5 Temmuz 2013 Cuma

Lûtfen Devam!




Boğaziçi Üniversitesi'nin 146. Mezuniyet töreninde yaptığım konuşmanın metni:

Merhaba 2013 sınıfı! Merhaba herkes!

Burada bulunmaktan büyük mutluluk ve onur duyuyorum. Bir kere, gençlerle bulunmanın mutluluğu var. İnsan onlarla hep genç kalıyor. En azından gönlü genç diyelim. Bunu sağlayan iki avantajlı meslek var : Biri Üniversite öğretim üyeliği. İkincisi radyoculuk. Bende her ikisinden biraz oldu. Üstelik Faustien bir pazarlık da yok burada; ebedî gençlik karşılığında birşey vermiyorsunuz..

Mutluluğun kaynağı bu. Onur da, 2013 Gezi kuşağına hitap ediyor olmaktan...

Şimdi bir mezuniyet töreni konuşması yapmalıyım. Bildiğiniz nutuk atma. Hani kimse dikkatini tam veremez, sonradan da zaten birşey hatırlamaz. Burada yeni kuşağın üyeleri olarak sizlere bilgece sözler söylemem, önünüzdeki hayata dair âkil tavsiyelerde bulunmam bekleniyor. Bu o kadar kolay değil. Hatta, bana bu nazik daveti yapan sayın rektör Profesör Gülay Barbarosoğlu’na ve dostum Prof. Fikret Adaman’a saygısızlık etmek istemem ama bu imkânsız. Bakın neden.

Geçenlerde, GPS (Global Power Shift) atölye çalışmaları kapsamında İTÜ Ayazağa kampüsünde bir panelde konuşma yaptım. Küresel Eksen Değişimi diye çevriliyor. Dünya gençliğinin en büyük iklim aktivizm platformu bu. 4 bir yandan gelen 500’den fazla genç iklim aktivistinin hikâyelerinden oluşuyor. Herkesin ayrı bir anlatısı var. Bu konuya birazdan döneceğim. Ama şimdilik şunu söyleyeyim: Orada Pakistan’dan bir aktivist kız, konuşmamı bitirdikten sonra bana sordu: “Sizin bu gençlere tavsiyeniz nedir?” Ben de resmen dünyanın öbür ucundan 45 günde –arada yürüyerek!– buraya gelen gençlere ne tavsiyesinde bulunabilirim ki?” dedim. İnci gibi dişlerini gösterip güldü.

Evet, aynı şey burası için de geçerli: Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitle başkaldırısı olan Gezi direnişini gerçekleştirmiş ve halen de gerçekleştirmekte olan genç insanlara hangi “aklı” verebilirim ki?

Öyleyse akıl filân vermeyi bir yana bırakalım; işimize bakalım. Madem herkesin anlatısı konuşuluyor. O zaman ben de kendi hikâyemi anlatayım.

Ben bu ayaklanmayı 45 yıldır bekliyordum. Bakın, şu kampusta (Güney) liseyi bitirir bitirmez, hayattaki en yakın arkadaşımla birlikte Paris’e gidecektim. Kafamızda kavak yelleri. Planımız buydu. Dünyanın biricik kültür merkezinde sinema okuyacaktık. Hatırlayın: “Yeni Dalga”, Godard, Truffaut... A bout de souffle... Arkadaşım benden önce gitti, ufak ufak yerleşti oraya. Ben biraz daha bekledim, oyalandım, oyalandım, oyalandım ve – son dakikada tırstım; biletim filan herşeyim hazır olduğu halde caydım. Arkadaşıma şu telgrafı çektim:

SEVGİLİ RALFİ STOP ÇOK DÜŞÜNDÜM STOP AMA BENDE O CESARET YOKMUŞ STOP KALIYORUM STOP SENİ SATTIĞIM İÇİN BENİ BAĞIŞLAYABİLECEK MİSİN STOP ÖMER

Böylece 14 kelimelik bir telgrafla –o zamanlar 140 karakter kuralı yoktu– ’68 Paris’ini yani koskoca Dünya devrimini kaçırmış oldum, iyi mi?. Muhteşem Paris yerine tuttum o kömür karası, boğucu Ankara’ya gittim. Bu gerzekliğim için bir ömür boyu hayıflandım. Bunun intikamını almak için 400 sayfalık bir roman bile yazdım. Mezuniyet yılım olan ’64’te geçiyor. İçinde mezuniyet balosu, mezuniyet töreni, aşk, heyecan ve macera bol da – devrim olmuştu yahu, devrim!...

Sonra aradan yarım yüzyıl geçti. Taksim ayaklanması oldu. Gene Mayıs! Bu sefer devrim durumları bizim kapımızı çalmıştı. Geçenlerde Abbas Ağa parkı’nda bir forumu izlemeye gittim. Bir baktım, arkada “Paris’ten Gezi’ye Selamlar...” yazılı bir bez pankart. 45 yıl sonra Paris İstanbul’a gelmişti.

Bu sefer kaçırmamakta kararlıydım. İstiklal’deki o 40 bin kişilik büyük yürüyüşte hayatımda ilk kez GS’lilerle FB’lileri ve Beşiktaşlıları kolkola gördüm; sağımızda solumuzda milliyetçiler ve Kemalistler de vardı; faşizme karşı omuz omuza diye haykırırken sağ eliyle bozkurt işareti yapan bir genç kız bile gördüm. Herşey vardı. Kavga, dövüş yoktu bir tek.

Asıl ön saflarda “cephe savaşı” vardı. Daha doğrusu, Taksim’in girişinde mevzilenmiş polisten sürekli gaz ve ilaçlı su yiyen kızlı erkekli sivil itaatsiz gençlerin acayip direnişi. Arada yer değişiyorlardı. Rotasyon. Gazdan bitap düşüp bir nefeslenmek için arkaya geliyor, sonra gene ön safa gidiyorlardı. Kan çanağına dönmüş gözlerindeki kararlı ifadeyi gördüm birden ve o an, bu işin bitmiş olduğunu anladım. Korku bitmişti çünkü. İktidarın, muktedirlerin yapacağı birşey yoktu. Gezi Türkiye’de dönüm noktasıydı. Türkiye ve dünya bir daha asla aynı olmayacaktı.

Ben Başbakan için bir tür reklam panosu sayılabilirim aslında:. Üç çocuk babası bir “paterfamilias”ım çünkü. Bu iyi haber. Ama bir de kötü haber var: Çocuklarımın 3’ü de Gezi’den çıkmadılar bir ay boyunca. İlk büyük yürüyüşte İstiklalde kızıma rastladım. Kucaklaştık, biraz birlikte yürüdük. Sonra, “baba ben öne gidiyorum” dedi ve ayrıldı. Ben de, “Aman dikkatli ol!” diyebildim sadece. Onu da içimden.

Gezi Direnişinde şans bu sefer yanımızdaydi. İlk günden yakaladık. Radyoda bir ay kesintisiz maraton yayın yaptık. Devrimci momenti canlı yayında verdik; hani “an itibariyle” diye bir laf var ya, tam öyle oldu: “Taksim düşerken” an itibariyle Hayko Bağdat telefonda anlatıyordu radyoya: “Bir dakika bakayım, polis çekiliyor galiba ... yok yok geri dönüyor şimdi gaz atıyor, çok kötü olacak ... ama yok, yok, çekiliyor… Polis tamamen çekildi! Burada meydanda 1 milyon kişiyiz şimdi!”

“Teşekkür ederiz,” dedik, “biz de birazdan oradayız.”

Önde gelen çevrecilerden Lester Brown’a bir keresinde sormuştum radyoda mülakat yaparken, niye insanlar bunca şey karşısında isyan etmiyor diye. Sene 2010’du.

“Sosyal değişim kimi zaman çok hızlı ve beklenmedik bir şekilde geliverir,” demişti o da. Aynen öyle oldu.

Radyo olarak biz de hızlı refleks gösterdik doğrusu,. Zaten Deprem’den de hazırlıklıydık. 1999’da tüm formatı tersyüz edip iki ay boyunca stüdyodan çıkmamıştık neredeyse. Sivil toplumun ilk kez devlete “hop dedik, biz de burdayız!” dediği 104 STK imzalı tam sayfa gazete ilanları o sırada hazırlandı; biz de işin içindeydik. İlk önemli sivil kıpırdanış buydu.

İkinci sivil başkaldırı da 2007’de Hrant Dink’in cenaze törenidir bence. 200 bin kişi oradaydık, toplandık, yere göğe sığamadık, yürüdük, köprüleri aştık gittik. Tek kelime naralanmadan, sessizce. Tabutun üstüne konan, hiç havalanıp kaçmayan, öylece duran o beyaz güvercinlerle beraber. Ne acayipti.

Sonra da Gezi geldi işte. Yürüdük, bağırdık, katıldık ve kesintisiz yayın yaptık... Formatı gene altüst ettik, saatler saati stüdyodan çıkmadık. Neyse işte,  1. haftanın sonunda 3 kelimelik bir mail geldi: “Haberi sizden alıyoruz.” Özlem adlı dinleyicimiz Ankara’dan selam gönderiyordu. Çok gururlandık. Haberi bizden alması, sadece bizim iyi yayıncılığımızdan kaynaklanmıyordu elbette, yerleşik medyanın korkunçluğundandı da. Onlar “görmediler kötüyü, duymadılar kötüyü, söylemediler kötüyü”.

Bu sıralarda bizim Radyonun internet sitesi de aldı başını gitti. Tekil ziyaretçi sayısı Gezi’nin ilk günü öncesi 1,800 iken, Gezi yayını’ndan 1 gün sonra 16, 800 küsur oldu! Sayfa görüntüleme ise 6 katına çıktı. (5 bin’den 30 bin küsura!). Facebook ve twitter takipçilerimizin sayısı acayip arttı – yükselen grafikleri görmelisiniz!

Derken, 17 Haziran’da bir mail daha geldi elimize. Şöyleydi:

“Sevgili Ömer, Geçen hafta Yunanistan’daki evimde tatildeydim ve sayenizde Türkiye’de yaşananları takip edebildim. Doğrusu, destekçisi olduğum radyonun bu kadar mükemmel olduğundan “haberim” yoktu. Hepinize tebrikler!
Ayrıca senin de 50 senede değişmemiş olduğunu söyleyebilirim...
Ve hatta yaşlı gözlerle hatırladım İstanbul Radyosu’na disc-jockeylik teklifiyle gittiğimiz günü. Rüyalarımızın bir kısmını gerçekleştirebildin! Lûtfen devam!
Öperim
r ”

Bu küçük ‘r’nin kim olduğunu hepiniz bildiniz tabii. (Ne de olsa “orantısız zekâ” sahibisiniz.)
Evet,  49 yıl önce Paris’e giden ve kendisini“sattığım” arkadaşım Ralfi’den  başkası değildi.
Bahsettiği rüyalar meselesine gelince, onları gerçekleştiren ben değilim tabii. Onları gerçek yapan, sizlersiniz! Kelimenin gerçek anlamında sivil itaatsizliğin ne demek olduğunu günler boyu gösteren, şimdi de, kadim Yunan agoralarındaki gibi doğrudan demokrasi deneylerini park forumlarında sürdüren sizler yani: 2013 sınıfı.

Şimdi de, biraz önce sözünü ettiğim olaya dönelim isterseniz: Küresel Eksen Değişimi’ne.

Bakın, yeryüzü için girişilecek dünya çapındaki ayaklanmayı da 15 yıldır bekliyorum desem yalan olmaz..

Gezi direnişi ile Gezegen için direniş, talihin garip bir cilvesi sonucu, Türkiye’nin kalbinde İstanbul’da birbiriyle buluştu. Dünyanın dört bir yanından gelen 500’ü aşkın sayıda genç iklim aktivisti bir haftalığına buradaydı. Kimisi gerçekten dünyanın öbür ucundan geliyordu. “Google’layın”, yeryüzünün her noktasına en uzak yerde oturan ve oradan gelen insanlar bunlar. Sonsuz maviliğin, okyanusun ortasında bit kadar görünen mercan atollerinden. 2 bin yıldır oturdukları bu “topraklar” sular altında kalıp; ebediyyen haritadan silinmeden önce on onbeş yılları kalmış. Ama, “boğulmayacağız, savaşacağız!” diyorlar. En az 2 bin yıl öncesinden gelen geleneksel savaş danslarını yapıyorlar.

Peki düşman kim? Bu insanlar, para tarihinin gördüğü en zengin şirketlerle boğuşmaktalar. Örneğin ExxonMobil ile. Sadece CEO’su, prim ve ikramiyeleri ile, opsiyonlu hisse senetleriyle onların topunu, adalarıyla birlikte kimbilir kaç defa satın alır. CEO Rex Tillerson diyor ki, “benim felsefem para kazanmak. Yeri delip petrol çıkararak para kazanıyorsam, o zaman onu yapmak benim hakkım.” Çevreciler, “ama onu yaparsan gezegen batar; batıyor,” deyince o da cevap veriyor: “İnsanlık acı çekiyorsa, gezegeni kurtarmak neye yarar?”

Herkesin bir anlatısı var yani. Zengin şirketin yöneticisinin felsefesi para ve kâr üstüne. Pasifikteki o bit kadar Nukunonu atolü yurttaşı genç adamın felsefesi de mercan kayalığını ve gezegeni kurtarmak için savaşmak üzerine kurulu. Dev şirketin gücü ve parası korkutmuyor artık onu. Korkusu kalmamış.

İklimle ilgili benim de bir hikâyem var: 2006 yılında yaptığımız mitingi hatırlıyorum. Yılın en soğuk ve tek kar yağan gününde yaptığımız “küresel ısınma” mitingini: Elimde küçük kırmızı  yangın söndürücü. Bizi Kadıköy’de demir bariyerlerle çevirdikleri o kafes gibi alana sokarlarken genç polis memuru yüzündeki gülümsemeyi zorlukla zaptederek sordu bana:
“Bununla mı durduracaksınız?

“Elimizden geleni yapacağız işte,” dedim ben de. Zerrece ironi, istihza olmadan. Ve bakın, işte geldiler. Dünyanın genç iklim aktivistleri buradaydılar. Şimdiye kadar benzeri pek görülmemiş yeni, cesur bir dalga yaratıyorlar. Genç kuşağın “âvâzını âleme Dâvut gibi sal”mak için buradaydılar, dansları, şarkıları, sloganları, zılgıtlarıyla.

#DirenGezi ile #DirenGezegen böylece buluştu işte. 4 yıldır kömür termik santraline bedenlerini siper ederek azimle direnen Gerzeliler de dayanışma için Gezi’ye geldiler. Gezidekiler de Gerzelilerin yediği gazları daha yakından gördüler. 2 bin yıllık atolleri ebediyyen elden gidecek olanların direnişini de gördüler. Ve tersi tabii. İklim direnişçileri de Gezi direnişini, Gezi ruhunu, Gezi esprisini yakından görmüş oldular. Her biri ülkelerine döndüklerinde burada gördüklerini de kendi mücadelelerine katacaklar bundan sonra …

Ama gidecek çok yol var daha. Ve kısa zaman içinde gidilmek zorunda bu yol. Dar alanda kısa paslaşmalar zamanı.

2010’da “ 3 Y” formülünü icat etmiştik: Yerel, Yatay ve Yavaş (slow anlamında) örgütlenme. Bence bu, bugün de geçerliğini koruyor. Geziden gezegene, oradan da geriye gidersek denklem şöyle:

Demokratik, eşitlikçi, hakkaniyetli ve âdil bir dünya
+
Tüm canlıların özgür ve haysiyetli yaşam sürdüreceği bir gezegen.

“İnsanlık tarihinde potansiyel felaketler hiç bu kadar küresel olmamış, bu çapta sosyal ve ekolojik krizler hiç bu kadar eşzamanlı tehdit oluşturmamıştı,” diye yazıyor iletişim profesörü Robert Jensen, ve önemle ekliyor: “Bizi tehdit eden tehlikeler hakkında da hiç bu kadar çok bilgiye sahip olmamıştık.”

Kapitalizmin temel ahlâk ilkeleriyle, anlamlı demokrasiyle ve ekolojik sürdürülebilirlikle bağdaştığı masalına hangi biriniz inanıyorsunuz? Bu palavraları anlatan ders kitaplarını yırtıp atmanın, rüzgâra savurmanın zamanı geldi ve belki de geçti bile.

İstanbul’un ve başka şehirlerin parklarında yeni bir toplumun felsefî, ahlakî, ekonomik, kurumsal temelleri üzerine derin ve anlamlı tartışmalar yaşanıyor şimdi. Parklarda, sokaklarda, dersliklerde, barlarda ve her yerde.

İnsanlar korkuyu yendi ve ayaklandı.... Dünyada da öyle. Derin bir sarsıntı ve ayaklanmalar zinciri var: Brezilya’da, Mısır’da, Bulgaristan’da, Hong Kong’da... Orada, burada ve her yerde...

Şimdi kavgaya girme zamanı. Girersek, aktivist ve yazar Rebecca Solnit’in dediği gibi –bir ihtimal–  kazanabiliriz. Ama girmezsek, kazanamayacağımız garanti! Kavgaya girmek içinse, hayatla yüzleşmek gerek; başka çaresi yok.

Robert Kolej’deki son yıllarımızda bizim sınıflara hocalık edenler arasında bireysel başkaldırı yolunu seçmiş sıkı entelektüeller, ABD’den (Vietnam savaşından vb.) kaçıp buraları mesken tutmuş olanlar vardı. Onların arasında yazar ve aktivist James Baldwin’i de özlemle hatırlıyorum.. Baldwin, 51 sene önce yazdığı bir makalede “Yüzleşilen her şey değiştirilir diye birşey yok,” diyordu hayatı kastedederek. Ve devam ediyordu: “ama yüzleşmedikçe, hiçbir şeyi değiştiremeyiz.”


2013’lüler sınıfı,

Gezi ile müthiş birşey başardınız aslında: Yüzleşmeyi başlattınız ve dünyayı değiştirmeye başladınız.

O zaman, 55 yıllık kadim dostum Ralfi’nin bana yazdığı gibi:

Lûtfen Devam!

Neden, biliyor musunuz?

 “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” da ondan.

Hepinizi saygı ve sevgiyle kucaklıyorum.


İstanbul, BÜ Kuzey Kampüsü

4 Temmuz 2013

27 Haziran 2013 Perşembe

Connecting the Dots



“There is a mysterious quality to all popular uprisings. Astute observers know the tinder is there, but never when it will be lit.”
(Chris Hedges/ Days of  Destruction, Days of Revolt: 2012, p. 227)

“Social change comes very quickly and unexpectedly at times…”
(Lester Brown from the WorldWatch Institute, in an interview he gave to Açık Radyo, 2010)

Here’s my story: Individually and as a radio station we have been engaged in so many years of action against climate change in Turkey, and elsewhere. I remember participating in  one rally on global warming which happened to be on the coldest day of the year, I think it was in 2007 – Probably the only day it snowed that whole year.

Anyhow, I had this small red fire extinguisher with me. Just as I was entering the square where the speeches were going to be made (incidentally the same square we’re going to have the GPS rally next Saturday!) this young cop stops me and, asks, with a slight sneer sin his lips:
            “Hey, you think you’re going to stop global warming with this?”
            “I’ll try to do my best,” I reply – without a hint of irony.

Well, that’s how things are. Since at least one year some friends and colleagues of ours have been working like mad to save this small Park in Taksim square, at the heart of Istanbul city from destruction. Nothing really happens. The activists, they conduct some small rallies from time to time, where they invite people, the so-called opinion-leaders, to “adopt” one tree for themselves. A white ribbon with his or her name written on it, wrap it around this young tree and everyone vows to protect their “adopted” tree. (I’ve got one, too.) Nothing much happens. Construction activities by the mayorship goes on - energetically

Then they make short videos with people. “What does the park mean to you as an individual?” they ask. “Do you have fond memories of it?”

“Well I got lost in it once when I was 4 or 5 years old,” I recount.  “I cried my eyes out running around like mad. And it was pretty much the end of the world as I knew it… Then you know what? This young woman sees me crying, holds me up by the hand, and lo and behold, together we find mommy in no time at all. I cry once more – tears of rage this time for mom for having dropped me in the middle of this ‘jungle.’”

“Anyway,” I tell to the activists, “I don’t want to exchange the memory of my lost innocence in the Park for a bloody shopping mall.”

Time passes., the films are shown, other rallies take place... Still nothing happens.

Then the cops raid in the wee hours of the morning one day to support the workers of the private construction company. They seize the tents of the activists and put them on fire. People start to get angry. They congregate. In their hundreds. After their peaceful meeting in the park, they go to sleep. The next morning the cops come again, and raid them. Many thousands gather this time and this time ”there’s something in the air.” Again the police raid. This time it is 40 thousand – odd protesters.

Then the Prime Minister makes a declaration, which is short and curt: “No matter what you do or say, we have decided the fate of the place,” he says. (That’s a royal “we”, I think.)

And that does it! Something happens this time. The uprising begins. And the the young people who revolt say, “No, you have decided nothing of the kind. We decide our own fate.” It is, as South African rebel, Ronnie Kasrils says “a kind of poetic beauty about rebellion and revolution. It’s the straw that breaks the camel’s back.” (quoted by Chris Hedges, in Truthdig, June 23, 2013).

Despite gas clouds covering the skies all over Turkey this revolt, with its barricades and all, has spread like wildfire to almost all the regions and cities of Turkey, and even has become an inspiration for the “salad revolution” in Brazil. After the police took the park from the uprising masses by a vicious gas attack on 15 June, it spread to all the other parks of the city (and other cities, too) and it has now taken the form of  fora, sort of a direct democracy in practice. It has become a huge revolt of the masses against all kinds of oppression -- reminiscent of the revolution days of Paris 1968.

The mainstream (or corporate) media, with very few exceptions chose to stay silent, or, worse still, in many cases, chose to support the oppressive government. PM Erdogan, though democratically elected and having gained even a 50% percent majority of the vote, proved to be more and more authoritarian. Nowadays we're basically talking about a one-man rule.

The climate movement which we all are now in the process of building has always been, wilfully or unwittingly, ignored by the mass media too. Let’s just look at what happened last night: The US President made a major (even historic!) Climate speech laying out a package of measures including capping carbon emissions at existing power plants, double the amount of electricity produced with renewables, and lead a global movement to address climate change. And? The media virtually ignored it! (Annie-Rose Strasser, Climate Progress, June 25, 2013)

To the Gezi Park revolt we guys at Açık Radyo were rather quick to react. Açık Radyo (Open Radio) has always tried to be a voice for the "silenced" majority. Since day one we've been doing a marathon-broadcast without taking a break, on almost on aspects of this wonderful phenomenon with live shows, interviews, soundbytes, etc.for the past four weeks. (The beat goes on as I write these lines.)

One of the main reasons we were able to do this is the strength of the model we have been trying to follow since the beginning, but, most importantly, for the past 10 years. This is listener-supported broadcasting. As independent journalist Glenn Greenwald aptly states: This model is vital in sustaining real journalism: it fosters independence, democratizes political discourse, invests readers (listeners) in the work that is done, and keeps journalists accountabl to individuals. (Guardian, June 4, 2013)

I see the Gezi uprising as one of the few examples of mass revolts which took its starting point from environmentalism. It is a very rare phenomenon which has started as an ecological protest and encompassed huge masses of people, especially the younger generation within the framework of a bigger cause for real democracy. Now it is time to go further.

Now to connect the dots between the two narratives: That of the Gezi Park protestors (or resisters as they like to call themselves), and that of the young climate activists – you, who have traveled from all around the world.They are of course essentially the two sides of the same coin. (Here "coin" could be quite apt as a metaphor!)

We're talking about taking a stand literally against the corporate destruction of the ecosystem here, there, everywere...

Let me humbly point at a wonderful link between the two movements: As you may well be aware by now, one of the very first chants (slogans) of the Gezi Park rebellion was this: “This is just the beginning, the struggle goes on!” This has been to date one of the most popular slogans of Gezi.
Now let me refer to a small news report I saw on Commondreams.org last night: It reads like this: “Despite injunction, protesters erect human blockade at Toronto pump station. For the sixth day, protesters have barricaded an Enbridge tar sands pump station in an effort to halt the "endless resource extraction" and stop construction meant to reverse the flow of Enbridge's Line 9 pipeline, which soon will carry toxic diluted bitumen from the Alberta Tar Sands through communities and watersheds to eventual export on the East Coast of the United States….”
And their chant? It goes like this: “To Enbridge, we have this to say: this Line 9 pipeline expansion project will not happen. [...] You are going to be swamped with resistance at every step of the way. This fight is just beginning.”

Yes, I do think the historic moment we're passing right through in Istanbul will have significant lessons for us all for the present, and for the near future, too.

Thank you for bearing with me.


Ömer Madra

June 25, 2013-06-26

GPS Panel, İTÜ Ayazağa Campus








YAZBAHAR AYLARINDA AYAKLANMA


Taksim Gezi Parkı ayaklanmaları adı altına tarihe geçeceği muhakkak olan devrim ‘moment’i üzerine sayısız makale ve kitap yazılacak, sayısız müzik parçası (daha) bestelenecek, fotoğraf sergileri, enstalasyonlar düzenlenecek, filmler, heykeller, tablolar yapılacak. Bendeniz, ayaklanmanın 10. gününde, onun hepimizin (ve tabiî bu arada kendimizin) hayatına değen taraflarına değinmek üzere küçük bir derleme denemesinde bulundum: Derleme, twitter kuşağına saygı olarak, hiçbiri 140 karakteri aşmayan şu 7 “mesaj”dan oluşuyordu:



Gezi Parkı, Devrim Ve Radyomuz

“Tüm halk ayaklanmaları esrarengiz bir nitelik taşır. Keskin gözlemciler, kavın orada olduğunu bilir, ama tutuşacağı ânı asla kestiremez.” (Chris Hedges)

“Devrimin zamanı, ilerleme şekli kestirilemez. O, kendi esrarengiz kanunları ile yönetilir. Ama geldi mi, durdurulamaz şekilde ilerler.” (V.İ.Lenin)

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” (Taksim Gezi Parkı halk ayaklanmasında atılan ilk sloganlardan biri.)

“Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim!” (Gezi direnişini şiddet kullanarak bastırmak için Başbakan’dan icazet isteyen güruhun sloganlarından biri.)

“Yol ver gidelim, Taksim’i gezelim!” (Gezi direnişçilerinin cevabî duvar yazısı.)

“Haberi sizden alıyoruz.” (Ankara’dan Açık Radyo’ya selam gönderen dinleyici Özlem Atar)

“Okur destekli gazetecilik siyasî söylemi demokratlaştırır, gazetecilik kolektif bir macera olur, gazeteci bireye hesap verir hale gelir.” (Glenn Greenwald)

***
10 Haziran tarihli bu “bülten”den, işbu yazının kaleme alındığı 19 Haziran’a kadar geçen 9 gün içinde son derece önemli gelişmeler yaşandı, yarı resmî görüşmeler, mitingler yapıldı, avukatlara sert polis saldırıları gerçekleştirildi, karizmalar çizildi, ajan provokatörler ortalığa dizildi, yaralılara ve hastalara yardım eden sağlık personeline tehdit ve uyarılar yağdı, dünya çapında komplo teorilerinden geçilmedi… Ve, sonunda gaddarca bir polis baskını oldu, İstanbul semaları biber gazıyla doldu, Park isyancıları parktan zorla atıldı, park zorla boşaltıldı. Sonuçta toplam 4 kişi öldü, insanların gözü çıkarıldı, organları zedelendi, ruhları hunharca örselendi, bir sürü gözaltılar, ardından kimi serbest bırakmalar yaşandı. Grev girişimleri pek başarılı olamadı, ama Direniş bir an durmadı, olanca coşkusuyla ve bütün hızıyla devam etti: Ayaklanma herkesin beklentilerini aştı, meydanlar, parklar ve sokaklar “duranadamlarla” ve “durankadınlarla” dolup taştı, gezi direnişçilerine verilen destekler kıtalararası boyuta ulaştı, muktedirler bütün bunlara epey şaştı, pencerelerden sokaklara tencere tava tıngırtıları ulaştı, sosyal medyada milyonlarca espri ve kahkaha uçuştu,  bütün bunlar yaşanırken yerleşik medyanın büyük bir kısmı apışıp kaldı ve susup durdu, bir kısmı kusursuz kumpas kuramları kurgulamayı sürdürdü…

Biraz 1871 komünü, biraz 68 Paris’i, biraz 89 Prag’ı, biraz #OccupyWallStreet, biraz Tahrir, biraz “Indignados”, biraz Şili liselileri, biraz Idle No More yerlileri, biraz Putin’i milletin başından defetmesi için Ortodoks kilisesinde Meryem Ana’ya punkrock makamında dua okuyan Pussy Riots kızları idi, biraz Atina, biraz Şam, biraz Yo Soy 132 … biraz biraz biraz herşeydi ve hepsiydi aslında Taksim Gezi parkı direnişi. Kendisinden hemen sonra, yani şimdi, bu yazı yazıldığı sırada patlayan Brezilya “salata devrimi”ne esin kaynağı oldu. Adbusters dergisindeki kültürparazitçilerinin (culturjammers) dediği gibi: Demokrasi böyle birşeydi işte. Ve, Küresel Bahar’ın öldüğü falan yoktu. Ölmek şöyle dursun, daha yeni doğmuştu o, bebekliğini yaşıyordu: Çıplak ayaklarını havada savurarak ve gürültülü bir şekilde sesini duyurmaya çalışarak…

Doğanın o olağanüstü uğultusunu kitaplarında benzersiz üslûbuyla kulaklarımızda çınlatan büyük yazar Yaşar Kemal’in müthiş deyişini ödünç almanın tam zamanı şimdi: Yazbahar ayları geldi artık Türkiye’ye. Ve, bu daha başlangıç…

* * *

Twitter kuşağının özlü diliyle konuşmaya çalışıp, bu başlangıç noktasında 7 temel asimetriden bahsedip işbu yazıyı noktalamak uygun olabilir.

Yazbahar Türkiyesi’nde 7 ana eksende 7 çelişme ya da çatışma görülebiliyor:
  • Şiddet ve şiddetsizlik: Polisin kör şiddetine karşı barışçı sivil itaatsizlik “silahını” elden bırakmayanların cesaret ve aklıselimi.
  • Korku  ve korkusuzluk: Direnen gençlerde korkudan eser yok artık; iktidar ve muktedirlerde ise kontrolün hepten elden gittiği dehşeti var.
  • Espri ve esprisizlik: Direnişçiler acayip komik; “orantısız zekâ” kulübündeler; muktedirler ise “sınır tanımayan banaller” derneğine üye.
  • Betonistan ve Toprak Ana. Doğayı en yüksek fiyat veren şirkete okutan neoliberal gaspçılara karşı gezegen direnişçilerinin “emanetçiliği”.
  • “Demokrasi” ve Demokrasi. Çoğunluk tahakkümünü dayatan muktedirler karşısında çoğulcu, katılımcı demokrasiyi savunan direnişçiler.
  • Devasacılık ve dayanışma: Doğa yıkımı ve sınırsız ekonomik büyüme ile model olma hevesi biterken; Gezi ayaklanması dünyada ilham kaynağı.
  • Kör medya - hür medya: Yerleşik medya görmedi, duymadı, söylemedi, sosyal medya işledi, okur/dinleyici destekli medya da vicdana ayna oldu.

Böyle. Gezi direnişi başladı ve binbir şekil alarak devam ediyor. Sonra neler olacağını kimse bilemez. Bildiğimiz tek şey var, o da şu: Bu ülkede bundan böyle hiçbir kurum, hiçbir kişi, hiçbir şey Yazbahar Ayaklanması öncesindeki gibi olmayacak.

Ömer Madra

İstanbul, 19 Haziran 2013

13 Haziran 2013 Perşembe

Gezi Parkı, Devrim ve Radyomuz



Tüm halk ayaklanmalarında esrarengiz bir nitelik vardır. Keskin gözlemciler, kavın orada olduğunu bilirler, ama ne zaman çakılıp tutuşacağını asla kestiremezler. (Chris Hedges)

Devrimin zamanını ve ilerleme şeklini kestirmek imkânsızdır. O, üç aşağı beş yukarı kendi esrarengiz kanunları ile yönetilir. Ama bir geldi mi, durdurulamaz şekilde ilerler. (V.İ.Lenin)

“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” (Taksim Gezi Parkı halk ayaklanmasında atılan ilk sloganlardan biri.)

“Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim!” (Gezi direnişini şiddet kullanarak bastırmak için Başbakan’dan icazet isteyen güruhun sloganlarından.)

“Yol ver gidelim, Taksim’i gezelim!” (Gezi direnişçilerinin cevabî duvar yazısı.)

“Haberi sizden alıyoruz.” (Ankara’dan Açık Radyo’ya selam gönderen dinleyici Özlem Atar)

“Okuyucu destekli gazetecilik, siyasî söylemi demokratlaştırır (…) gazeteciliği kolektif bir  maceraya dönüştürür (ve) gazeteciyi bireye hesap verir hale getirir.” (Glenn Greenwald)


Derleyen: Ömer Madra
10 Haziran 2013

21 Mayıs 2013 Salı

Bir Diyalog ve Bir “Monodiyalog”


Uluslararası İşçiler Günü bütün dünyada neoliberal kapitalizmin dayattığı kemer sıkma politikalarına ve ağır işçi sömürüsüne karşı İspanya gibi kimi yerde coşkuyla, 400’den fazla işçinin yıkılan enkaz altında can verdiği Bangladeş gibi kimi yerde hüzün ve öfke karışımı duygular içinde, ABD gibi kimi yerde de hınzır espri ve şakaları da kapsayan karmaşık bir haleti ruhiye içinde protesto ve gösterilerle kutlanırken, yeryüzünde belki bir tek Türkiye’de, daha doğrusu sadece şu şehr-i Stanbul’da durum her yerdekinden biraz daha farklıydı.
Tarihin en eski yerleşim merkezlerinden biri olan ve bilindiği gibi, dünyada iki kıtaya birden yayılan tek şehir olan bu benzersiz yerde, benzersiz tuhaflıkta şeyler yaşandı: Şehrin kıtaları birbirine, merkezini çevresine bağlayan köprüler köprü olmaktan, yollar yol olmaktan, kara ve deniz taşıtları kara ve deniz taşıtları olmaktan çıkarıldı. Adını kentin eski sakinlerinin “şehir” anlamına gelen polis kelimesinden alan bu şehrin bugünkü sakinleri, yani yeni“polisliler, polis tarafından kendi mahallelerine ve hatta evlerine hapsedildiler.
Günün İstanbul için mânâ ve ehemmiyetini ortaya bütün çıplaklığıyla koyan diyalog şuydu:
Vatandaş: “Taksim’e nasıl giderim?”
Polis: “Gidemezsin, bütün bunları gitmemen için yapıyoruz zaten.”[1]
Biz bu İstanbul/Taksim meselesiyle uğraşırken bakınız dünyada neler olup bitiyordu: Tarihte benzeri görülmemiş ısınma yüzünden Güney kutbunda buzlar son bin yılda görülmüş en kötü erimeye uğruyor[2], Kuzey Kutup dairesinde 600 yılın en sıcak yazları son 8 senede geçiriliyor[3], iklim değişikliğinin getireceği kıtlık ve açlıktan önümüzdeki on yıllarda milyonlarca kişinin ölmesine yol açacağı ve buna dünyanın katiyen hazır olmadığı açıklanıyor[4], 20. yüzyılın son 30 yılının, aşağı yukarı son bin dörtyüz yıldan, yani İstanbul şehrinin Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi olarak ilan edilmesinden beri görülmüş en sıcak yıllar olduğu raporlanıyor[5], 6 trilyon dolar tutarındaki “karbon balonu”nun patlamasıyla hem yatırımcıların hem de Yeryüzü Gezegeninin yanacağı, dünyanın hesaplanmış fosil yakıt rezervlerinin yerin altında bırakılmasından başka çare olmadığı ilan ediliyor[6], 7 yıl içinde iklim değişikliği ve enerjiye hücum sebepleriyle yağmurla beslenen tarım hasadının başta Afrika olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde yüzde 50 azalmaya yol açacağı, başlıca nehirlerin debisi azalacağından sulama kanallarının, barajların, HES’lerin ve nükleer santrallerin susuz kalacağı bildiriliyordu[7].

“O esnada başka yerde”, yani Türkiye’de neler oluyordu peki? Ülkedeki 15 özel çevre koruma bölgesinden biri olan ve Akdeniz’in en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip ilçesi Datça’da deniz doldurularak marina yapılırken, belediye başkanı tarafından bunun “doğa dostu marina” olduğu söylenerek[8] literatüre önemli katkı getiriliyor, İstanbul’un kuzeyine yapılması öngörülen 3. havalimanı için verilen 3. ÇED raporunda belirtilen 70 göl, gölcük ve gölet, nihaî ÇED raporunda, –abra kadabra!– “su birikintisi”ne dönüşüyor ve ilk raporda “mecburen kesilmesi gereken” 680 bin ağacın yanı sıra, 1, 855 bin küsur ağacın da “taşınabileceği” belirtilerek, dünya literatürüne (herhalde tekerlekli) “prêt-à-porter ağaç” gibi yepyeni ve güzide bir kavram armağan ediliyor[9], Türkiye’nin karbondioksit eşdeğeri olarak 2011 yılı toplam sera gazı emisyonunun 1990 yılına göre yüzde 124 artış gösterip dünya artış rekoru kırdığı resmen açıklanırken[10], tastamam aynı günde Orman ve Su İşleri Bakanı, “bugüne kadar işletmeye aldığımız hidroelektrik santraller sayesinde yılda 40 milyon ton karbon salınımını önledik” demek suretiyle iklim değişikliği ile mücadelenin en etkin yolunun hidroelektrikten faydalanmak olduğunu belirtiyor[11],  bundan bir hafta sonra ise, Muğla'nın Fethiye İlçesi'ndeki bir yangınla oradaki kuş cenneti kuş cehennemine dönüşüyor[12], enerji bakanı enerjide yeni trendin kömür olduğunu açıklarken, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) Başkanı, “yerli kömür santralleri için başvuruların çok arttığını, yerli kömüre karşı inanılmaz bir yönelim olduğunu söylüyor, “inanılmaz derecede seviniyoruz” diyordu.[13]
Evet, ama bundan daha da inanılmazı vardı: Yılın tek kişilik “diyalogu” şöyle cereyan etti:
Başbakan (BM Ormancılık Forumu’nda, 7 Nisan 2013):
Bir parça elmasın, bir gram altının, bir litre petrolün, bir metreküp doğalgazın, bir torba kömürün nerelerden geçip geldiğine, ne tür trajedilere şahit olarak evlerimize ulaştığına artık kafa yormamız gerekiyor…İnsanlar, güzel kokular sürünme yarışına girerken, atmosfer deliniyor; insanlar hırsla hız yapma peşinde koşarken, buzullar eriyor. Şunu hepimiz görmek ve anlamak zorundayız. Büyüme ve kalkınma dediğimiz süreç böyle devam ederse, ortada yaşanabilir bir dünya kalmayacak. Bu acımasız rekabet, bu hırs, bu tamah böyle devam ederse, çocuklarımıza bırakacağımız bir dünya var olmayacak”[14]

Başbakan (AKP Kızılcahamam toplantısında, 28 Nisan 2013):
“Çılgın projeler için bize hendek atlatıyorlar. Bakın Marmaray’a çanak çömlekle bize kaç sene kaybettirdiler. Üç dört sene önce açılacaktı. Biz muasır ülkeler seviyesinin üzerine çıkacaksan bu yatırımları hızla yapmalıyız… Kanal İstanbul’la ilgili birileri gelip bize akıl veriyor “bu yanlış” diye. Ya arkadaş sen aklını kendine sakla …Dört yıl gibi bir sürede üçüncü havalimanını bitireceğiz… Taksim Gezi Alanı dedik hemen karşı çıktılar… Bu tabii kışla olmayacak. AVM, belki rezidans olarak hizmet görecek… Galataport, Haydarpaşaport hazırlanıyor…Boğaz’a 3. köprünün temelini önümüzdeki bir iki ay içinde atacağız…”[15]
Epey zaman önce Oğuz Atay o unutulmaz günlüğüne şöyle yazıyordu:
“…Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz...”[16]
Sana nasıl geliyor peki, ey okur?
Başka sorum yok.
***


[1] Taraf, 2 Mayıs 2013.
[3] Radikal, 10 Nisan 2013-05-02
[4] Observer, 13 Nisan 2013
[6] Bill McKibben, Jeremy Leggett, Guardian, 19 Nisan 2013
[7] Michael T. Klare, http://www.tomdispatch.com/blog/175690/,  21Nisan 2013
[8] Radikal, 21 Nisan 2013
[9] Radikal, 1 Mayıs 2013
[12] Milliyet, 21 Nisan 2013
[13] http://www.bianet.org/bianet/ekoloji/145665-enerjide-yeni-trend-komur
[16] Oğuz Atay, Günlük, İletişim, 2007

Yeni Bir İklim Bilinci Oluşuyor



İlkbaharın başlangıcını, doğa'nın kendini yenilemesini, ortalığı kaplayan soğuk hava dalgası içinde de olsa, kutladık. Baharı simgeleyen Nevruz ya da Newroz da, ülkede 30 yıllık kanlı savaşın sonuna doğru yaklaşmakta olduğumuzu gösteren bazı işaretleri beraberinde getirdi ve umudumuzu artırdı.

Öte yandan, Mart ayında bilim dünyası hiç de iç açıcı olmayan yeni verilerle karşımıza dikildi. Lâfı eğip bükmeden, sükûnetimizi hiç bozmadan, “cool” bir edayla söyleyelim biz de sözümüzü:
Mahva doğru sürüklenmekteyiz.
İnsanlık tarihinde ilk kez insanlar kendi eylemlerinin sonucunda büyük bir yıkım tehlikesiyle yüzyüze. Enerji, daha fazla enerji, daha daha fazla enerji elde etme hırsıyla atmosferi dev bir lağım gibi kullanıyoruz. Kömür, petrol, doğal gaz gibi konvansiyonel, katran kumulları, kaya gazı, şist petrolü, “sentetham” (syncrude) gibi alengirli adlarla andığımız konvansiyonel olmayan fosil yakıtları gitgide daha daha fazla yakmaktayız. Bunları yakmakla, başta karbondiyoksit olmak üzere, ortalığa saçtığımız sera gazları dünyayı resmen cehenneme çevirmek üzere. Gelecekte doğru dürüst, insan gibi, haysiyetli bir hayat sürdürme şansımızı şimdiden kendi ellerimizle ayaklar altına almaktayız. Türün kendi geleceğini bile ciddi tehlikeye attık artık. Tabii başka sayısız hayvan ve bitki türünü de peşimizden sürükleyerek. Bir "ekosoykırım"dan dahi söz edebiliriz pekâlâ.
Hapı yutmaktayız!
11 bin yıllık iklim verilerinin tümü bunu bize kanıtlıyor! İnsanların yerleşik düzene ve tarıma geçmesiyle oluştuğu kabul edilen insan medeniyetinin başlangıcından bu yana görülen en büyük sıcaklık artış hızlarına şimdi-şu saat-bizzat ulaşıyoruz! İklimin değişim hızı, 11,500 yıl önce başlayan bu jeolojik zaman döneminde, yani tüm Holocene çağında gördüğümüzden çok daha büyük! 1
İklimdeki değişiklik, insan medeniyetinin ve tarımın varolduğu tüm dönem boyunca gördüğünden daha fazla olacak! Gezegenin tarihinde ilk kez bir canlı türü, dünyanın uzaydan görünüşünü, fizikî ve kimyasal yapısını değiştirecek güce sahip oldu. Ve bu gücünü kullayıp bu değişikliği yapıyor. Böylece, Holocene diye adlandırılan jeolojik çağ bitiyor ve – Nobel Ödüllü kimyacı Paul Krutzen'in dediği gibi – Anthropocene çağı, yani insanın belirleyici etken olduğu, insanın adını verdiği jeolojik çağ başlıyor artık. Ama bu isim babalığı/ya da isim anneliği, o kadar övünülecek birşey mi, onu bilemiyoruz artık.
Ayvayı yemekteyiz!
Fosil yakıtların yakılması sonucunda ortaya çıkan sera gazlarının benzeri görülmemiş hızda artması yüzünden meydana gelen iklim değişikliğinin bir başka boyutu daha geçenlerde ölçüldü. Okyanuslarda ve dünya denizlerinde bu artan gazların emilimi (absorbe edilmesi) sonucunda ortaya çıkan asitlenme olayı yaklaşık 300 milyon yıldan bu yana "görülmüş" en yüksek seviyeye çıktı!2 Çok eski dönemlerde yaşamış kabuklu deniz hayvanlarının kabuklarındaki izlerin incelenmesi bize bunu ispatlıyor. Yani, kelime oyununu hoşgörün ama, artık "bilinmeyen sularda yüzmekte"yiz! 300 milyon yıl! Bu da bütün hayatın orijinal kaynağı olan denizlerdeki besin zincirini, mikroskopik bitki ve hayvanlardan en üst seviyedeki memelilere kadar etkiliyor, hatta bu zinciri en alt halkasından koparıp atıyor.
Pusulayı şaşırmış durumdayız.
Hawai'deki Mauna Loa gözlemevinde 1950'lerden beri yapılan düzenli ölçümlerde atmosferdeki karbondiyoksit miktarında en büyük ikinci artış sıçraması gerçekleşti ve bu sera gazı toplamda milyonda 395 parçacık (ppm) oranına ulaştı. Ölçümleri başlatan Charles David Keeling, bütün dış etkilerden, kirlenmelerden uzakta, Pasifik'in ortasında günde 6 kere hiç şaşmadan atmosferdeki C02 artışını ölçtü. Ömrünü buna adamıştı. O kadar ki, bir çocuğunun doğumuna yetişemedi, çünkü karısının sancıları başladığında o günlük ölçümlerinden birini yapmak üzere aletlerinin başındaydı. "Karbonun Yaşlı Kurdu" Keeling'in ünlü CO2 eğrisi, yıllar içinde yükseldi yükseldi ve neredeyse tavanı deldi geçti! Yani, daha 4 yıl önce dünya ülkelerinin neredeyse hepsinin istikrarlı bir iklim olabilmesi için şart olduğuna karar verip üzerinde anlaştığı 2 derece santigradlık “güvenli sıcaklık artış tavanı”nı tutturma umutları hızla uçup gitmekte. (400 ppm tavanına şunun şurasında iki yıl birşey kaldı: Parçacık artış sayısı daima artıyor ve 2012'de yılda 2,67yi buldu!) İşin kötüsü, bilim dünyasının büyük çoğunluğu, başta James Hansen, 400 ppm'yi asla güvenli sınır kabul etmiyor ve iklim yıkımını önlemek için 350 parçacık (ppm) sınırına geri çekilmenin şart olduğunu, 350 ppm'den fazlasının kontrolden tamamen çıkmış bir iklimi garanti edeceğini söylüyor.
Susuzluktan kırılmaktayız!
Müthiş Mezopotamya medeniyetlerini doğuran "verimli hilal" topraklarında durum vahim. Son durumu anlamak için NASA uydularından gelen son verilere şöyle bir göz atmak bile yeterli: Türkiye'nin güneydoğu bölgesini ve komşuları Suriye, Irak ve İran'ın önemli bölümlerini içine alan Dicle - Fırat nehirleri havzası, 2003'te başlayan 7 yıllık bir dönemde büyük bir kuraklığın pençesine düşmüş durumda. Bölge tatlı su kaynaklannı büyük bir hızla yitiriyor. Bu 7 yılda 144 kilometre küp yeraltı suyu kaybetmiş. Bölgenin yeraltı su kaynaklarındaki azalma, Hindistan yarı kıtasının ardından yeryüzünde görülen en büyük kayba işaret ediyor. (Suriye'deki iç savaşın bile kuraklık ve iklim değişikliği ile bağlantılı olduğu saptandı!) Bu bilimsel raporu yazanlardan biri, "yeraltı su kaynakları banka hesabınız gibidir," demiş. "İhtiyacın olduğu zaman çekersin, ama sonradan yerine konmazsa, sonunda hesabındaki paranın yerinde yeller esmeye başlar."  Fizik bilimlerden sosyal bilimlere, siyaset bilimine küçük bir sıçrama yapalım: Bu sinsi kuraklık tehlikesinin tüm bölgede sebep olabileceği kıtlık ve –Türkiye-Suriye-Irak-İran arasında–  doğuracağı çatışmaların boyutunu önceden kestirmek için ise kâhin olmamıza gerek yok herhalde.
Fizikle kavga etmekteyiz!
Aslına bakarsanız, burada insanlarla fizik arasında bir kavgadan bahsediyoruz.5 Fizik dünyası, insanların koyduğu takvimlerle zerrece ilgilenmez. Karbonu fiyatlandırırsanız benzin fiyatları artar, o zaman da inşaat sektörü krize, ekonomi durgunluğa girer, ülkenin büyüme hızı düşer, iktidarlar da seçim kaybeder…Fizik bunlarla da ilgilenmez, hatta bunları hiç takmaz . Fizik, iklim değişikliğine karşı tedbir almak üzere harekete geçilirse, dünyadaki en kârlı endüstri olan fosil yakıt endüstrisinin kârlarının küçülmesiyle de ilgilenmez. Fizik, ortalığa saçtığımız karbondiyoksidi alır ve onu ısıya dönüştürür. Bu  da buzların daha fazla erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, fırtına ve sellerin artması demektir. Ve, öteki tüm sorunlardan tamamen farklı olarak, ne kadar az şey yaparsanız, o kadar kötüye gider işler. Hiçbir şey yapmadan durun bakalım, elinizde patlayan kâbusun büyüklüğünü seyredin ondan sonra.
Fizik kurallarının emrettiği takvime uygun olarak harekete geçmezsek eğer, ondan sonra harekete geçmenin bir anlamı kalmayacaktır. İklim değişikliği, fizik kuralları gereği, geri döndürülmez bir süreçtir; sonsuza kadar gider.
***
Yukarıda sıraladığımız korkunç raporların tümü Mart ayındandı. Dünyanın önde gelen az sayıdaki saygın gazete, bilimsel dergi ve bloglarının taranmasıyla elde edilmişti. Ezici çoğunluğu dünyada da, ülkede de medyada sessizce geçiştirildi. Ama buna alışkınız zaten. Bu konuda uzun zamandan beri özel çıkarların (petrol, enerji şirketlerinin vb.) yürüttüğü bir sessizlik kumkuması mevcut. Büyük paralar harcanarak yürütülen bütün bu lobi faaliyetlerine, çarpıtmalara ve kuyruklu yalanlara rağmen kamuoyunun, sıradan insanların önemli bir çoğunluğu yaklaşan felaketin pekâlâ farkında. Özellikle de çocuklar ve gençler. Onlar belki de içgüdüsel olarak gerçekten ilgili, kaygılı ve farkındalar. Kısacası, insanlar bilimcilerin, araştırmacıların, dürüst gazetecilerin rapor, araştırma ve haberlerini görmeseler bile tehlikenin farkındalar.
Tam da şu sıralarda Türkiye'nin tanınmış kamusal aydınlarından bir kesim de iklim krizi üzerindeki sessizlik perdesini kaldırmak, bu büyük tehdide karşı toplumsal bilinci yükseltmek amacıyla harekete geçti. Bilebildiğimiz kadarıyla bu, Türkiye'de ilk kez oldu. Aralarında toplumun önde gelen sanatçı, yazar, akademisyen, müzisyen ve girişimcilerinin de bulunduğu bu insanlar, bir manifestoya imza attılar: "Gezegen Elden Gidiyor - Buna Razı Gelemeyiz”... Adalet Ağaoğlu, Ali Nesin, Ara Güler, Barbaros Çetin, Güven Güzeldere, Haluk Bilginer, Harun Tekin, İbrahim Betil, İbrahim Özdemir. Murat Türkeş, Nebahat Akkoç, Ömer Madra, Pelin Batu, Rakel Dink, Sevil Turan, Sezen Aksu, Şafak Pavey, Tarhan Erdem, Tarkan, Ümit Boyner, Ümit Şahin ve Yaşar Kemal manifestonun ilk imzacıları arasında yer aldılar.6
Ayrıca, çevre ve ekolojiden insan haklarına, inanç temsilcilerinden demokrasi kuruluşlarına, sanat kurumlarından sağlık örgütlerine, kadın hakları kuruluşlarından çocuk haklan temsilcilerine, gençlik hareketlerinden meslek örgütlerine sivil toplumun geniş bir kesimini temsil eden kurumlar manifestoya destek verdi ve vermeye de devam ediyor.7

İklim, çağımızın en büyük insan hakları mücadelesinin ana "sahnesi". İklim değişikliğini yavaşlatmak için topluca harekete geçmeden hiçbir şey elde edemeyiz. Dönülmez akşamın ufkundayız ve bu, bizim son şansımız.

Vakit çok geç olmadan, imzalarımızla karar alıcıları ekonomik, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü bir değişikliğe doğru yönlendirebiliriz. Onları yenilenebilir enerji kaynakları konusunda tutarlı ve istikrarlı politikalar izlemeye, artık nihayet somut hedefler belirlemeye ve bunları uygulamaya zorlayacak büyük bir baskı grubu oluşturabiliriz.
İşte bu sebeplerle, 24 Mart Pazar gece yarısında change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatıldı. Meclisten ve siyasi karar alıcılardan yenilenebilir enerji kaynakları konusunda tutarlı ve istikrarlı politikalar belirlemesini, bu yönde toplumun önüne somut hedefler koymasını ve bunları süratle hayata geçirmesini talep ediyoruz. Ve ancak o zaman, hayattaki tek evimiz olan bu gezegeni kurtarmak için bir şansımız olabilir." Böyle deniyor metinde.
Kimseye akıl öğretecek halim yok, ey okur. Ama, günümüz genç kuşağı başta olmak üzere bu vicdani kaygıyı içinde hisseden herkesin change.org/iklimicin linkini tıklayarak bu kampanyaya katılması çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Hatta çevrenizdekileri de işin içine katmak için birşeyler yapsanız daha da iyi olurdu.
Ne de olsa iklim değişikliği bütün o müthiş adaletsizliği ile, başta günümüz gençliği, hepinizi ve hepimizi vuruyor çünkü.