5 Mayıs 2014 Pazartesi

UMUT YOLU - ÖNSÖZ


Elinizdeki küçük kitabı bir davetiye olarak görebiliriz aslında. Yazarları, II. Dünya Savaşı’nda Nazizme ve faşizme karşı Direniş’te bilfiil yer almış, ölümlerden ölüm beğenmiş Stéphane Hessel ile Edgar Morin’in dünya âleme bir daveti var. Biri 95, öbürü 92 yaşındaki bu cesur, akıllı ve vicdanlı delikanlılar, hepimizi ekranın (TV, bilgisayar, sinema, cep telefonu ...  işte her ne ekranı ise onun) başından kalkıp, en yakın pencereden dışarı bakmaya çağırıyorlar.

Onların istediği gibi biraz dikkatlice bakarsak, dışarıda birbirinden korkunç iki manzara görebiliriz: Birincisi, toplumun neredeyse bütün unsurları ve değerleri ile birlikte hızla çözülmeye doğru sürüklenişi. İkincisi de, tabiî, canlılar âleminin (biyosferin) belki daha da büyük bir hızla bir ölüm sarmalının içine doğru itilmesi.

Bu ürkütücü tablonun bir yanında şirketler kapitalizminin bir boa yılanı gibi herşeyi kıskıvrak sarıp sıkarak boğan ekonomik hegemonyası ile boğazımıza kadar battığımız milliyetçilik, etnik-dinsel-cinsel-türsel ayrımcılık batağı var. Öbür yanda, yine aynı şirketlerin kısa vadeli devasa kârlarını maksimuma çıkartmak ve hep orada tutmak uğruna havayı suyu, çevreyi, iklimi, kısacası yerde gökte ne varsa hepsini birden topyekûn zehirlemesinin ve paralayıp atmasının yürek burkucu görüntüsü göz alabildiğine uzanıp gidiyor...

Yalnızca günümüzün zalim diktatörlüklerinde değil, gelişmiş demokratik gelenekleriyle övünen ülkelerin ezici çoğunda da gitgide yükselen büyük bir tehditle yüz yüzeyiz. Demokrasinin kökünden tahribini, yoksulların sürekli soyulup soğana çevrilmesini, başta iklim değişikliği olmak üzere gezegen çapındaki ekolojik yıkıma karşı en ufak tedbir alınmasının bile yürütme, yasama ve yargı erklerinin de “satın alınmasıyla” başarıyla engellenmesini de yine aynı kaynağa bağlayabiliriz: Toplumun en tepesine çöreklenmiş o küçücük ama korkunç zengin ve güçlü elitin açgözlülüğüne. Günümüz “Occupy” isyancılarının diliyle söylersek % 1’in, kadim Yunan medeniyetinin terimlerini kullanacak olursak plütokrasinin o sonu gelmez açgözlülüğüne bağlayabiliriz bunu; bağlamalıyız da.

Ve bu iki olgu tamamen içiçe: Yakın tarihteki toplumsal kalkışmaların ve adalet ayaklanmalarının hem katılımcısı, hem de dikkatli bir gözlemcisi olan yazar Rebecca Solnit’in dediği gibi toplum için kamusal alan neyse, yeryüzünde hayat için biyosfer de o: İçinde bir arada yaşadığımız yerler bunlar; onlara karşı girişilen tasallut ve saldırılar da paralellik gösteriyor – haliyle.

Hessel, geçen yıl yayımlanan Öfkelenin! adlı risalesinde, dünyada akıl hafsala almaz boyutlarda bir eşitsizliğin, adaletsizliğin, yoksulluk, şiddet ve ölümün kol gezmesine yol açan bu saldırı ve tasallut dalgasına karşı dünya halklarını “öfkelenmeye”, İkinci Dünya Savaşı’ndan onca yıl sonra “yeniden direnmeye” çağırmıştı. Dünyanın dörtbir yanında milyonlarca nüshası satılan o risale, hemen her yerde protestocuların “el kitabı” olmuştu.
  
Şimdi de Hessel, direniş yoldaşı ve kadim dostu ünlü sosyolog Morin’le el birliği yapıyor. İki “kafadar” açık seçik ve sade bir dille kaleme aldıkları yeni bir “risale” ile bu sefer neyi protesto etmemiz gerektiğini anlatıyorlar. Temel talepleri gayet net: Tepedeki elitin, ana akım medyayı da kontrol altında tutarak yarattığı son derece etkili bir propaganda mekanizması ile tedavülden kaldırdığı toplumsal değerlerin, duygudaşlığın, birbirine “dokunmanın”, “halden anlama”nın, ortaklaşa yaşamanın, empatinin, paylaşmanın yeniden ön planda olacağı bir topluma dönme çağrısı yapıyorlar. Komşu, mahalle, topluluk üyeleri olarak hepimizin paylaştığı şeylerin, yani ortak varlık alanlarının geri getirilmesinin yaşamsal bir zorunluluk olduğunu vurguluyorlar.

Maddiyatın pençesinden kurtarılmış daha dolu dolu bir hayatın temelini oluşturmak için eğitimde derin reformun şart olduğunu belirtirken filozof Jean – Jacques Rousseau’dan alıntı yapıyorlar: “Ona yaşamayı öğretmek istiyorum.” (s.68) Yaşama sanatından bahsediyorlar yani. Bu “sanat”ın özünde ise temel olarak şefkat, merhamet ve vicdan vardır. Hessel ve Morin, çağımız “gelişmiş” toplumlarının hayatında bu niteliklerin tedavülden kalkmış olmasından yakınıyorlar en çok. Tek tek insanları ve insan topluluklarını birbirine bağlayan bağlar olmadan, gündelik hayatta diğer canlılara şefkat göstermeden, kısacası nezaket, dürüstlük, doğruluk kültürünü canlandırıp yeniden ayağa kaldırmadan insan medeniyetinin ayakta kalmasının nasıl mümkün olabileceğini sorguluyorlar.

Yazarlar finans kapitalizminin, ya da başka bir deyişle şirket kapitalizminin bu soruya bir cevap getirmekten âciz olduğunu, aksine sistemin inanılmaz boyutlara ulaşmış kibrinin yeryüzü için herhangi bir “kurtuluş” olanağını da ortadan kaldırdığını hüzünle, ama hayli ikna edici bir dille ortaya koyuyorlar.  Çevre aktivizmi liderlerinden Bill McKibben’ın dediği gibi, “mevcut sistemin kendi araçlarına bırakılması halinde sistemin kendiliğinden değişiklik yapması imkânsız” olduğuna göre, insanların bir araya gelip onu dönüştürmesi gerekiyor mutlaka. İşte o yüzdendir ki, kitapta da siyasi değişim talep edecek büyük halk hareketleri yaratma yolunda güçlü bir çağrıya yer veriliyor.

Yeryüzündeki tüm insanların kaderinde bir pay sahibi olan “gezegen yurttaşları” kimliği ile yola çıkan Hessel ve Morin adalet, eşitlik ve kardeşlik evrensel ilkelerini savunmak üzere şiddet kullanmayan tüm başkaldırı ve direniş yöntemlerini uygulamaya çağırıyorlar bizi. Dünyanın tepesinde tünemiş olan elitler ve onların cebindeki siyasal “karar vericiler”, açıkça görülüyor ki, gerçek dünyadan bihaber, yeryüzü gerçekliğinden kopmuş ve gerçeklikle ilişkilerini neredeyse tamamen kopartmış durumdalar. Onlara karşı başkaldırı ve direnmek, yazarlara göre kaçınılmaz bir zorunluluk olmanın yanı sıra, entelektüel sorumluluğun gereği de. Özellikle, geleceği elinden alınmış genç nesillere ve hatta henüz doğmamış kuşaklara karşı boynumuzun borcu!

Genç kuşaktan söz etmişken, günümüz gençlerinin, dünyanın yakın tarihte gördüğü en büyük zulüm çarkı olan Nazizm ve Faşizmin nasıl birşey olduğu hakkında yeterince sağlam bir fikre sahip oldukları pek söylenemez doğrusu. Hele tarih ders kitapları 1923’ün ötesine pek geçmeyen Türkiye’deki tedrisattan gelip geçen kuşaklar için bu, büsbütün böyle. Hessel ve Morin ise Nazizmin o korkunç kan ve ateş çemberinden geçmiş, faşizmin o en katıksız, en zalim halini bizzat görmüş oldukları gibi, bunu bile bile kendi iradeleri ile onu göğüslemeyi de seçmiş iki direnişçi. Sözleriyle eylemleri birbiriyle tam tutarlık gösteren bu iki direnişçi bugün faşizmin o çirkin başını tekrar kaldırma potansiyeline sahip olduklarını söylüyorlar ve insanları “büyük bir vicdan isyanı”na teşvik ediyorlarsa, uyarılarına iyi kulak vermek gerekir.

Stéphane Hessel ile Edgar Morin hepimizi, solu geleneksel olarak beslemiş dört temel kaynağa yaslanan bir “yeniden doğuş” hareketine tez zamanda katılmaya çağırıyor:  Bireylerin özgürlüğüne odaklanan liberteryanizme, toplumun iyileştirilmesine odaklanan sosyalizme, toplumun ortaklaşmaya dayanan kardeşliğine odaklanan komünizme ve bir de, “toprak anamızla ilişkimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı sağlayan ve Güneşimizde bütün canlı enerjilerin kaynağını bulan ekolojik kaynağa”. (s.84-85)

Tez zamanda. Evet, zaman hayli daralmış, düşman da her zamankinden daha güçlü gözüküyor, doğru. Ama bu bizi asla umutsuzluğa sevketmemeli. Çünkü, Hessel’le Morin, Umut Yolu ile bizi büyük bir mücadeleye, belki de gelmiş geçmiş en büyük mücadeleye çağırıyor. Ve eğer mücadele varsa, umut da vardır –  daima!


Ömer Madra

Açık Radyo yayın yönetmeni,
Yazar, yayıncı ve çevre aktivisti

4 Kasım 2012                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            


Kırılma Noktası Önsözü







1 Nisan 2014 Salı

Bu Bahar, Geleceğimiz...

Geçen baharı kutladığımızdan bu yana geçen kısacık bir yıl içinde dünyada ve ülkede oldukça önemli şeyler oldu.

Birincisi, yazbahar aylarında Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitlesel protesto hareketi gerçekleşti. Müthiş bir haysiyet ayaklanmasının hem tanığı, hem de –kimi durumda– canlı katılımcısı olduk. Bahar bayramı bir tür “Bahar Âyini”ne dönüştü. Yerden yükselen gümbürtüyü sanırım hepimiz net bir şekilde duyduk. Sosyolog Manuel Castells’in dediği gibi:

“Zemin sarsıldı… Hiçbir şey bir daha aynı olmayacak, gelecek gençlerin olacak.”
(Mine Gencel Bek, “Manuel Castells’in Toplumsal Hareketler ve İnternet Üzerine Konuşmasından Notlar”, T 24, 5 Mart 2014)

İsyanın uğultusu dinmeksizin sürüyorken, kış başında ülkenin belki de gelmiş geçmiş en büyük yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet skandali patlak verdi; halen onun canlı tanıklığını yapıyoruz. Bitmek tükenmek bilmez bir Öztürk Serengil stand- up gösterisinin hem seyircisi, hem de oyuncusu gibiyiz sanki: Montaj, dublaj, şantaj’dan geçilmiyor ortalık. Bu trajik absürd tiyatrosunda başrol oyuncusu kim? Mangıraj. Ya vaziyet? Evet, bildiniz dostlar – kelajjj.

Üçüncüsü, iklim değişikliği ve küresel ısınmaya bağlı olarak dünyada, bölgede ve ülkede bir yandan muazzam bir kuraklık tehlikesi, bir yandan da Nuh tufanları başgöstermekte. Eğer topluca uyanıp başkaldırmazsak, gelecek parlak gözükmüyor. Ama vaziyet kel değil: Aksine, havada sivil itaatsizlik ve isyan kokusu var. Örneğin, iklimi korumak için kendilerini Washington’da Beyaz Ev duvarlarına zincirleyip tutuklatan 398 öğrenciden birinin (Aly Johnson-Kurts) söylediği şu sözler dikkat çekici:

“Bir kenarda durup oturamayız artık; yoksa uğrunda savaşacağımız bir gelecek olmayacak."
(Lauren McCauley, “Hundreds of Students Arrested Demanding Climate Action,” CommonDreams.org, 3 Mart 2014)


***
 
Üç olayın üçünün de içinden geçen tek bir soru var aslında. O da, bundan tam 450 yıl önce doğmuş olan büyük ozanın zihnimize çaktığı o kahredici cümleden başkası değil:

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele!”

Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
 Yoksa diretip bela denizlerine karşı
 Dur, yeter demesi mi?”
(William Shakespeare, Hamlet, perde III, sahne 1)

O zaman işte, ortaya bir soru daha: Peki “Dur, yeter!” demeyi nasıl başaracağız? Gazeteci ve yazar George Monbiot, sanırım hepimiz adına cevaplıyor ve temel ilkeleri şöyle sıralıyor:

Her kim mağdursa onun yanında durmak, her kim zalimse onun karşısına dikilmek...

Yoksulu zengine karşı, güçsüzü güçlüye karşı, silahsızı silahlıya karşı savunmak...

Bize hayat veren biyosferi (canlılar âlemini) savunmak. Hem o harika birşey olduğu, hem de tüm diğer canlıları yaşama araçlarından mahrum bırakmaya hakkımız olmadığı için savunmak onu.

Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak, başkalarına da aynı şekilde davranmak.”
(George Monbiot, “Introduction: On Trying To Be Less Wrong,” Monbiot.com, 28 Haziran 2011)

Etik âleminin 1. ilkesi; “altın kural” yani.


***


Pasif kalarak bu amaçlara erişmemiz imkânsız; bunu biliyoruz. James Baldwin’in yarım yüzyıl önce kafamıza çaktığı gibi: Yüzleşme kaçınılmaz! Demokrasi ve direniş kültürünü yaygınlaştırmak için dönüştürücü gücümüzü seferber etmeliyiz.

O halde, tarihçi Howard Zinn’in unutulmaz sözünü bir kez daha tekrarlamanın tam zamanı:
“Hukukun ötesine geçen protesto, demokrasiden ayrılmak anlamına gelmediği gibi, aksine, demokrasi için kesinlikle elzemdir.”

(Zikreden: Jamie Henn, in: “Hundreds of Students Arrested...” CommonDreams.org, 3 Mart 2014)

Fotoğraf ustalarından Harold Feinstein’ın büyük bir zerafetle Açık Radyo ilanlarında bilabedel kullanılmasına izin verdiği o şiir gibi fotoğraf kurgusundan esinlenerek Açık Radyo’nun yayınlarını “Sokağın Müziği” diye nitelendiren dostlarımız var.
(Bkz.: http://www.haroldfeinstein.com/music-people-peoples-playground/).

Bu yakıştırma bizi mutlu etti. Demokratik yurttaş sorumluluğumuz seçim sandığı’nın ötesine uzanıyor; bunu her zaman düşündüğümüzden, bu tanım bize uyar.

Hoş, bunca yıldır yaydığımız sada, Bremen Mızıkacıları’nın o tangırtılı müziğini de andırıyor belki arada sırada, ama olsun, gene de bize uyar.

Yayına geçeli 18 yıl oldu, hatta biraz geçti bile. Bir anlamda rüştümüzü ispat ettik sayılır. Bunca zamandır kuyruğu dik tutttuk, tutmaya devam ediyoruz, hep de edeceğiz…

19 yaşımıza doğru ilerliyoruz.  Mucize gibi bir şey bu! Aslında cevabını metafizik bir şekilde göklerde filan aramaya da hiç lüzum yok. İşin sırrını tek kelime ile özetlemek mümkün: “Müşterekler” kelimesiyle. Evet, müşterekler, ortak varlıklarımız; ortak değerlerimiz, paylaştıklarımız...

Açık Radyo, “mucizesi”, bir avuç mütevazı insanın, hepimize ait olanı, ortak varlığımızı korumak, paylaşmak ve hem birbirine, hem de “müştereklere” gözü gibi bakmak için yürüttüğü o inanılmaz ortak çabanın sonucu.

Bir yanda bunca yıldır durmadan üreten, sessiz ve derinden giden gönüllü programcı dostlarımız, bir diğer yanda deli gibi koşuşturan ve her nasılsa sinir krizinin eşiğine gelmemeyi başaran “cool” çalışanlarımız…Ve bir de, dinleyicilerimiz tabii! Hem alabildiğine sıradan “sokaktaki insanlar” onlar, hem de her biri bir birey, her biri tamamen tekil, benzersiz birer yurttaş: En hoş tarafı da şu: Hepsi daima arkamızda, daima yanımızda ve yöremizde...

***
Hakikaten bir avuç insan işte, dinleyicileri de katsanız. Ama mucizelerden bahsediyoruz; işin püf noktası nicelikte değil, nitelikte. Ve işte “Sokağın Müziği”ni de bu bir avuç insan elbirliğiyle yapıyoruz neticede…
15 Mart Cumartesi – 23 Mart Pazar günleri arasında yaptığımız 11. Açık Radyo Şenliği büyük bir ilgi gördü . Destekçilerimize eklenen yeni katılımcılarımızın oranı neredeyse yüzde elli oldu! Dinleyici desteğine dayanan bağımsız ve cesur bir mecraya hiç şu günlerde olduğu kadar çok ihtiyacımız olmadığı net bir şekilde ortadaydı!

***

İşte böyle. Açık Radyo’yu el birliğiyle bir “zihin tiyatrosu” haline getirmeye çalışıyoruz. Belki az biraz başarmışızdır da. Bize kalırsa, bu radyoda hepimiz bir şekilde gündelik direniş düşleri görüyor ve gösteriyoruz.  Eh, düşlerden laf açmışken, sözü –azıcık saptırarak da olsa– bir kez daha ustaya bırakıp bu yazıyı öyle kapatalım bari:

“… Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın…”

(Shakespeare, aynı yerde)

***

(Not: Bu yazı, 6 Nisan 2014 tarihinde gerçekleştirilen Açık Radyo Programcılar Buluşması’nda yapılmış konuşmanın hafifçe değiştirilmiş ve referansları eklenmiş halidir.)

2 Mart 2014 Pazar

Yeni Dersler, Yeni Okuma Parçaları


Merhaba sınıf. Hadi hafızalarımızı tazeleyelim: Geçen ay, Matematiğe Giriş (M -101) ve Ekonominin Temel İlkelerine Başlangıç (E -101) derslerine girmiştik. Temel ders kitabımız: Bill McKibben’ın, Oil and Honey adlı yeni eseriydi. (Dağlarca’dan hafif esinlenerek “Yeryağ ve Bal” diye de çevirebiliriz.)
Geçen dönemde yeryüzünün en önemli 3 rakamını öğrenmiştik. Tekrara lüzum yok, ama sonuç önemli; hatırlayalım: ya fosil yakıtçılar acayip kâr etmeyi sürdürecek, ya da hasarlı ama çifte kavrulmamış bir  gezegenle idare edecektik. İkisi birden olmuyordu.
Aklımızda bu rakamlarla biraz vakit geçirdik. Dersler devam etti. Az gittik, uz gittik… Bir de ne görelim: Durum her zamankinden kötü değil miymiş? Kuzey yörelerimizde anormal hararet: Oslo sakinleri tarihlerinde belki de ilk kez Noel’i orman yangınları aydınlığında kutluyor, Alaska ahalisi de Şubat ayında orman yangınlarına hayatlarında ilk kez tanık oluyordu. Kısacası, Avrupa’da ve Amerika’da insanlar (ve muhtemelen bütün hayvanlar) şaşı bakıp şaşırıyordu.
Öte yandan, ABD’nin meyve ve sebzesinin neredeyse yarısını sağlayan Kaliforniya’da belki 500 yıldır görülmeyen, ama uzaydan görülebilen kuraklık Federal hükümetin sulama desteğini hepten kesmesine yol açıyor, sürüler tasfiye ediliyor, geniş araziler zorunlu nadasa bırakılıyor, yer altından çıkan gömülerde çok değerli eski sikkeler bulunmaya başlıyordu.
(Yardımcı okuma: John Steinbeck, Gazap Üzümleri; yardımcı görsel malzeme: Şarlo, Altına Hücum – sessiz film.)
Güney Amerika’da: Brezilya’da en az 50 yılın en feci kuraklığı, yeryüzünün akciğerleri sayılan Amazon yağmur ormanları havzasını kavuruyor, yazın dünya futbol kupasının yapılacağı şehirler de dahil olmak üzere yüzlerce yerleşim merkezinde sürekli olarak aralıklı su kesintilerine gidilmesini zorunlu kılıyordu. Ama aynı anda, Amazon’un bir kolu olan Madeira nehri taşıp ortalığı sel sularına boğuyor, ulaşım yolları tamamen kapanıyor, binlerce kişi sefil oluyordu.
(Yardımcı okuma: Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol.)
Batı Avrupa’da Britanya’da kayıtların tutulmasından bu yana (neredeyse 250 yıldır) görülmüş  en korkunç taşkın ve seller vardı, ülkenin zenginlerinin bile o güzelim evlerinin kapısından içeri lağımla karışık sular doluyor, leş gibi kokudan geçilmiyordu.
(Yardımcı Okuma: Kitab-ı Mukaddes, Yaratılış 6:5-8:
“RAB baktı, yeryüzünde insanın yaptığı kötülük çok, aklı fikri hep kötülükte. İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. ‘Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım’ dedi, ‘Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.’ Ama Nuh RAB’bin gözünde lütuf buldu.”)
Pasifik’te durum farklı değildi. Tarihinin en sıcak yılını geçiren Avustralya’da hem ağaçlar, hem de açık ocaklarda kömür yangınları bitmek tükenmek bilmedi, yeryüzünün en önemli kültürel doğal miraslarından biri sayılan Büyük Mercan Resifi’ne de ülkenin en büyük kömür ihracat limanının hafriyat molozlarının atılması planlandı.
(Yardımcı Okuma: Bill Gammage, The Biggest Estate on Earth (Yeryüzünün En Büyük Emlakı diye çevirebiliriz belki.)
Ortadoğu’da da öyle: Büyük bir kuraklığın yol açtığı iç göçlerin gerginliği ile başlayan ve tarihin en kanlı iç savaşlarından birine sahne olan Suriye’den kaçan mülteci sayısı bu yılın sonuna kadar 4 milyona ulaşacak ve dünya rekorunu Afganların elinden alacak. Ayrıca, her 12 dakikada bir insanın can verdiği ülkede iç savaş başından beri 150 bine yakın insan öldü.
(Yardımcı okuma: Yale arkeologlarından Harvey Weiss ve arkadaşlarının Tell Leilan kadim şehri kazıları sonucunda yazdıkları: Hayalet İmparatorluk, Akad’ın Laneti, Ortadoğu’da Tekrarlanan Kuraklık Belası vb. kitap ve makaleleri…)
Türkiye de öyle: Neredeyse tüm bölgelerde binlerce kişinin sürekli çıktığı yağmur ve kar duaları… Kuruyan nehirler, göllerde, baraj göllerinde, göletlerde çekilen sular ve birdenbire beliriveren hayalet şehirler, bazilikalar, minareler, saraylar, sur kalıntıları... Yağmayan yağmurlar, çalışmayan kayak tesisleri, kuruyan tarlalar, endişeli duyurular, yakarılar, bilim insanlarından bölgesel çatışma ihtimali üzerine uyarılar… Son 12 yılda 164 bin hektar (Kayseri büyüklüğünde) orman kaybedildiği açıklandı. En çok kaybedenler, en çok inşaat yapan Antalya ve İstanbul illeri olmuştu.
Derken, Orman ve Su İşleri Bakanı konuştu. Ve o şöyle dedi: “Baraj ve göletlerde su seviyelerinin gerilemesi konusunda kırmızı alarm vermedik. Büyükşehirlerde hiçbir problem yok... İstanbul’da su kesintisi yapmayı düşünmüyoruz. Çünkü aksi takdirde ben bıyıklarımı kesmek durumunda kalacağım.”
Bütün bu durumlar karşısında muhalefeti temsil eden kişi ve kurumlar ne dediler peki: “Hükümet istifa, erken seçim,” vesaire dediler ve buna benzer şeyler söylediler.
Son olarak, önümüze şu haber düştü: “Taksim’de eylem yapılacağı haberleri üzerine Gezi Parkı kapatıldı. Park çevresinde geniş güvenlik önlemleri alan polis, “ikinci bir emre kadar” kimsenin parka alınmayacağını bildirdi.”
Habere eşlik eden görüntüyü tanımlayan “fotoğraf üstü yazısı”nda da şöyle deniyordu: “Gezi Parkı’nın girişinde 2 dozer, 4 Hafriyat kamyonu, 1 TOMA, 2 su tankeri hazır bekliyor.”
Yani, tanımı gereği kamusal alan kavramının ta kendisi olan doğa parkı, emir komuta zinciri içinde kamunun kullanımına mutlak olarak kapatılırken, hafriyat ekonomisinin dünyadaki yükselen yıldızı ve “poster çocuğu” Türkiye, kamusal alanı kamunun tasallutundan korumak için buldozerler, hafriyet kamyonları gibi inşaat, kazı ve iş makinelerini seferber ediyor. Ha, bir de, kurak İstanbul’da, su püskürtmek için, su tankerleriyle... E, yani, bravi!
O halde, sınıf, Dil, Tarih & Coğrafya’ya giriş (DTC -101) dersi için temel okuma kitabı olarak önce Dante Alighieri’nin 700 yıl önce yazdığı epik şiir İlahi Komedya okunacak. Yardımcı okuma parçası da Thomas Gray’in 1750’de tamamladığı Elegy Written in a Country Churchyard (Kilise Mezarlığında Yakılmış Ağıt) şiirinin şu son dizeleri olsun bari:
“Elem asla gecikmez,
mutluluksa uçup gider.
Düşünce berhava eder
çünkü onların cennetlerini.
Yetti ama o zaman:
Cehalet saadetse eğer
Alıklıktır akıllılık.”
Sınıf, ders paydos.

31 Ocak 2014 Cuma

Gezegen için Matematik 101 ve Ekonomi 101 Dersleri




Önde gelen iklim aktivisti, yazar ve akademisyen Bill McKibben, geçen yıl sonlarında yayımlanan son kitabında bize yeryüzünün en önemli üç rakamını enine boyuna anlatıyor. Haydi bakalım sınıf, hep beraber tekrarlayalım: 2; 565 ve 2,795. (Oil and Honey, Times Books, 2013, s. 141- 149)

Rakamların birincisi: 2 derece Celsius: İklim değişikliği konusunda dünyanın üzerinde anlaşmaya vardığı tek tavan ya da sınır rakamı. ABD’nin baştan sona casuslayıp baltaladığı Snowden ifşaatı ile daha yeni ortaya çıkan o müthiş önemli toplantı, yani 2009 Kopenhag iklim zirvesi fena halde çuvallayınca, ısınmada üst sınır olarak, dünya milletleri mecburen, bu rakamda karar kıldı.

Ama bu, bizi asla kesmez: Bilim dünyası diyor ki: Gezegenin hararetini bugüne dek sadece 0.8 derece yükselttik ve bu, beklenenin ötesinde etki yarattı: Kuzey Kutup yaz buzunun yarısı gitti, okyanuslar yüzde 30 asitlendi. 2 derece ısınma, aslında felaket reçetesinin ta kendisi, Ne var ki eldeki tek uzlaşma rakamı da bu.

İkincisi: 565 gigaton. (Gigaton: 1 milyar ton.) Bugünkü tüketim hızıyla 15 yıl içinde atmosfere salabileceğimiz azami CO2 miktarı bu kadar oluyor! (Bir hesaba göre, bugün doğan bir bebeğin liseyi bitirmesinden önce karbon bütçemiz bitiyor maalesef!) Bu da, bizi o pek yetersiz 2 derecenin altında tutacak tek makûl ihtimal, iyi mi? “Makûl” ise, bu durumda 5’te 4 ihtimal demek. Yani şansımız, 6 patlar revolverle Rus ruleti oynamaktan daha kötü.

Üçüncüsü ve en ürkütücü olan rakam ise: 2,795 gigaton. Fosil yakıt şirketlerinin ve fosil yakıt şirketi gibi davranan (Rusya, Kuveyt, Venezuela vb) devletlerin kömür, petrol ve doğal gaz rezervlerinin içerdiği karbon miktarı. Yani, insanlığın yakmayı planladığı, bunda kararlı olduğu fosil yakıt miktarı da bu.

Haydi 2014 sınıfı, hesap yapalım o zaman: 2,795, 565’ten büyük müdür? Eveet, bildiniz. Peki ne kadar büyüktür? Onu da bildiniz: 5 kat büyük! Şimdi tekrarlayalım: Hesap defterlerimizde kayıtlı olan petrol, kömür ve gaz, bilim insanlarının güvenle yakabileceğimizi söylediği miktardan 5 kat fazla. Şimdi başka türlü söyleyelim: Diğer tüm hayvan ve bitkilerle birlikte, cayır cayır yanmamak için bu rezervlerin yüzde 80’ini toprağın altında tutmaya mecburuz.

Ama, tutamıyoruz! Neden tutamıyoruz? Konu ekonomi de ondan. O zaman komşu sınıfta ekonomi 101 dersine bir girip çıkalım şimdi de:

Bu kömür, petrol ve gaz hâlâ toprağın altında yatıyor ama ekonomik açıdan onlar yeryüzüne çıkarılmış sayılıyor! Hisse senedi fiyatlarına işlenmiş, ona dayanarak borçlanılmış, devletler bütçelerini kaynaklarının beklenen getirilerine göre yapmış! Bu rezervler, onların aktif varlıkları, şirketlere değerini veren mal varlıkları (holdingleri). Dünyanın en büyük petrol şirketine “rezervini çıkartamazsın” deseniz, dünyanın en büyük 2. bankasının hesabına göre hisse senedi fiyatları ânında yarıya düşüyor!

Herşey hesaplanmış: Bugünkü piyasa fiyatlarıyla o 2,795 gigaton rezervin değeri yaklaşık 28 trilyon dolar ediyor. Sınıf dikkat: Trilyon dedik! Yani, bilimin söylediğine kulak verip o yüzde 80 rezervi olduğu yerde, toprak altında bırakırsanız,  çoğu yeryüzünün en zengin insanlarına ait olan 20 küsur trilyon dolar tutarında bir varlığı “zarar hanesine yazdırmış” olursunuz ki, kusura bakmayın ama, bunu bu sistemde size yaptırmazlar!

Nasıl mı yaptırmazlar?  Üç yeni rakam verelim: 85, 3,5 ve 6666. Birinci rakam, 85, yukarıda sözü edilen o zenginlerin sayısı. Oxfam yardım kuruluşunun son raporuna göre yeryüzünün en zengin 85 insanı kendi aralarında, yeryüzü nüfusunun yarısının toplam servetine ve mal varlığına sahip. (Guardian, 20 Ocak 2014)

İkinci rakam, 7,5 milyar insan. Yani, dünyanın yarısı, –hani pek otobüse binmezler ya, lafın gelişi söylersek– o çift katlı otobüslerden birine ferah ferah sığdırabileceğiniz bu 85 insan için çalışıyor! Neredeyse bir çırpıda hepsinin adını sayabileceğiniz bir avuç küresel elit için. Öyle ki, ekonomik büyüme, kazanana her seferinde “hepsini al” zarının geldiği, demokrasinin ve gelecek nesillerin hayatının berhava edildiği hileli bir sisteme dönüşmüş halde.

Üçüncü serideki rakamımız ise: 175 bin dolar. Bu, dünyanın en büyük petrol şirketlerinin geçen sene dakika başına ettikleri kâr miktarı! (Huffington Post, 4 Ocak) Evet, sınıf, hep birlikte bir daha alalım: Dakikada 175 bin dolar kâr. (Bu satırların yazıldığı andaki dolar kuruyla yaklaşık 400 bin TL! Her dakika!) Haydi sınıf, şimdi bir de petrolcülerin, kömürcülerin ve doğalgazcıların saniye başı kârını hesaplayın bakalım. Evet, doğru hesap: Saniyede 6666 TL. Sakın çarpıtmayın. Burada şeytanın parmağı filan yok! Rakam öyle: 6666. Her saniye.

Dünyanın serveti geçen seneden beri yüzde 4.9 artmış ve 241 trilyon dolara yükselmiş. Gelin görün ki, eşitsizlik çıldırtıcı seviyelere vurmuş durumda. Dünya nüfusunun tepedeki yüzde 10’u yeryüzünün tüm servetinin yüzde 86’sını gasp etmiş durumda. (Credit Suisse Global Wealth Report, Ekim 2013)

Zenginliklerin en büyük ikinci kaynağı madenlere bakalım bir de. Gaia Vakfı’nın bir araştırması, yeryüzünde madencilik faaliyetlerinin hızında baş döndürücü bir patlama olduğunu ortaya koyuyor: Son 10 yılda kobalt üretiminde % 165, demir cevherinde % 180 artış, demir içermeyen metallerin çıkarımında  ise 2010 ile 2011 arasındaki 1 yıl içinde yüzde 50 artış görülüyor. En zengin maden yatakları tüketildikçe, söylemeye bile gerek yok, yeryüzü inanılmaz ölçüde fazla tahrip görüyor. (Monbiot, Guardian, 26 Kasım 2013)

Yeraltı kaynaklarını çıkarma ya da hafriyat ekonomisinin yükselen yeni yıldızı Türkiye’ye ilişkin rakamlara da bir cümleyle değinirsek: Dünyadaki dolar milyarderleri sıralamasında Türkiye 43 milyarderi ile geçen sene dünya altıncısı oldu. Avrupa’da Almanya’nın ardından az farkla 2. durumda. AKP’nin iktidara geldiği 2003’ten bu yana geçen 10 küsur yıl içinde 3 milyarderden 43’e çıkarak inanılmaz bir rekora da imza atmış bulunuyor. Milyarderlerin büyük çoğunluğunun inşaat, madencilik vb işlerinde olduğunu ekleyelim.
(Forbes.com, World's Billionaires, 2013)

Ekonomi 101 dersini bitirirken: Karbon baloncuğu illâ patlayacak diye birşey yok tabii. Bütün o rezerv karbonu da yakabiliriz elbette. O durumda ne olacak? Doğru bildiniz gene: yatırımcılar bundan çok kazançlı çıkacak, mutlu olacaklar. Ama onları yakarsak, gezegen de hem yanacak, hem de Diyarbakır karpuzu gibi ortasından ikiye yarılacak sanki.

Yani McKibben’ın kitapta dediği gibi, iki şeyden biri olacak: Ya sağlam bir fosil yakıt bilançosu, ya da nispeten sağlıklı bir gezegen. Ama rakamları öğrendik artık, öyle değil mi sınıf? Onları öğrendiğimize göre, bunlardan ikisi birden olmaz!

Matematik 101’i bitirirken de, hesabı son bir kere daha yapalım o halde:
5 kere 565 = 2,795 eder. O zaman bu hesap da burada biter ... yeni matematik bilgimizi bu sefer kavganın politika sahnesine taşıyamazsak eğer.

Ziya Paşa’nın dediği gibi:
İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez...


30 Ocak 2014