet, yalanlar: Her Allahın günü bıkmadan usanmadan atılan büyüme, kalkınma nutukları, ardı arkası kesilmeyen büyük Türkiye söylevleri, hamaset destanları ve sıkılan diğer palavralar...
Grand Final: İşte sizin için seçtiğimiz ayın şiiri – Huzurlarınızda alkışlarınızla!
Percy Bysshe Shelley, şiirini, Mısır Firavunu II. Ramses'in (nam-ı diğer Ozymandias) heykelinin arta kalan kaidesinin üzerindeki yazıdan esinlenerek yazmıştır.
Ozymandias

Bir gün bir gezgine rasgeldim,
Kadim diyarlardan geliyor ve şöyle diyordu:
“Devasa iki taş bacak, gövdesiz,
Öylece dikilir durur çölün ortasında,
Kuma yarı batmış paramparça bir surat da yanı başında.
Soğuk bir istihzayla bükülen dudağında ve çatık kaşında
Görürsün ki, yontucusu iyi okuyup cansız taşa işlemiş
Hâlâ ayakta kalmış o ihtiras ve tutkuları;
Ve de eliyle alaya alıp, kalbiyle beslemiş.
Anıtın kaidesinde ise şu sözler yazılı:
‘Ozymandias’tır benim adım, şahlar şâhıyım,
Eserime bir bak ey Yüce kişi ve tüm ümidini kes!’
Hepsi bu. Tek şey kalmamış koca kuru harabenin civarında
Uçsuz bucaksız uzanıp giden o ıssız kumullardan başka.”

Percy Bysshe Shelley
(İlk yayımlanış tarihi: 1818; Türkçeye çeviren: Ömer Madra)

4 Haziran 2014 Çarşamba

4 + 1 Soruda Ecce Homo




4 + 1 Soruda Ecce Homo*

“Birşey biyotik topluluğun bütünlüğünü, istikrarını ve güzelliğini korumaya yöneldiğinde doğru, bunun  aksine yöneldiğinde yanlıştır.”
Aldo Leopold, A Sand County Almanac, 1949

İlk soru: Neler oluyor yahu?

Cevabı galiba hepimiz biliyoruz ama – korkudan olsa gerek– çokluk bilmezden geliyoruz. Ne var ki, korkunun ecele faydası yok. Olan şu: Gezegenimiz kozmik boyutta bir şantiyeye dönmüş durumda. İnsanlık, medeniyet inşaatını dev iş makineleriyle sürdürüyor. Tüm akarsular bentleniyor, nehirler, göller barajlanıyor, dağlar kazılıyor, kayalar çatlatılıyor, denizler taranıyor, deniz canlıları radarlarla tüketiliyor, deniz diplerine, ovalara, dağlara, yaylalara su kuyuları açılıyor, taş ocakları, kum ocakları, kömür ocakları çalıştırılıyor, boksit, altın, bakır, koltan madenleri, diğer metaller, nadir metaller çıkartılıyor, petrol boruları, katran kumu boruları, doğal gaz boruları döşeniyor, demiryolları, karayolları, köprüler, havalimanları yapılıyor, arklar açılıyor, kanallar kazılıyor, yaylalar düzleniyor, yağmur ormanları kesiliyor, orman tabanları ateşe veriliyor, küller ve molozlar denizlere, derelere, çaylara boca ediliyor, geniş topraklarda dev makineler tek kültür tarımı yapıyor, mahsulü ekiyor, biçiyor, ürünü topluyor, ambalajlıyor, gemilere, kamyonlara, trenlere dolduruyor, satıyor ve aldığı paralarla yeni kazılar, yeni inşaatlar, yeni yollar ve köprüler yapıyor... 

İnsanlığın ve medeniyetin arş-ı âlâya yükselmesi için yürütülen bu muazzam faaliyet sonucu, dünyayı battaniye gibi saran “sera gazı” salımları da arşa yükseliyor, karbon molekülleri birikiyor, iklim değişiyor ve yeryüzünün “suyu ısınıyor” – hem de müthiş bir hızla! 2014 Nisanı’nda yeni rekor kırıldı! Gerçek bir dünya rekoru: İnsanlık tarihinde ilk kez bütün bir ay boyunca atmosferdeki karbon yoğunluğu milyonda 400 parça seviyesini (400 ppm) aştı![1]

Şimdi de ikinci soru o zaman: Peki, ne olacak bu kâinatın hali?

Kelimenin her anlamıyla canalıcı olan bu iki soruyu kafasında dolandıranlar için gayet aydınlatıcı bir “görsel” dolanıyor şu sıralarda sanal âlemde. Çevre Bilimleri Araştırmaları İşbirliği Enstitüsü adlı kuruluş (CIRES), gezegen atmosferinin insanoğlu (ya da kızı) tarafından mahvedilmesini 90 saniyelik bir “animasyon-grafik” ile gözler önüne seriyor.[2] Küresel Isınma 101 dersi gibi! Derste zaman tüneline giriyoruz ve faltaşı gibi açılmış gözlerle grafikteki hareketi izliyoruz: Bir buçuk dakika içinde karbon diyoksit ve diğer sera gazlarının yoğunlaşmasının tarihine bakakalıyoruz. Son çeyrek yüzyıl içinde de en az 800 bin yıldır benzersiz bir yükselişe, bir kozmik “rekor”a tanık oluyoruz!

Bu korku filmi ya da “şaşı bak şaşır” gösterisi, kadim zamanlar içinde iniş çıkışlara raslanmış olsa da, bu yükselişin kesinlikle biricik olduğunu bize öğretiyor. İklim bilimciler, son 2 bin yılda CO2 gazının üç aşağı-beş yukarı 280 ppm civarında sabit kaldığını, ama Endüstri Devrimi’nden başlayarak günümüze kadar müthiş bir “karbona hücum” yaşandığını, seviyelerin durmadan yükseldiğini bildiriyorlar.[3]
İnsanlık, dünyanın en önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’in kıyametin tavanı olarak belirlediği 350 ppm “dönemecini” ta 1989’da aşmıştı zaten! Artış hızı o tarihten beri ayrıca ivme kazanmış durumda. ABD Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları Merkezi (NOAA) Yıllık Seragazı İndeksi’nin son verilerine göre: 2012-2013 arasında CO2 artışı dünya çapında % 1,5 olmuş. Anlamı şu: İnsan kaynaklı uzun ömürlü sera gazları bir yılda yüzde 1,5 artarken, 1990’dan beri, yani son çeyrek yüzyıldan kısa sürede % 34 artmış – buyrun, buradan yakın.

Bilim dünyasının neredeyse tamamının tutarlı ve giderek artan uyarıları karşısında insanlık meseleyi her geçen gün daha da içinden çıkılmaz getirmekte yekta bir tutum sergiliyor. Yeryüzü sistem araştırmacılarından biri şöyle özetliyor: “Sonuçlarının ne olacağını bilmeden ‘elektrikli battaniye’nin ibresini yükseltip duruyoruz ... ama ibreyi aşağı çekmek gittikçe zorlaşacak.”[4]

İnsanlığın, Endüstri Devrimi’nden bu yana, yaklaşık 200 senedir, doğanın “dizginlenmesi”, “boyunduruk altına alınması”, “altedilmesi” yönünde hareket ettiği ve “doğal kaynaklar” diye adlandırdığı şeyleri, yani doğanın ta kendisini sonsuza kadar tüketmeye yönelik olarak önü alınmaz bir koşuda olduğu açıkça görülüyor. Bilim dünyası, şu anda içinde bulunduğumuz çağa antroposen (“anthropocene”) demeye başladı: Yani, yaşayan dünya üzerinde insan etkisinin başat güç olduğu çağ.

Ama, bu dehşet çemberinin başlangıç noktası gerçekten Endüstri Devrimi midir, orası biraz kuşkulu. Yeni araştırmalar, insanlığın merhamet nedir bilmediğini, ve iki milyon yıldır doğal dünyanın amansız düşmanı olduğunu ortaya koyuyor maalesef.[5] Antroposen, çok daha erken bir tarihte, bundan 2 milyon yıl önce bir katliam zinciri ile de başlamış olabilir pekala. Afrika savanlarında iki ayağı üzerinde doğrulan yaratık, daha işin başından itibaren “dünyaları yokeden” idi.

Homo erectus adlı atamızın, kendisini yenilmez yapan özellikleri vardı: zekâ ve yaratıcılık, işbirliği yaparak sorun çözme, darda kaldığında yiyeceğini değiştirebilme esnekliği, ve bir de, fırlatma becerisi olan kollar. Böylece, uzak mesafeden savaşma yeteneği, insanlık tarihinin hem temel göstergesi, hem de belirleyicisi oldu: dev etobur yırtıcıları avlarından uzaklaştırırken, otobur canavarları da bitkin düşürüp yoketti.[6] Megafauna (dev hayvanlar) üzerine çalışan bilim insanları, son zamanlarda, insanların gezegen üzerindeki etkisine dair yeni bir anlayışın haritasını çizdiler: Buna göre, atalarımız nereye gittilerse, canlılar âleminin (biyosferin) işleyiş tarzını değiştirip harikalar diyarını silip süpürmüşler.[7]

Ve, insanlık asla durmadı, dur durak bilmedi.

Yok etmeye devam etti ve ediyor da. Şu anda içinde yaşadığımız gerçekten olağandışı dönem hakkında Altıncı Yokoluş – Doğal Olmayan Bir Tarih adlı harika bir kitap yazmış olan Elizabeth Kolbert, atalarımızın yokeden ve “yaratan” ikili doğasına ilişkin müthiş ironiye dair çarpıcı gözlemler yapıyor. Biz 40 bin yıl kadar önce oraya geçmeden Avrupa’da en az 100 bin yıl yaşayan ve herhangi bir omurgalıdan daha fazla iz bırakmayan kardeşlerimiz Neanderthal’leri önce cinsel olarak becerip, sonra da “göz açıp kapayıncaya kadar” kısa sürede tümden halletmemizin, ve şimdi de yeniden “yaratmaya” kalkmamızın traji-komik hikâyesini şöyle anlatıyor:
“DNA’mızın içinde bir yerlerde, bizi diğerlerinden ayıran kilit mutasyon (veya mutasyonlar) yatıyor olmalı: Bizi, en yakın akrabasının kökünü kazıyabilecek, ardından da kemiklerini topraktan çıkarıp genom haritasını yeniden düzenleyebilecek türden bir yaratık yapan mutasyon(lar).”[8]

Sumatra gergedanlarını boynuzlarını öğütüp kokain gibi burnuna çekmek için öldürüp yok oluşun eşiğine getirdikten sonra, son kalan dişilerden Suci çiftleşsin diye içine elle ultrason cihazı sokmak ya da son kalan Hawaii kargası erkeklerinden Kinohi’ye mastürbasyon yapıp binlerce kilometre ötedeki dişiye meni gönderme patetik çabaları içindeki insan, insanı duyarlandırmıyor değil.

Ne var ki, Kolbert’a göre asıl önemli olan, insanların dünyayı değiştirme kapasitesi. Bu elbette moderniteden önce başladı, ama tam ifadesine modern çağ’da endüstri devrimi ile ulaştığı şüphe götürmez. Bu kapasite, muhtemelen bizi insan yapan niteliklerden, o kıpır kıpırlığımızdan, yaratıcılığımızdan, dil kullanımımızdan, sorun çözmek ve karmaşık görevleri başarmak için işbirliği yapma kaabiliyetimizden ayırt edilemez.
“İnsanlar, doğal dünyayı temsil etmek üzere işaret ve semboller kullanmaya başladıkları andan itibaren o dünyanın sınırları dışına taştılar.”[...] ‘İletişim toplumları bir arada tutar ve insanların evrimden kaçmalarını mümkün kılar.’ [...] Eğer insanların öteki türler için neden o kadar tehlikeli olduğunu tahayyül etmek istiyorsanız, Afrika’da omuzunda Kalaşnikofla bir fil avcısını, Amazon’da elinde elektrikli testereyle bir kereste tüccarını ya da, daha iyisi, kucağında kitapla koltukta oturan kendinizi gözünüzün önüne getirin, yeter.”[9]
Dünyayı işaretlerle ve sembollerle temsil etme kapasitesi ile birlikte, onu değiştirme kapasitesi de “bonus” olarak geliyor ve değiştirme de, artık nasıl oluyorsa, aynı zamanda yoketme kapasitesi demek oluyor. “Bizi Neanderthal’lerden ayıran şey, sadece minik bir dizi genetik çeşitlemeden ibaret, ama bütün farkı da işte bu yaratıyor.[10]

Kolbert’le birlikte Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Biyoçeşitlilik Salonu’nun zeminine gömülü plaketten okuyoruz:
“Bundan 500 küsur milyon yıl önce karmaşık hayvanların evrilmesinden bu yana, iklim değişikliği ve başka sebeplerle 5 büyük kitlesel yokoluş yaşandı [...] Şu anda Altıncı Yokoluş’un tam ortasında bulunmaktayız – ki, bu sefer bunun tek sebebi, insanlığın ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürmesinden başka birşey değil.”

Önce kendi aile ağacımızı budamakla işe başladık: Neanderthallerle Denisovanları hacamat ettikten sonra şimdi birinci ve ikinci derece kuzenlerimiz şempanzeler, bonobolar, orangutanlar, goriller üzerinde çalışıyoruz ... Maaşallah, megafauna da elimizden kurtulmuyor: Bir zamanlar Türkiye’den Çin sahillerine kadar her yerde serazad dolaşan Asya fillerinin % 97’sini – dişlerinden güzel süs eşyaları yapmak uğruna –  filler cennetine gönderdik. (Ki, mesela, filler yağmur ormanlarında yüzlerce ağaç türünün tohumlarının dağıtıcısı durumunda; filler olmadan, bu ağaçlar işlevsel bakımdan soyu tükenmiş sayılıyor.) Asya gergedanlarının yüzde 99’unu da – boynuzlarından kudret macunu yapmak için – bitirdik.[11]

Üçüncü soru: Biz bu muyuz yani?

Böyle soruyor Monbiot. “Hiçbir kapıyı kapalı bırakmayan, hiçbir saklanacak yeri tarumar etmeyen, uzun zaman önce karalar üzerindeki büyük yırtıcılara yaptığımızı şimdi de denizlerin büyük canlılarına yapan küçük boyutlu bir canavardan ibaret miyiz biz?” Sonra da cevap bulmaya çalışıyor: “Yoksa, durmasını bilecek miyiz? İki milyon yıldır yaratıcı bir biçimde yıkmak için kullandığımız pratik zekâmızı, evrim tarihimize meydan okumak için kullanabilecek miyiz?”[12]

Cevap hiç kolay değil. Son araştırmalar gösteriyor ki, insanlar zenginleştikçe ve tüketimi artırdıkça daha benmerkezci, başka canlıların hayatına karşı daha umursamaz oluyor. Yükselen tüketimin doğrudan zararları bir yana, ekonomik büyümenin gezegeni nasıl koruyacağı büyükbir muamma. Dolayısıyla bir kısır döngünün kıskacı içindeyiz. Monbiot bir başka yazısında bunu şöyle anlatıyor.
“Doğaya ne kadar zarar verirsek, o kadar daha umursamaz oluyoruz; aşırı tüketicilik ilişkileri, toplulukları ve Yeryüzünün fiziki dokusunu ne kadar tahrip ederse, hayatlarımızdaki büyüyen boşluğu gidermek için o kadar daha çok alışveriş yapıyoruz. Bütün bunlara, bir de, basın ve politikacıların zengin Anglofon ülkelerdeki aşırı neoliberalizmi yüceltmesini, finans ve fosil yakıt sektörlerindeki büyük güç temerküzünün değişimi önleme yolundaki sert lobisini ekleyelim…”[13]

Peki biz ne olacağız?

Dördüncü soru da bu. Kolbert’e göre bunun muhtemel bir cevabı, bindiğimiz dalı kestiğimiz, yani “ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürdüğümüz” için, kendi soyumuzu da tüketeceğimiz. (Öteki olasılık, insan zekâsı ve teknoloji kendi yarattığı sorunu nasıl olsa çözecektir diyen bakış açısı. Nâm-ı diğer: “Bize birşey olmaz ağbi!” yaklaşımı.)

Öyle ya, evrimin kısıtlamalarından kendimizi kurtarmış olmamız, yeryüzünün biyolojik, fizik ve jeokimyasal sistemlerinden bağımsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Tropik yağmur ormanlarını kesip, atmosferin bileşimini değiştirip, okyanusları asit çukurlarına dönüştürerek bu sistemleri bozunca, kendi hayatta kalma şansımızı da ciddi şekilde tehlikeye atıyoruz. Altıncı Yokoluş kitabı şu cümlelerle sona eriyor:
“Jeolojik kayıtlardan çıkarttığımız birçok ders var, bunlardan en ciddi olanı belki de şu: Hayatta da, tıpkı yatırım fonlarında olduğu gibi, geçmişteki performansın gelecekte aynı sonuçları vereceğinin hiçbir garantisi yok.  [...] Antropolog Richard Leakey uyarıyor: ‘Homo sapiens altıncı yokoluşun sadece aktörü olmakla kalmayabilir, onun kurbanı olma riski de vardır.’ [...]  Bizim için “şu an” olan o şaşkınlık verici an itibarıyla ve pek farkında olmaksızın, hangi evrim patikalarının açık kalacağına, hangilerinin de sonsuza kadar kapanacağına karar vermekteyiz. Şimdiye kadar bunu başarabilen hiçbir yaratık olmadı. Ve, ne yazık ki bu bizim en kalıcı mirasımız olacak. İnsanlığın yazdığı, çizdiği, resmettiği, inşa ettiği herşey toz olup gittikten ve yeryüzü dev farelere miras kaldıktan – ya da kalmadıktan – sonra, çok uzun bir süre yeryüzünde hayatın gidişâtını Altıncı Yokoluş belirleyecektir.” [14]

Doğru söze ne denir?

Kısır döngüyü nasıl kıracağımız, insanları nasıl uyandıracağımız ve onları dünyayı kurtarmak üzere muktedirlere karşı nasıl topyekûn mücadeleye sokacağımız meselesi önümüzde duruyor. Bu da beşinci, bonus soru.
Cevabı bilen beri gelsin.

(*) ODTÜLÜ Dergisinin 52. sayısında (Nisan - Haziran) yayımlanmak üzere hazırlanıp gönderilmiş yazının, birkaç küçük değişiklik içeren halidir.




[1] “Concentrations of the greenhouse gas carbon dioxide in the global atmosphere are surpassing 400 parts per million (ppm) for the first time in human history,”  http://keelingcurve.ucsd.edu/ 
[2] Time history of atmospheric carbon dioxide from 800,000 years before until Jan 2014,  https://www.youtube.com/watch?v=UatUDnFmNTY
[4] “Humanity's Destruction of Earth's Climate...” https://www.commondreams.org/headline/2014/05/06 
[5] Ayrıntılar için bkz.: George Monbiot, “Is this all humans are? Diminutive monsters of death and destruction?” http://www.theguardian.com/commentisfree/2014/mar/24/humans-diminutive-monster-destruction
[6] Ibid.
[7] Paleontologlar Lars Werdelin and Margaret Lewis’in çalışmalarından alıntılar ve Mart 2014 Oxford’daki Megafauna konferansından gözlemler için, bkz.: Ibid.
[8] Elizabeth Kolbert, The Sixth Extinction – An Unnatural History, Henry Holt & Company, 2014, s. 240
[9] Ibid., s. 266
[10] Ibid. s. 258
[11] Bkz.: Monbiot, agy
[12] Ibid.
[13] http://www.theguardian.com/environment/georgemonbiot/2014/may/09/why-we-couldnt-care-less-about-the-natural-world
[14] Kolbert, s. 267-269

6 Mayıs 2014 Salı

Traji - Komedi

Şu sıralarda Shakespeare’in 450. yaşını kutlamakla pek meşgul olduğumuzdan mıdır, nedir, hangi olguya baksak, etiketlemeyi aynı bileşik isim sıfatı ile yapıyoruz: #Traji-komedi. Örnek olarak 1 Mayıs’ı ele alalım ve modern Türkiye’de (özellikle İstanbul’da ve Taksim Meydanında yaşanan) 1 Mayıs “fenomeni”ni kronolojik olarak özetleyelim:
 1 Mayıs 2014, İstanbul. Fotoğraf: Yasin Akgül, Nar Photos

·         1923’te Cumhuriyet kurulur, ve 1 Mayıs yasal olarak "İşçi Bayramı" ilan edilir.
·         Ertesi yıl, 1924’te kitlesel 1 Mayıs kutlamaları yasaklanır.
·         Sonraki yıl (1925) kitlesel-bireysel ayrımı da kalkar ve kutlamalar hepten yasaklanır.
·         Bu mutlak yasak tam 10 yıl sürer.
·         1935’te yasak biter, bayram gelir ama bu başka bayramdır: "Bahar ve Çiçek Bayramı".
·         İşçi bayramı ise artık başka bahara kalmıştır.
·         Ayrıca resmî tatil ilan edilir, ama bu da yeni model tatildir: ücretsiz tatil!
·         40 yıl aşağı yukarı hep çiçek-böcek bayramı olarak gider, çocuklar böyle büyür.
·         40 yıl sonra, işçiler nihayet sahneye çıkar:1976’da coşkulu kitlesel kutlamalar yapılır.
·         Ertesi yıl (1977) Taksim’de Kanlı 1 Mayıs olur: 34 ölü, failler meçhul kalır.
·         Trajedinin ertesi yılı, 1 Mayıs yüzbinlerce kişi tarafından Taksim’de buruk kutlanır.
·         1979’da sokağa çıkma yasağı gelir, ama kitleler sokağa çıkar, korsan kutlama yapar.
·         1980’de darbeye giden günlerde kutlama olmaz.
·         Darbeden sonraki yıl  MGK bayramı iptal eder, 1 Mayıs’ı tatil olmaktan çıkarır – gene.
·         Darbe sonrasındaki yıllarda bir süre bayram, kutlama vesaire olmaz.
·         1989’daki 1 Mayıs’ta bir trafik polisinin silahından çıkan mermilerle bir işçi ölür.
·         Sonraki yedi yıl boyunca kayda değer bir 1 Mayıs vukuatı olmaz. Taksim yasaklı kalır.
·         1996`da Kadıköy’deki kutlamada kitlelere polis ateş açar: 3 kişi ölür, büyük isyan çıkar.
·         Bu yeni trajediden sonra 10 yıl Kadıköy de kutlamalara yasaklı kalır.
·         2006’da yasak kalkınca Kadıköy’de miting olur; olay çıkmaz.
·         2007’de Kanlı 1 Mayıs’ın 20. yıl anmasında Taksim’de kan çıkar: 1 ölü, 100 yaralı.
·         Ertesi yıl, sil baştan yapılır: 1 Mayıs "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanacaktır.
·         Aynı yıl (2008) uzlaşmazlık çıkar: gaz, plastik mermi, tazyikli su atılır, yaralanmalar olur.
·         2009’da gene sil baştan olur: 27 yıl sonra 1 Mayıs tekrar resmî bayram kabul edilir.
·         Aynı yıl, resmî bayram kutlamaları için Taksim'e çıkılmasına izin verilmez – gene.
·         2010:  Kanlı 1 Mayıs’tan 32 yıl sonra, 140 bin kişi coşkuyla Taksim'de bayramı kutlar.
·         Ertesi yıl (2011) 1 Mayıs “hafif olaylarla” karışık kutlanır.
·         2012: 1 Mayıs “polis gözetiminde” kutlanır.
·         2013: Taksimde kutlama yasaklanır. Çatışma çıkar. Olaylı 1 Mayıs olarak tarihe geçer.
(Kaynak: (Vikipedi, “Türkiye'de 1 Mayıs İşçi Bayramı”, son erişim 5 Mayıs 2014)

***
Ve 2014: 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamaları için Taksim’e (ve Ankara’da da Kızılay’a) geçit verilmez. Taksim alanı hükümet tarafından yasaklanır – Başbakan bayramı Taksim’de kutlamak isteyenleri “Taksim’den umudunuzu kesin!” diye “uyarır”. Emek ve Dayanışma gününü kutlama adresi olarak da emekçilerle işçilere Yenikapı’da iktidar tarafından yeni yaptırılan denizden doldurma devasa alanı gösterir.
Ankara Valiliğinden konuyla ilgili olarak, yarım yüzyıl önce Sovyetik ülke Komünist Partileri politbürolarına taş çıkartacak edada işçi ve emekçi güzellemeleri gelir. Vali “… örgütlü demokratik toplum anlayışının temsilcisi Sendikalarımız ile alın terinin gerçek sahipleri tüm Ankaralı emekçilerimizin … duyarlılık, anlayış ve … aklıselim”lerine tam güvendiklerini belirtir. Hemen ardından da Ankara’nın kalbi olan Kızılay Meydanı’nı “alın terinin gerçek sahibi emekçilerin” emek bayramı kutlamalarına yasakladıklarını açıklar. (Bkz.)
İstanbul Valisi de emekçiye yönelik lirik, idilik, poetik söyleminde Başkent’teki muadilinden geri kalmaz. Kendisinin de emekçi bir aileden geldiğini, emeğin kutsallığını kabul ettiğini, emekçilerle aynı safta olduğunu belirten Vali, “böylesine bir bayramı bayram neşesi içerisinde kutlamamız ve ortaklaşmamız gerekir” der. Sonra da kentin en belirgin ortak varlıklarından biri olan, onun belleğini yaratan en önemli kamusal alanı, yani Taksim Meydanı’nı “emeğin kutsallığını” kutlamak isteyen emekçilere yasakladığını ilan eder. (Bkz.)
Derken, şehir 39.000 polisle kuşatılır ve neredeyse tüm toplu ulaşım araçları iptal edilir. Tahmin edileceği gibi, çatışma çıkar. Bir internet gazetesinin video-haberinin lejandında anlatıldığı gibi “1 Mayıs, çok polis, çok gaz, çok savaş!” durumları olur. (Bkz:T24)
Küçük çocukların dahi kendi evlerinin önünde gaz bulutlarından etkilenip evlerinden çıkmak zorunda kaldıkları, düpedüz perişan oldukları “mübalağa cenkler” olur. “Bir örnek giyinmiş, şapkalı ve copları sırt çantalarından taşan” sivil polislerin eylemciler arasına karıştığı ifade edilir. Göstericilerden bazıları de karşılık olarak sapan, havai fişek ve molotof kokteyli kullanırlar. (Gazeteler)  Açık Radyo’ya demeç veren bir milletvekilinin, “ilan edilmemiş bir sıkıyönetim hali”, bir gazetecinin “darbe günleri gibi”, yine bir diğerininse “sokağa çıkma yasağı gibi” diye tasvir ettiği tuhaf tuhaf haller yaşanır velhasıl. Hükûmet yanlısı (“kanki”) gazetelerden biri, bu durumu “Kadıköy’de Bayram, Taksim’de Terör” diye tarif ederken, Dışişleri Bakanı’nın "Gazetecilerimiz 'kısmen özgür' denilen ülkelerden de 'özgür' denilen ülkelerden de daha özgür" şeklindeki çarpıcı açıklamasını doğrulamak istermiş gibidir. (Bkz: Sabah, Radikal);
Gene bir başka gazeteci Açık Radyo’ya verdiği mülakatta, polisin kitleyi kuşatıp “kapana kıstırdığı”nı, ve “3 Belediye otobüsü dolusu polisin ülkenin en büyük gazetelerinden birinin binasını koruduğunu”, böylece tarihte belki pek ender rastlanan bir örnekle medya – iktidar ilişkisinin tepetaklak olduğunu anlatır. Aynı zamanda sendikacı da olan bir diğeri, kimi gazetecilerden “valilikten izin belgesi” göstermelerinin istendiğini, dünyada duyulmamış böyle bir belgesi olmayan ve fakat üzerlerinde kocaman PRESS yazılı o çok bilinen önlüklerden taşıyan gazetecilere ise hedef gözeterek gaz fişeği atıldığını, bazılarının yaralandığını dile getirir. (Yukarıdaki beyan, söyleşi ve demeçler için bkz. “1 Mayıs’ta İstanbul”, özel programı)
Valiliğin resmi açıklamasında 142 gözaltı, 90 yaralı bilançosu verilirken, ÇHD’nin verdiği rakam yaklaşık 160 gözaltı, 180 yaralanma ve travma vakasıdır. Aralarında gazetecilerin de bulunduğu 17’den fazla insan, gözaltı süreleri tekrar tekrar uzatılarak günlerce gözaltında tutulduktan sonra, çok sayıda avukatın adliyedeki protesto eylemi sonunda 4. günün gecesinde serbest bırakılır. (Gazeteler)
Netice - i Kelam: Başbakan’ın yasakladığı Taksim Meydanı emekçilere yar olmaz, güvercinlere ve polislere kalır (Radikal), Başbakan’ın gidilmesini istediği Yenikapı’daki meydan da ıssız kalır. Tabii, o uçsuz bucaksız beton zeminde vakur bir edayla tek başına dolaşan görkemli bir karga ile, ellerindeki büyük Türk bayrağı ve “Değişim Katılımla Başlar” yazılı bez pankartla poz veren Katılımcı Büro Sendikası Genel Merkez üyesi 6 kişiyi saymazsak… (Bkz. Cihan haber ajansı – Fotoğraf AA)
***
Evet, komedi tamam. Peki trajedi nerede? Burada gözden kaçırmamamız gereken en canalıcı noktalardan biri de şu oluyor galiba: 2014 1 Mayıs olayları, neredeyse 1 yıl önce başlayan Gezi Parkı protesto hareketinin bir uzantısı niteliğini taşıyor. Gezi hareketi, tıpkı iki yıl önce ABD’de başgösteren Occupy Wall Street hareketi gibi, sadece demokrasiyi sabote eden, yoksul kesimlerin  mahvedilmesine ve el konmamış son doğa parçalarının gaspına karşı girişilmiş bir başkaldırı hareketinden ibaret değildi. Gezi, aynı zamanda, halkın barışçıl protesto hakkının dişle tırnakla savunulması için girişilmiş çok önemli bir haysiyet hareketiydi. Gerek geçen yaz Gezi’de, gerekse ondan sonraki pek çok toplumsal çalkantıda barışçıl protestoculara karşı girişildiğine defalarca tanık olduğumuz polis şiddet ve zorbalığı, bu seneki 1 Mayıs’ta sistemli bir şekilde uygulandı. Ama bu zor kullanma, her türlü protestoyu illegal hale getirmeyi hedefleyen, kentlerin merkezindeki kamusal alanları da protestoculara fiilen yasaklayan hükümet kararlarıyla birlikte geliyordu.
Çerçeveyi bu yasaklar çizmekte, zor kullanımı ve şiddet, protesto hareketinin içine yoğun şekilde polis sızması, izleme/gözleme faaliyetleri ile de pekiştirilmekteydi. Zorla poşu giydirilerek eline taş tutuşturulan ve fotoğrafı çekilerek fişlenen üniversite öğrencisini gösteren videoyu Flash Haber herkesin faltaşı gibi açılmış gözlerinin önüne getirdi. Görüntülerde, bir duvara yaslanmış iki genç, polisin poşu takma girişimine direniyor; biri eylemlere ilk kez katıldığını söylüyor, “Amirim yapmayın, öğrenciyim, İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyim” diyor. Fakat, “Taksana şunu!” diyen bir polis gencin boynuna puşiyi geçiriyor; bu sırada bir başka polis fotoğraf çekiyor ve kan dondurucu bir soğukkanlılıkla “Çektik bitti!” diyor… Polisin de “belgelendiğini” fark etmesi uzun sürmüyor ve kameramanın daha fazla görüntü almasına izin verilmiyor. (Bkz.)
1 Mayıs protestosunu örgütleyen sendika liderlerinden birinin söylediği ise şu: “Tek tip sırt çantası, mont ve şapka giyen, eylemci görünümlü sivil polislerin Halaskârgazi Caddesi'nde eylemcilerin arasında karıştığı fotoğraflarla belgelenmiş … emekçilere kapısını açan halkın, esnafın camlarının polis tarafından kırıldığı görülmüştür.” Tıpkı Occupy Wall Street günlerinde gördüğümüz gibi, burada 2014 1 Mayıs protesto ve/ya kutlamalarında da basın ya da eyleme katılanlar polisin bu illegal davranışlarını belgelemek istediklerinde ya derhal polis “müdahalesine” maruz kalıyorlar ya da fotoğraf veya video çekimi yapmalarına engel olunuyor.
Ödüllü gazeteci Chris Hedges’in “Barışçıl Gösteri Suçu” başlığını taşıyan son yazılarından birinde ABD’de Occupy’la ilgili olarak söylediği nokta, 1 Mayıs İstanbul’u için de geçerli: “Devletin verdiği mesaj gayet açık: Muhalefet etmeyeceksiniz.” Türkiye’de 1 Mayıs 2014 eylemi katılımcılarının da tek gerçek “suçu” barışçıl bir kitle gösterisine katılmaları olmasın sakın? 
Trajedi mi, komedi mi? Yoksa ikisi birden mi? Etikete siz karar verin.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Ütopyalar ve Distopyalar Arasında Alaylarla Kaf Dağı’na Hareket



Bu dünyada ender raslanan olağanüstü olayların birinde, pek çok ülkede yüksek satış sayılarına ulaşmış Ecotopia adlı ütopya romanının müellifi, aktivist Ernest Callenbach, geleceğin dünyasına ilişkin gözlem ve önerilerini içeren son yazısını ölümünden sonra yayınlanmak üzere, favori mecralarından birine “gönderir”. Daha doğrusu, üzerinde aylarca çalıştığı yazıyı bilgisayarındaki dosyasında saklı tutmuş, yakından takip ettiği internet sitesinde (Tomdispatch.com) yayınlanmasını, bir çeşit vasiyet olarak kendi yayın temsilcisinden rica etmiştir. Yazarın “vasiyeti”, zaten onun sadık okurlarından biri olan blog kurucu-editörü Tom Engelhardt tarafından seve seve yerine getirilir ve “Ekotopyacılara Mektup”, yazarın ölümünün hemen ardından, onun seçtiği yerde yayınlanır. Poe’nun hikâyelerini aratmayan bir “hayat sanatı taklit ediyor” durumu yani: Ölüden gelen mektup. İlk yayınlanış tarihi 2012 Mayıs.

Karanlık kehanetler içeren risalenin açılış paragrafında şöyle diyor yazar:
“Önümüzdeki karanlık zamanlarda, yani bir yüzyıl ya da daha uzun zaman sürecek son derece zor zamanlarda işe yarayabileceğini düşündüğüm bazı düşünce ve davranış tarzlarını derleyip toparlamak uygun olabilir diye düşündüm...”

Burada, çöküş haline geçmiş bir imparatorlukta (ABD) ve aslında ondan pek farklı durumda olmayan geri kalan dünyada, sıradan insanlar olarak gittikçe azalan ayakta kalma şansımızla nasıl canlı kalabileceğimizin ipuçları üzerinde duruluyor. “Büyük Resim”e bakıyor yazar: “Değerli küçük gezegenimiz”in neredeyse her yerinde ekolojik yıkımın, siyasi ve ekonomik çöküşün, birbiriyle asla uzlaşmaz ideolojik ve dinsel çatışmaların, yoksulluk ve kıtlığın kol gezdiğini, bu tablonun ileride büsbütün vahimleşeceğini söylüyor.

Aslında çağımızın birçok düşünür, yazar, gazeteci ve aktivistinin son zamanlarda gitgide daha büyük bir netlikle ortaya koyduğu bu karanlık tablonun sorumlusu kim? Acayip zengin, küçük bir plütokrasinin gittikçe yoksullaşmış, eğitimsiz ve umutsuz bir insan kitlesi üzerinde kurduğu egemenlikten bahsediyoruz. Çürümeye terkedilen yeryüzünün bağrından sonsuz bir hızla, durmaksızın azami serveti söküp çıkarmak ve bunu gittikçe canı çıkan orta sınıfların sırtından, gittikçe daha fazla şiddet kullanarak yapmakta olan bir “yağmacı elit”ten.

Böylesine eşitsiz, hakkaniyetsiz bir düzenin, gittikçe çöken ekolojik ortamda varlığını uzun vadede sürdürmesi imkânsız; ama ömürlerini uzatmasının çeşitli araçları var. Bunların en önemlileri, güçlü polis devletleri oluşturmak, askerî kontrolü sıkılaştırmak, medyayı sürekli manipüle etmek, ve – hiç olmazsa bir süre için – eksiksiz gözetleme/dinleme mekanizmaları oluşturmak.
Tarihin en etkileyici ekolojik ütopya kitaplarından birinin yazarının, ölümünden önce kaleme aldığı son risalesinde, büyük resim olarak gerçek dünya halini daha çok bir distopya halinde tasvir etmesine çok da şaşmamamız gerekiyor herhalde.
Distopyalardan bahsederken, geleceğin en büyük distopya vizyonlarını ortaya koyan iki yapıtın, George Orwell’in “1984”ü ile Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı olduğu konusunda genel bir mutabakat olduğu söylenebilir. Öteden beri, dünyanın karanlık gidişâtı üzerinde kafa patlatanların arasındaki en önemli tartışma konularından biri, bu iki önemli yazardan hangisinin haklı çıkacağı idi. Orwell’in “Büyük Ağabey” vizyonundaki gibi kaba kuvvete, sertlik ve şiddete dayalı aşırı baskıcı bir güvenlik ve gözetleme devletine mi dönüşecektik? Yoksa Huxley’in öngördüğü gibi eğlence ve gösterilerle büyülenmiş, teknolojiye esir düşmüş ve kendi “baskıcı” devletimize meftun olacak kadar sınırsız tüketim tarafından iğfal edilmiş bir “gösteri toplumu” mu olacaktık? Uzun yıllar sonra, bugünlerde artık bu tartışmaya bir nokta koymuş olduğumuz söylenebilir. Öyle anlaşılıyor ki, yazarların her ikisi de haklı çıktı. Bunu belirten gazeteci, yazar ve aktivist Chris Hedges’e göre, Huxley köleleşmemizin ilk aşamasını, Orwell de ikinci aşamasını öngörmüştü.
Yine Hedges, Mısır’da ordunun bu yaz gerçekleştirdiği korkunç kitle katliamını, böyle bir “distopya”nın gerçek hayattaki günümüz versiyonundan bir kesit olarak ele alıyor ve “...dünya elitleri ile dünya yoksulları arasındaki daha geniş kapsamlı küresel savaşın habercisi” olarak yorumluyordu: “Azalan kaynakların, müzmin işsizlik ve eksik istihdamın, nüfus fazlalığının, iklim değişikliği yüzünden mahsul verimindeki düşüklüğün ve yükselen gıda fiyatlarının yol açtığı bir savaş.”
Günümüzün önde gelen bilim tarihçilerinden Naomi Oreskes ve Erik Conway, de ABD’nin saygın bilim ve sanat dergisi Daedalus’ta yeni yayımladıkları makalede distopyaların en yenisini sunuyorlar: “Serbest” piyasa köktenciliğine körükörüne bağlanan ve tümüyle kendini aldatma ideolojisine saplanan Batı Medeniyeti’nin, küresel iklim değişikliğine bağlı olaylar yüzünden 2073 yılında Büyük Çöküş’ünün ve Büyük Kitle Göçü’nün ardından 2074’te dünyanın ikinci karanlık çağına girişini, yüzyıllar sonra, dünyada ayakta kalmayı başarmış az sayıdaki topluluklardan “İkinci Çin Halk Cumhuriyeti” tarihçilerinin gözünden hikâye ediyorlar.
Elinizdeki kitap, İklim Savaşları – Dünya Aşırı Isınırken Hayatta Kalma Mücadelesi, yukarıda kısaca bahsedilen distopyaların en önemlilerinden biri olarak kabul edilebilir. Diğerlerinden önemli bir farklılığı, buradaki ana aktörün, insan kaynaklı iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın gezegende meydana getireceği korkunç tahribatı distopyasının ana eksenine oturtmuş olması. Gwynne Dyer, başta para tarihinin gördüğü en kârlı devasa petrol, kömür ve enerji şirketleri olmak üzere, Callenbach’ın “yağmacı elit” diye adlandırdığı o muazzam güçlü plütokrasinin satın ve teslim aldığı yerleşik medyanın ve devlet/siyaset bürokrasinin söylemediği – dahası hasır altı ettiği – temel bilimsel gerçeklerin birçoğunu sakınmasız bir dille ve büyük bir cesaretle dile getiriyor.
Yazar, aynı zamanda, belki de kısmen anlaşılabilir kaygılarla, gezegeni – üstündeki canlıların büyükçe bölümüyle birlikte – tam yıkıma götüren sürecin bilimsel kanıtlarını görmezden gelme ve işimize gelmeyen o korkunç gerçekleri kendilerine göre yeniden “kurgulama” eğilimine kapılan birçoğumuzu da ürkütmekten, oturduğumuz rahat koltuktan hafifçe sıçratmaktan kaçınmıyor: Önümüzdeki 10 sene içinde gıdanın Ürdün’de karneye bağlanmasından, 15 sene içinde tam yeryüzü cehennemine dönüşen ABD-Meksika sınırında makineli tüfeklerle taranan “kaçak”lardan, 2036’da Pakistan’la Hindistan arasındaki acayip nükleer “çarpışmadan” ve bundan “galip çıkan” Pakistan’ın zaferine Pirus’un bile şaşıp kalacağından; 2045’te iç savaşın ardından kitle göçüne zorlanan yüz milyonlarca Çinliden, uçuk yeşil gökyüzü altında mor-yeşil bakteri çorbası halindeki “ölü” okyanuslardan bahsediyor. Bunların tümünün yeni bilimsel araştırmalara dayanıyor olması, daha da ürkütücü.
Ve bir de, sadece 12 yıl sonrasının Türkiye’si “öngörülüyor” kitapta: Suriye ve Irak’ın su için Türkiye’ye saldırmaları, savaşı kaybetmeleri, Türkiye’nin savaşı kazanması; ve fakat kazandıktan sonra milyonlarca İranlı ve Arap göçmeni ülkeden kovması, bir on sene içinde başgöstermesi mukadder olan, ama devlet sırrı olarak saklanan ve halka asla söylenmeyen kıtlık felaketi...
Suriye’deki iç savaşı tetikleyen başlıca faktörün 2006 yılında başlayan kuraklık-kıtlık-gıda fiyatları yükselmesi-açlık-isyan-hükümet baskısı zinciri olduğu, önde gielen analistler tarafından kısa süre önce yazıldı. Dwer, bu iç savaşın korkunç boyutlara ulaşmasından ve bölgeyi tehdit edecek boyutlara ulaşmasından önce kaleme aldığı kitabında güçlü öngörüler geliştiriyor. Suriye’nin korkunç yıkım manzarasının kökeninde “Bereketli  Hilal” bölgesinde iklim bozulmasının yattığını söylüyor. Buna bağlı olarak, yıllardır süregelen kuraklığın, susuzluğun ve gıda fiyatlarındaki artışın da çatışmaları doğurduğunu tespit eden, yine bilimsel temelli kuvvetli senaryolar yazmayı başarıyor. Kitabın Türkçe’de yayınlanması, Türkiye’nin özellikle güneydoğu komşularıyla nasıl bir ilişki çerçevesi içinde kalacağının ciddi tartışma konusu olduğu şu günlerde büsbütün önem kazanıyor.
Dyer’ın Türkiye için çizdiği yarı-karanlık hikâye 2036 yılındaki savaş ve göçmenlerin kovulması ile sona eriyor ve kitap ondan sonrasına ait bir senaryo içermiyor. Ama, İklim Savaşları’nın temel mantığını doğal sonuçlarına uzatırsak, karşımıza ilginç bir paradoks çıkabileceğini görürüz. Şöyle bir durum tahayyül edilebilir: 2071’de Türkiye Malazgirt savaşının bininci yılını tarihinin en görkemli kutlama törenleri ile kutlama hazırlıklarının sonuna gelmiştir. Tam tamına o günlerde, talihin garip bir cilvesi sonucu, Oreskes ile Conway’in öngördükleri büyük Çöküş gerçekleşir. Türkiye de, tamamen eşzamanlı olarak, kendi ağırlığı altında çöken Batı Medeniyetinin o muazzam gümbürtüsü altında kalıp kendisi de büyük bir çöküşe gidebilecektir…
İklim Savaşları kitabının, yayımlandığı bütün dillerde, şimdi de Türkiye’de, yeryüzünün bu en önemli – hatta tek önemli! – meselesinde, siyasî karar alıcıları, artık daha fazla vakit kaybetmeden ciddi şekilde harekete geçmeye ikna etmesi umulur. Tabii aktivistleri de, aynı şekilde. Onlarsa, bu kitabı ve bunlar gibi değerli kitapları okumakla edinecekleri değerli ek bilgi ve gözlemleri, karar alıcıları etkilemekte kullanmak üzere hızla harekete geçseler ne iyi olurdu.

Ömer Madra
İstanbul, Eylül 2013