30 Ekim 2012 Salı

Gezegen için alarm zilleri çalıyor - Hem de deli gibi!





Giriş

Ortalığın bütün bu karışıklığına, durdurulamayan şiddet dalgasına, çözülemeyen ve çözülemediği gibi çözümsüzlüğü artıyor gibi görünen Kürt meselesine, Türkiye-Suriye sınırının iki tarafından uçuşan bombalarla, top mermileriyle ve havanlarla iki tarafta da çoluk çocuk insanların öldürülmesine, dörtbir yanda esen ve gittikçe kuvvetlenen uğultulu savaş rüzgârlarına – evet bütün bu korkunçluk ve vahamete rağmen, biz gene de eski telden çalalım, iklim vak’anüvisliğine bu ayda da devam edelim istiyoruz, ne dersin ey okur? “Vakayinâme-i İklimiyye”ye yani? Böyle bir “tarihçe”ye ziyadesiyle ihtiyacımız var gibi görünüyor zira. Hatta her zamankinden fazla. Sağda solda böyle bir zahmete katlanmaya hazır kimseye pek raslanmadığı ise aşikâr. Onun için, öyle görünüyor ki, iş Açık Radyo’daki hakir kullarınızın nâçiz omuzlarına düşüyor gene.

Önce iki not: Takdir edersiniz ki bu, zahmetli olmanın yanısıra, biraz da rizikolu bir uğraş. Bundan ötürü, mümkün olduğu ölçüde etliye sütlüye karışmadan; bilmediğimiz, anlamadığımız işlere burnumuzu sokmadan ve –belki de en önemlisi– kendimizden neredeyse hiç yorum katmadan, dümdüz bir döküm çıkarmaya çalışalım istiyoruz ortaya.

İkinci notumuz da şu: Ağustos’tan bu yana art arda yayımlanan iklim kroniklerinin biraz uzun olduğu doğru. Uzunluğun okunurluğu azaltabileceği de doğru (ve gayet doğal). Tehlikenin farkındayız. Ne var ki, öbür tehlike daha büyük! Çok daha büyük! Yani, hayattaki yegâne evimiz olan bu harikûlade gezegeni hızla yıkıma sürükleyen iklim değişikliği ve çevre krizi öylesine büyük bir bela arzediyor ki hepimizin başına, öyle kuru, sıkıcı ve uzun bir yazı yazıp kimseciklere okutamama riskini bile göze almaya değebilir diye düşündük. 

Yöntem

Girizgâh notları bitti. Şimdi bakınız ne yapalım. Önce, çok yakın geçmişe, “dün”e bakalım. Yani, sadece son bir –bilemediniz- bir buçuk ay içinde yayımlanmış bilimsel rapor ve analizlerdeki verileri ele alalım. İkincisi, bunu yaparken, sadece dünyanın en saygın kurumlarının açıklamalarına itibar edelim. Üçüncü olarak da, sadece dünyanın en önde gelen uzmanlarının, bilimcilerinin, girişimcilerinin, yazar ve gazetecilerinin, yeni çıkarım ve yorumlarına bakalım. Gerisi, yani yeterince meşhur olmayan, adı sanı pek duyulmamış, “marjinal” kurum ve insanlar dışarıda kalsın; biz de böylece inandırıcılık katsayımızı yüksek tutmaya çalışalım.

Ayrıca, bütün bunları yaparken basit ve yalın bir metodoloji kullanalım: Önce verileri, haberleri, yapılan hesap kitabı, tahmin, yorum ve uyarıları –öyle elimize geçtikleri ya da gözümüze iliştikleri sırayla– bir dizelim. Sonra da, bunları düpedüz “kes-kopyala-yapıştır” yöntemiyle alt alta “yazarak” dipnotlarıyla birlikte sizlere aktaralım.

Aktaralım ki, kişisel, öznel, sübjektif yorumlar, yakınma, ağlama, sızlamalar, mübalağa, spekülasyon, korkutma, çarpıtmalar, yalan dolan, hile hurda, kem göz, velhâsıl bilumum habislikler ... bunların bir tekinin gölgesi bile zinhar aramıza giremesin.

Kısacası ey okur, ne ise hâlimiz, o çıksın fâlimiz...

Haydi bakalım öyleyse: Al gözüm seyreyle salih!

Çöküşe 4 Yıl Kaldı

Eylül başında, dünyanın en büyük buz ve buzul bilimcilerinden biri olan Cambridge Üniversitesi’nden, Profesör Peter Wadhams, dünyanın en saygın yayın kurumlarından biri sayılan BBC’ye verdiği bir demeçte, Kuzey Kutup bölgesinde (Arktik’te) küresel ısınma yüzünden görülen görülen buz erimesinin, insanın “küresel ısınmaya katkısını fiilen 2 katına çıkardığını” açıkladı! Yani, Arktik’teki buz erimesi yüzünden güneş ışınları artık uzaya geri yansımıyor, açık denizin koyu renkli yüzeyi tarafından emiliyordu. Bu erime de atmosfere “insan tarafından 20 yıllık ilâve karbondioksit (CO2) salımına denk” idi.[1]

Kuzey Kutup Bölgesi’nde eriyen buzlar konusundaki ürkütücü haberler ay boyunca kötüleşerek devam etti. ABD’nin ve dünyanın en önde gelen araştırma ve gözlem kuruluşlarından Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi (National Snow and Ice Data Center [NSIDC]), Arktik buzlarının erime oranı üzerine 20 Eylül 2012 tarihinde bir rapor yayımladı. Buradaki yeni verileri yorumlayan dünyanın önde gelen bilimcileri ve çevre kampanyalarının direktörleri, alarm seviyesini yükselttiler ve iklim değişikliğinin gittikçe ciddileşen ve büyüyen tehlikeli gerçekliği konusunda dünyayı seferber olmaya davet eden yeni bir çağrı yayımladılar. NSDIC raporları şunu gösteriyordu: Kuzey Buz Denizi’nde buzların erimesinde bu yıl rekor seviyeye ulaşılmış olması bir yana, erime daha önceden bilim insanları tarafından hiç tahmin edilmemiş seviyelere erişmişti. Saygın merkezin tecrübeli Direktörü Mark Serreze, gelen veriler karşısında şok geçirdiğini ifade ediyor ve “artık bilinmeyen, belirsiz sularda kulaç attığımızı” söylüyordu.[2]

Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden biri, belki de birincisi sayılan, NASA Goddard Enstitüsü direktörü ve New York Columbia Üniversitesi Yeryüzü Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Dr. James Hansen, ortaya çıkan bu yeni gerçeklik durumunu “gezegende âcil durum” olarak adlandırıyordu. “Kamuoyunun bunu idrak etmesi zor,” diyordu Hansen, “Çünkü insanlar başlarını pencereden çıkartıp dışarı baktıklarında görünürde fazla birşey olmuyor gibi.” Ne var ki, “bilimin bu konuda billur gibi berrak” olduğunu söylüyordu Hansen. Arktik’te olup bitenler konusunda bilimcinin anladığı ile ortalama insanın anlayabildiği arasındaki büyük mesafeden yakınıyor, sonra sakince şu cümleyi ekliyordu:
“Fosil yakıtların tümünü yakarsak, felakete yol açacağımız kesin.”[3]

Kuzeyde deniz buzları görülmemiş seviyelere düşerken, Kutup okyanusları ve buzları fiziği uzmanı Profesör Wadhams, bir kez daha konuştu ve Arktik’te yaz ayları buzlarının ömrüne 4 yıl biçti! Kuzey enlemlerinde gelişen bu oluşumu “Küresel bir felaket” olarak niteleyen Profesör şöyle dedi: “Nihaî çöküş şu anda oluyor ve bu süreç muhtemelen 2015’le 2016 arasında bir yerde sona erecek.”[4]

Cevap: Petrole Hücum!

Bunun sonuçlarının “fecî” olacağını belirten Wadhams, en büyük olumsuz sonucun küresel ısınmanın hızlanması olacağını tespit ediyordu. Arktik denizlerin kıta sahanlıklarının permafrost tabakası (sürekli donmuş haldeki karalar) olduğunu, deniz suyunun ısınmasıyla bu tabakanın çözülüp eriyeceğini ve çok güçlü bir sera gazı olan metan gazının muazzam miktarlarda açığa çıkacağını, bunun da küresel ısınmaya büyük bir ivme kazandıracağını öngörüyordu Profesör.[5]

Önde gelen çevre kuruluşu Greenpeace’in uluslararası direktörü Kumi Naidoo bu yeni veri ve bulgular üzerine New York’ta düzenlediği bir kamusal tartışma forumunda, sera gazı salımlarını sınırlama çabalarını Kuzey Kutbu’nu kurtarma çabalarını “çağımızın tayin edici çevre muharebesi” olarak niteledi. Naidoo, insanın sebep olduğu iklim değişikliğinin giderek artan kanıtlarıyla bir arada ele alındığında, NSIDC’nin Kutup raporunun “İnsanlık tarihinde belirleyici bir kritik ânı (moment) temsil ettiğini” açıkladı insanlara: “Yalnızca 30 yıl içinde gezegenimizin uzaydan görünüşünü değiştirdik. Pek yakında Kuzey Kutbu yazları tümüyle buzdan arınmış olacak. İklim değişikliğinin temel sebepleriyle uğraşmak yerine siyasi liderlerimizin bu cevabı da, buzun erimesini seyredip ganimeti yağmalamaya ve paylaşmaya girişmek oldu.”[6]

Yeryüzünün en etkili çevre ve iklim örgütlerinden 350.org’un kurucularından, yazar, akademisyen, aktivist ve –ünlü Time dergisinin tanımlamasıyla– dünyanın en iyi yeşil gazetecisi Bill McKibben, Kuzey Kutbu’ndaki buzların hızla erimesi karşışında küresel tepkinin, ihtiyaç duyulan tepkinin tam anlamıyla zıddı olduğunu belirtti. Tam olarak şöyle dedi McKibben: “Alarm, panik ya da bir âciliyet duygusu ile harekete geçecek yerde, bu duruma karşı ‘hadi şimdi oraya dalalım, petrol çıkaralım’ şeklinde tepki verdiler. Yüzyüze geldiğimiz en büyük tehlike ile başetme konusundaki âcizliğimizi bundan daha iyi ortaya koyan bir örnek daha bulunamazdı doğrusu.”[7]

Medya

İşin kötüsü de neydi biliyor musun, ey okur: En büyük meselemiz, buzların erimesiyle başlamıyordu bile! Dünyanın sürdürülebilirlik iletişimi ve sosyal sorumluluk konularında uzmanlaşmış önde gelen kuruluşlarından EarthPeople şirketinin başkanı olan gazeteci ve yazar Anna M. Clark, ana meseleyi ekonomi, imalat ve üretim ilişkileri üzerinden şöyle tanımlıyordu: “İnsanlar, tarihte varolmuş malların tümünden fazlasını yalnızca 1950’den bu yana ürettiler. [...] bizim bu malları tüketmemizin –ki doğal sermayenin hayli verimsiz bir kullanım şeklidir bu– çevre üzerindeki sonuçları upuzun bir liste oluşturur: Sayacaklarımın üstüne bir işaret atıp geçin: Akıllara durgunluk veren boyutta bir orman tahribatı – işaretleyin. Durmadan artan sera gazı salımları – işaretleyin. Sıcaklıkların, deniz seviyelerinin, aşırı hava olaylarının sıklık oranlarının durmadan artması – işaretleyin, işaretleyin, işaretleyin.”[8]

İşaret ve kontrol listesinin neredeyse sonsuz uzunlukta olduğunu söylemek de abartma olmaz. ABD Federal hükümetlerinde çeşitli görevlerde bulunmuş, jeolog, yazar ve gazeteci John Atcheson, önümüze oluk gibi gibi akan veri yığınını listeleyip işaretliyordu:
“Arktik buzlarının ölçülmüş en düşük seviyesine düşmesi – işaretle.
Şimdiye kadar ölçülmüş en sıcak kış, bahar, yaz, yıl, onyıl – işaretle.
50 yılın en yaygın kuraklığı (ve bunun sürüp gitmesi) – işaretle.
Tarihte şimdiye kadar kayıtlara geçmiş en feci seller – işaretle.
Milyarlarca yıldan beri ortaya çıkmış en sıcak denizler – işaretle.
Şimdiye kadar ölçülmüş en asitli okyanusların oluşması – işaretle.
Tek bir yıl içinde atmosfere salınan en fazla sera gazı – işaretle.
Ölçülen en büyük permafrost erimesi (ve metan salım rekoru) – işaretle.[9]

İlginç bir not ekleyelim buraya, parantez olarak: Son zikredilen her iki yazar da yerleşik medyanın (bilhassa Amerikan medyasının) gezegen boyutundaki bu büyük trajedi konusunda herhangi bir ciddi yayın yapmamasındaki ek trajediyi ayrıca ele alıp kuvvetle eleştirmekteler. Mesela, Clark’ın makalesi, ana mesajı daha başlıktan çakmış bile:  “Amerika’nın İklim Değişikliği Konusunda Çarpıtılmış Haberlerle Zehirlenmiş Atmosferi”. Atcheson ise “Bildiğimiz Dünyaya Sonsöz Yazmaktayız” başlıklı yazısını şu cümle ile noktalıyordu: “Peki ya basın? Onlar harıl harıl sonsözü yazmakla meşguller canım.”[10]

“Devrilme Noktaları”

İmdi, Kuzey Kutbu’nun buzları gözümüzün önünde inanılmaz bir hızla eriyip giderken, bilim insanlarının gözleri bu sefer hemen başka bir yere, o canalıcı “devrilme noktaları”na (tipping points) çevriliveriyordu. Devrilme noktası diye adlandırılan bu “durum”, bir eşik aslında: Eşik bir kez aşıldı mı, artık bir daha geri çevrilemiyor; üstelik başka alanlarda çok temel, köklü değişimlere yol açıyor. Avustralya hükümetinin küresel ısınma bilimi konusundaki baş danışmanı olan tanınmış iklim bilimci Will Steffen, Avustralya’nın en önde gelen medya gruplarından birine ait büyük internet haber sitesine verdiği demeçte şöyle diyordu: “[Devrilme noktası], bölgesel seviyede sıcaklığın artmasına yol açan, ama bununla kalmayıp, başka sistemler üzerinde akış etkisi (flow-on effect) doğuran bir tetiktir.”[11]

Eşik ya da devrilme noktalarını birdenbire önemle yeniden gündeme getiren bu Avustralya gazetesinde, ABD’nin ve dünyanın en önde gelen bilim kuruluşlarından biri, hatta birincisi sayılan Ulusal Bilimler Akademisi’nin (National Academy of Sciences), son derece saygın yayın organı Proceedings dergisinde (PNAS) 8 yıl önce yayımlanmış bir araştırmaya atıf yapılıyordu. Britanya’daki ünlü Tyndall İklim Değişikliği Araştırma Merkezi’nin direktörü, Almanya hükümetlerinin iklim başdanışmanı ve Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi üyesi Hans Joachim Schellnhuber, daha 2004 yılında, bir düzine kritik noktanın (eşik/devrilme noktası) saptanması için yapılan araştırmanın başında bulunuyordu. “Dünyanın Aşil Topukları” diye de adlandırabileceğimiz bu eşiklerin kavranmasının, ayrıca tetiklenmeyi önlemek için zamanında harekete geçme yönünde küresel bir efor harcanmasının mutlak bir zorunluluk olduğu raporda önemle belirtilmekteydi.[12] Ne yazık ki, böyle bir gelişme olmadı; küresel değil, bölgesel bir efor dahi harcanmadı.

Bilim insanlarını asıl kaygılandıran, olayların böylesine müthiş bir hızla gelişiyor olması. Bu eşiklerin aşılmasını önlemenin bilinen bir tek yolu var, o da sözkonusu değişikliklere yol açan insan kaynaklı sera gazı salımlarını kesmek. Alanın çığır açan araştırmalarından birinde, ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın iklim bilimcilerinden Andrew A. Lacis şu tespiti yapıyordu: “Küresel ısınmanın etkisini önlemekte, atmosferdeki Karbondioksit (CO2) seviyesini düşürmek için insanların doğrudan çaba göstermesinden başka geçerli bir alternatif yoktur.”[13]

Bill McKibben da, The Progressive dergisine verdiği çok yeni bir mülakatta, bu canalıcı gerçekliği azıcık daha az bilimsel, azıcık da daha dramatik bir dille kulaklarımıza ‘fısıldamaktaydı’: “Gerçekten hızlı davranmazsak, işler çok çok çok çok çok çok daha kötü olacak. [...] Aynı yolda devam edersek, dünya yıkılacak.” [14]

Atalet ve/ya Felç

Buna karşılık, belki hepimize birden inanılmaz gelecek, ama siyasetçilerden ve siyasi liderlerden bu yönde herhangi bir kıpırtı olduğuna dair bir emare görünmüyordu ortalıkta. Guardian’ın birçok uluslararası ödül almış yazarı aktivist George Monbiot, “Arktik Buzları ile Birlikte Zengin Ülkeler Dünyasının Kendini Beğenmişliği de Eriyip Gidecek” başlığı ile önemli bir tespit yaptığı makalesinde, ortadaki genel ‘atalet’, hatta ‘felç’ durumunu şöyle özetlemekteydi: “Hükümetlerimizin hiçbir şey yaptığı yok. Haziran’daki zirve esnasında çevre krizine cevap verirmiş gibi yapma zahmetine bile katlanmadıkları gibi, şimdi de, üzerinde durduğumuz buzların erimesini aptal aptal seyretmekten başka birşey yapmıyorlar. Hiçbir şey yapmamaktan da kötüsünü yapıyorlar aslında. Hükümetlerimizin bu erime karşısındaki şaşmaz tepkisi, eriyen buzun açığa çıkardığı petrolle balıkların ele geçirilmesini [ve bir de] bu felakete yol açmış olan şirketlerin şimdi de kâr uğruna buralara üşüşmesini  kolaylaştırmaktan ibaret.”[15]

Arktik’teki rekor erime felaketi Ağustos sonunda bilim insanları tarafından duyurulduğunda ne oldu? İtiraf etmeliyiz ki, bu olay, mütevazı Açık Radyo’muz gibi bazı önemli istisnalar dışında dünyadaki radyo, televizyon, gazete ve dergilerin ezici çoğunluğunda haber değeri kazanmayı başaramadı. Örneğin Britanya’da manşetler Heathrow hava limanına üçüncü bir uçak pisti yapılması çağırısına odaklanırlarken, günün hararetli tartışma konusu Britanya’nın yeni pistlerinin ve havalimanlarının nerelere yapılabileceği üzerine yapılmaktaydı. Monbiot, bunların yapılmasında sakıncalar olabileceği konusunda bir tartışmanın asla gündeme gelmediğini yazıyor ve şunu ekliyordu: “Kutuptan gelen şoke edici bu haber ile sera gazı salımlarımızı artırma konusundaki bu azmimiz arasında bağlantı kuran da pek yoktu.”[16]

Türkiye’de de benzer bir duruma rastlamak mümkündü. Haziran’da başlayıp Ağustos’ta iyice ivme kazanan, Kuzey Kutup buzlarının bir ‘ölüm sarmalı’ içinde çöküp gitmekte olduğu yolundaki haberleri hiç duymamışa benzeyen gazete, televizyon ve haber ajanslarının bu tarihlerdeki başlık ve manşetleri, sık sık, Başbakan’ın –ve evet!– İstanbul’a da 3. bir hava limanı yapılması, –ve evet!– 3. Boğaz Köprüsü’nü de içine alan Otoyol projesinin de hızlandırılması yolundaki talimatı ile bezenmekteydi.[17]

İroni ve Ekonomi

Burada bir ironi olduğu kesin. Ölümcül bir ironi. ABD’nin başta Pulitzer olmak üzere çeşitli ödüller almış, kitapları satış rekorları kırmış önemli gazeteci ve yazarlarından Chris Hedges, bu olayı şöyle anlatıyordu: “Durum ne kadar kötüleşirse, kendi kendimizi aldatma haline o kadar çok gömülüyoruz. Kendimizi küresel ısınma diye birşey olmadığına dair ikna ediyoruz. Ya da küresel ısınma olduğunu kabul ediyoruz belki, ama ona adapte olabileceğimiz konusunda ayak diriyoruz. Bu tepkilerden her ikisi de ebedi iyimserlik konusundaki manyaklığımızı ve şahsî rahatlığımızı her ne pahasına olursa olsun korumadaki kararlılığımızı tatmin ediyor. [...] gerçekler bize nâhoş geldiğinde, onları yok sayıveriyoruz. Ama hakikat yakında ifritler gibi tepemize inecek, hem o kendini beğenmişliğimizi, hem de sonunda hayatlarımızı paramparça edecek.”[18]

Ortalıkta insanı “ifrit edecek” kıvamda ironilerden de geçilmiyor zaten: BM, Kasım ayında iklim “zirve”lerinden sonuncusunu petrol-doğal gaz zengini Arap Emirlikleri’nden Katar’ın Doha kentinde gerçekleştirmek üzere tüm hazırlıklarını tamamlamış görünüyor. Tuhaflık şurada ki, gezegenin ve atmosferinin kirlenmesinin önünü almak için neler yapılacağının konuşulacağı en önemli uluslararası toplantıya ev sahipliği yapacak olan Katar, dünyayı en çok kirleten ülkeler sıralamasında birinci sırada geliyor![19]

İklim değişikliği politikaları konusunda dünyanın en büyük uzmanlarından biri kabul edilen ve Britanya hükümetinin bilim danışmanlarının en kıdemlisi olan Bob Watson, BBC’ye verdiği demeçte, son üç iklim zirvesinin sonuçlarına baktığında, Doha toplantısı konusunda aşırı iyimser olmasının pek güç olduğunu söylüyordu. Dahası, yeryüzünü 2 derecelik sıcaklık artışı ile sınırlama konusundaki hedefin tutturulması umudunu “pencereden fırlatıp atmış” olduğumuzu da ekliyordu Profesör Sir Bob: “Eğer böyle hareket etmeye devam edersek, 5 derecelik bir artışı bile ihtimal dışı görmem. Böyle bir artış ise dünya halkları için hayli ciddi sonuçlar verecektir – hele en yoksullar için daha da ciddi...”[20]

Ne kadar ciddi? Ayın son günlerinde üstümüze çığ gibi yağan yüzlerce sayfalık araştırma raporlarına bakılırsa, çok! Okyanuslar üzerine yıllardır en ayrıntılı ve zahmetli çalışmaları ile bilinen Oceana kampanya grubu iklim değişikliğinin ve okyanuslarda buna bağlı asitlenmenin dünyanın dört bir yanındaki balık stoklarını mahvettiğini açıklayan bir rapor yayımladı. Bir ironi daha isterseniz, şunu söyleyebiliriz: Burada en yüksek risk altında bulunan ülkelerin bir kısmının petrol ve/ya doğal gaz zengini –ve elbette siyasi bakımdan istikrarsız– ülkeler olduğunu da eklemişler rapora.[21]

Hemen ardından, 20 ülkenin sponsorluğunda DARA adlı büyük kalkınma araştırması kuruluşunca yayımlanan bir analiz ise daha da ciddi, hatta şoke edici nitelikte idi. İklim değişikliği konusu dünya ülkelerinin hükümetleri tarafından gözardı edilmeye devam ederse, bunun sonucunda ortaya çıkacak felaket sadece 18 yıl içinde 100 milyon insanın canını alacak, dünya gayri safi hasılasının yüzde 3.2’sini silip süpürecek, en az gelişmişlerde yüzde 11, Çin’de 1.2 trilyon $ toplam kaybın en büyük bölümünün, ABD ekonomisinin yüzde 2’sinin kaybına, Hindistan’da YİGSH’nın yüzde 5’inin yokolmasına yol açacaktı. Bu, trilyonlarca dolar kaybına yol açacak; açlık-kanser-permafrost çözülmesi-deniz yükselmesi-ev içi ve dışı hava kirlenmesi-balıkların, biyolojik çeşitliliğin, orman varlıklarının tükenişi gibi binbir korkunç olay dünyada mahşerin 4 atlısı gibi kol gezecekti.[22]

Evet, bildiniz: Bunların hepsine ayrı ayrı birer işaret daha koymamız lâzım. Haydi hep beraber o zaman – işaretleyelim!

“Yeni Normal”imiz

Avrupa Birliği’nin “hükümeti” sayabileceğimiz Avrupa Komisyonu’nun iklim eylemleri konusundaki “bakanı”, yani komisyon üyesi Connie Hedegaard, artık içinde bulunduğumuz bu yeni durumu, geçen ay ortasında yazdığı bir makaleye koyduğu başlıkla özetleyivermiş: “‘Aşırı’ Havalara Alışalım, Bu Artık Yeni Normal”. Daha önce, Danimarka’nın eski Çevre Bakanı olan Hedegaard, bilim dünyasının daha sıcak bir gezegenin daha aşırı havalara yol açacağı konusunda bizi yıllardır uyardığını, o aşırı havaların da gelip çattığını şöyle belirtiyordu: “Sıcak dalgaları, seller, kuraklıklar ve orman yangınları, gitgide ısınan dünyanın yeni gerçekliğidir.”[23]

Alışabilir miyiz bilinmez, ama derin bir nefes alıp bu cesur yeni dünyanın “yeni gerçekliği”ne ilişkin yeni verilerinden bazılarına biraz daha bakalım isterseniz: Saygın bilim dergisi Nature Climate Change’de yayımlanan yeni bir araştırmada okyanuslar ısındıkça iklim değişikliği yüzünden balıkların boylarının neredeyse dörtte bir oranına kadar küçüleceği saptandı.[24]  İşaretledik! Dünyanın en saygın bilim dergilerinden National Academy of Sciences Journal’da yayımlanan çok taze bir raporda Avustralya’daki dünyanın en büyük ve en zengin deniz yaşam alanına ev sahipliği yapan mercan kayalığı Büyük Bariyer Resifi’nin (Great Barrier Reef), mercan örtüsünün yarısından fazlasının son yirmibeş senede yokolduğu, mercan örtüsünden geriye kalanın yarısından fazlasının da gelecek 10 yıl içinde ağarıp gideceği saptandı.[25]  İşaretledik!.

İklim değişikliğinin denizler üzerindeki etkisini araştırmak için 2,5 sene boyunca deniz üstünde 112 bin kilometre kateden Tara araştırma gemisindeki araştırmacılar, Güney Kutbu’nda daha önce insan eli değmemiş tamamen bâkir bir deniz olduğu sanılan Güney Denizi’nde insanlığın bıraktığı muazzam plastik çöplüğü ile karşılaştılar! Seferin düzenleyicisi, Tara Oceans adlı kuruluşun bilimsel koordinatörü Chris Bowler, bu plastik yığınını dünyanın ta öbür ucunda bulmanın, dünyada artık insan elinin uzanmadığı yer kalmadığını gösteren önemli bir kanıt olduğunu söyledi ve sonra şöyle dedi: “Bu aşamada fazla birşey yapmak için artık çok geç. Zira bu nesneler binlerce yıl boyunca ortalıkta dolanmaya devam edecek.”[26]  İşaretledik!

Uyanma Zorunluluğu

Kes-kopyala-yapıştır tekniğiyle kaleme aldığımız işbu “alarm yazısı”nın son girdisi de –gerçekten ender raslanır bir tesadüf sonucu– Türkiye basınından geliyordu: “Ada Ülkelerinden Kaçmak İçin 10 Yıl Kaldı” gibi çarpıcı bir başlıkla verilen haberde, dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden Michael Mann’ın, Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi’nin (NSIDC) şoke edici son verilerine göre[27] Kuzey Buz Denizi’ndeki buzulların beklenenden daha hızlı eridiğini, “şimdiye kadar yapılan hesapların çoğunun öne kaydırılmak zorunda kalınacağını” bir bilimsel kongrede ortaya koyduğu yazılıydı. Ünlü iklim bilimci Maldivler, Kiribati ve Tuvalu gibi ada ülkelerinde deniz seviyelerinin gelecek 10 ila 20 yıl içinde yükseleceğini, buralarda yaşayanların tahliye olmaktan başka çaresi kalmayacağını dünya âleme açıklıyordu. Teksas’taki kongrede Mann, ada sakinleri için suların yükselmesinin aynı zamanda, tuzlu deniz suyunun da karışmasıyla içilebilir temiz sulara ulaşmakta güçlük yaşanacağı anlamına geldiğine de dikkat çekiyordu.[28]

Dünyanın öbür ucunda Hind Okyanusu’nda ya da Pasifik’teki minnacık adalarda yaşayan bir avuç insan için fazla gürültü patırtıya değmez diye düşünülebilir elbette. Ne var ki, Malazgirt Zaferi’nden belki de 1,000 yıl daha önce oralara gelip yerleşmiş, oraları yurt bilmiş olan bu insanlar, şimdilerde komşu anakaralarda “yeni” ülke kurmak için arsa bakmak durumunda olduklarından, olayı önemsiyorlar – ve işaretliyorlar!

Dünyanın geri kalanına: Ülkem için yeni bir yer bulabilir misiniz lütfen!

İşbu yazıda işaretleyip kayda alacağımız bir rapor daha var elimizde, şimdi onu da rapor edelim ve bu ayki raporlama işimize şimdilik son verelim isterseniz: Dünyanın önde gelen yardım kuruluşlarından Oxfam International, geçen Eylül başlarında “Aşırı Havalar, Aşırı Fiyatlar” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, küresel ısınma ile aşırı hava olaylarının birleşmesi sonucu, önümüzdeki birkaç onyıl içinde gıda fiyatlarında yıkıcı fiyat şokları yaşanacağı uyarısı yapılıyordu. Daha önceki analizlerinde 2030’a kadar buğdayda (2010 tabanına göre) yüzde 120’lik, mısırda da yüzde 177’lik bir artış öngören raporda, şimdi mısır fiyatlarının 2030’da yüzde 500 gibi inanılmaz bir artış göstereceği hesaplanmıştı! Oxfam İklim Değişikliği Politikaları danışmanı Tim Gore, aşırı hava ve iklim olaylarının muazzam potansiyel etkisinin bugünkü iklim değişikliği tartışmalarında eksik olduğunu esefle kaydediyor ve şöyle diyordu: “Gıda fiyatlarının fırlamasından hepimiz etkileneceğiz elbette, ama en yoksulların en ağır darbeyi yiyeceği kesin. ... Dünya, iklim konusundaki ataletin doğuracağı fecî sonuçlara uyanmak zorunda.”[29]

“Uyanma zorunluluğu” konusunda, Time dergisi tarafından, iklim değişikliği konusunda dünyanın en etkili blog yazarı olarak nitelenen fizikçi ve yazar Joe Romm’un ünlü Nature bilim dergisinde yayımlanan şu kehanetini de hatırlamakta yarar olabilir: “Hızla kötüleyen iklim karşısında yüzyılın ortasında 9 milyar insanı beslemek, insan türünün şimdiye kadar yüzyüze geldiği en büyük meydan okuma olabilir.”[30]   



Hem Halk Hareketini, Hem de Geleceği Kurmak

Tarihin gelmiş geçmiş en büyük meydan okuması karşısında meydana nasıl çıkacağız peki?

Sonuç olarak, hattı harekâtımızın hangi doğrultuda olduğu gayet net aslında, ey okur: Mâhut “meydanın” dört bir yanına aynı anda yürümemiz gerekiyor. Ve bunu yapabiliriz!

Yakın zaman önce hem gezegeni, hem de bedenleri iyileştirme yollarının tartışıldığı bir “Yiyecek Devrimi Zirvesi”nde dünyanın önde gelen sağlık, beslenme ve ekoloji düşünürlerini, aktivistlerini bir araya getiren ve dünyada sağlıklı beslenme konusunun en önde gelen yazar ve aktivist isimlerinden ikisi olan baba oğul John Robbins ve Ocean Robbins’e mülakat veren Bill McKibben, aynı anda “dört koldan” ilerleme zorunluluğunu şöyle dile getiriyordu: “Bu noktada artık açıkça görülüyor ki, mevcut sistemi kendi araçlarına bırakırsak sistemin değişiklik filan yapacağı yok. Bizim çaba gösterip onu itmemiz lazım ve bunu yapmak mümkün [...] Mümkün olan şeyler arasında siyasi değişim talep edecek büyük halk hareketleri yaratmak da var... ama aynı zamanda, yerel düzeyde ne gibi değişimler yaratabileceğimizi düşünmek de var; yani fosil yakıtlardan sonraki dünyanın kurum ve yapılarını inşa etmek de var. İkisini birden yapmak zorundayız bunların.... Yani, ‘ya o, ya o’ durumu değil: ‘hem o, hem o’ seçimi var burada.”[31]

Yazar ve aktivist John Robbins de, aynı mülakat esnasında, o vazgeçilmez ve hayatî hareket tarzını şöyle tanımlıyor: “Kişisel düzeyde de harekete geçmeliyiz, topluluk (cemaat/community) düzeyinde de; ulusal düzeyde de eylemli olmalıyız, küresel düzeyde de.”[32]

Dar zamanda kısa paslaşmalar zamanıdır yani, ey okur – kelimenin tam anlamıyla.

Cesaretin Kaynağı

James Hansen, Gus Speth, Wendell Berry, David Suzuki, Bill McKibben, Arundhati Roy, Naomi Klein, Darryl Hannah, Mark Ruffalo, Chris Hedges, Medea Benjamin, Kumi Naidoo... ve daha yüzlercesi, binlercesi, saymakla bitmeyecek kadar insan direniş için ortalığa dökülmüş durumdalar artık. Daha önce benzerine pek rastlanmamış bir durum bu: Pek çoğu, tartışmasız bir şekilde kendi alanlarında dünyanın önde gelen isimleri sokakta, eylemdeler: En üst düzey iklim bilimciler (Hansen), sayısız ödüllü genetik bilimci, yazar ve yayıncılar (Suzuki), çok ödüllü hukuk âlimleri (Speth), Nobel Barış Ödüllü aktivistler (Jody Williams), Özgürlük Madalyası sahibi çevre örgütçüleri (John Adams), Pulitzer Ödüllü gazeteciler (Hedges), edebiyat, yayıncılık ve örnek vatandaşlık dallarında pek çok ödül almış yazar, akademisyen ve aktivistler (Berry, McKibben, Roy, Klein), oyunculuk, yönetmenlik ve çevre aktivizmi dallarında birçok ödül almış, kimi ikon statüsü kazanmış oyuncular (Margot Kidder, Tantoo Cardinal), yerli halk ve kabilelerin saygın reisleri, önde gelen dinî liderler... hepsi başkaldırmış, sivil itaatsizlik eylemlerine geçmiş haldeler.[33]

Onların yanıbaşında kimler var? Kimi 90’ına merdiven dayamış emekliler, kimi 18’inden gün almış öğrenciler, dünyada küresel ısınmayı pek kimsenin bilmediği zamanlarda (ta 1992’de) örgüt kurup, harçlıklarını biriktirip, biraz da aileden maddi destek alarak çıkardığı yol parasıyla Birleşmiş Milletler Yeryüzü Zirvesi’nde dünya ülkelerinin temsilcilerini iklim değişikliği felaketine karşı uyaracak konuşma yapmaya giden 12 yaşındaki çocuklar (tam 20 yıl sonra bu sefer genç bir “anne” olarak yeniden Rio’da konuşacaktır!)... Sokaktaki insanlar yani, sıradan dünya yurttaşları...[34]

Bu insanları, şan-şöhret-para-prestij-gelecek kaygısı-fişlenme korkusu-ileride iş bulamama endişesi dinlemeden ve bunların hepsini riske atarak, şiddet kullanmadan sivil itaatsizlik eylemlerine girişmeye sevkeden sihirli kavram nedir? Ünlü aktris Daryl Hannah ile –kendi arazisinde kendi ‘mülkiyet hakkına tecavüz’ suçlamasıyla!– gözaltına alınan “Büyük büyüknine” Eleanor Fairchild’ı, o narin bedenlerini devasa iş makinelerinin önüne atmaya, polis tarafından itilip kakılarak, bileklerine plastik kelepçeler vurulup hapishanelere tıkılmaya, en değerleri şeyleri olan kişisel özgürlüklerini dahi feda etmeye iten şey nedir?[35]

Ya da, genciyle yaşlısıyla bir yığın çevre ve iklim aktivisti ile bir grup toprak sahibini karayollarının ortasına, kamyonların yoluna yatma, aylarca ağaçların dallarında tüneyip petrol şirketlerinin dev ağaç kesme makinelerinin kepçelerinin karşısında polisin biber gazlarına ve binbir itip kakmasına karşı çıkmaya yönelten dürtü nedir?[36] Nereden geliyor bu cesaret? Hiç tükenmeyen, sürekli canlı kalan bu umut ve kararlılığın kaynağı nedir?

Dünyanın Sonu

Bu karmaşık soruya ancak kısmî ve parçalı cevaplar verilebilir. Mesela, zift kumları petrol boru hattına karşı geçen yıl büyük bir başarıyla gerçekleştirilen dev sivil itaatsizlik eyleminin örgütleyicilerinden Bill McKibben, kodeste geçirdiği 72 saati şöyle tarif ediyordu: “Dünyanın sonu değildi; ama dünyanın sona ermesi, dünyanın sonudur.”[37]

Üç kişiden üç özlü paragraf alıntısı ile biter bu yazı. Guardian gazetesi, 2008’de başlatmış olduğu “İklim Değişikliği Faciasına 100 Aylık Geriye Sayım” yayın kampanyasının 50. ayı sonunda, yani “Devre Arası”nda 50 uzmana “Gezegeni felaketten kurtarmak için 50 ayınız kaldığı söylense, neler yapardınız?” diye sormuştu. Cevaplardan şu üçünü sizin için seçtik:[38]

Bill McKibben (Doğa’nın Sonu kitabının yazarı ve 350.org kurucusu): “Daha yoğun çalışmak zorundayız – önümüzdeki 50 ay boyunca doğrudan doğruya fosil yakıt şirketlerini hedef alacağız; onların işletme modelleri gezegenin iklim sistemini yıkmaları anlamına geliyor. Yani, ya biz ya onlar. Biz sağ kalalım derim.”

Gus Speth (Çevre hukuku profesörü, UNDP eski başkanı, Dünyanın Kenarındaki Köprü kitabının yazarı): “Sonunda vardığım görüş: Şu anda esas ihtiyacımız olan şey, sokaklara yayılmış devasa bir kitle protesto eylemi – küresel bir Tahrir Meydanı.”

Kumi Naidoo (Greenpeace International Direktörü, çocuk yaşta apartheid’a karşı mücadeleye katılmış ve ömrü böyle geçmiş “sürekli eylemci”): “İnsanları gittikçe artan sayıda sokaklara çıkıp barışçı sivil itaatsizlik eylemlerine katılmaya çağırıyoruz. Eylemin sözden daha çok ses getirdiği özlü sözü doğru ve ne hazin ki, siyasi liderlerimizin bize kulak vermesini sağlayacak tek yol bu gibi görünüyor.”

İşaretleyelim, ey okur – üçünü de.

Ömer Madra

7 Ekim 2012





ayrıca bkz.: Ömer Madra, “Ölüm Sarmalı”, AR Eylül 2012 bülteni, 1 Eylül 2012

[3] Agy

[4] John Vidal, “Arctic Expert Predicts Final Collapse…,The Guardian online, 17 Eylül 2012;

[5] Agy; ayrıca bkz.: Ömer Madra, “Ölüm Sarmalı”, AR Eylül 2012 bülteni, 1 Eylül 2012

[6] Greenpeace.org/canada, 19 Eylül 2012

[7] John Vidal, “Arctic ice shrinks 18% in a year...,The Guardian online, 19 Eylül 2012

The Guardian online, 23 Eylül 2012

CommonDreams.org, 31 Ağustos 2012

[10] Agy

The Sunday Morning Herald online, 23 Eylül 2012

[12] Bkz: Ömer Madra - Ümit Şahin, Küresel Isınma ve İklim Krizi, Agora, 2007, (2. basım), s. 266-67

[13] Nakleden Joe Romm, “It’s ‘Extremely Likely That at Least 74% of Observed Warming Since 1950’ Was Manmade...,Thinkprogress.org/climate, 5 Aralık 2011 (vurgular benim – ÖM)


[14] Nakleden Matthew Rothschild, “Bill McKibben: Go After the ‘Outlaw’ Fossil Fuel Companies,” The Progressive online, 21 Eylül 2012

[15] George Monbiot, “Along with the Arctic Ice, the Rich World's Smugness Will Melt”, The Guardian online, 27 Ağustos 2012


[16] George Monbiot, “The Day the World Went Mad,” The Guardian online, 29 Ağustos 2012

[17] Örneğin, bkz.: NTVMSNBC.com,  Radikal.com, Sabah.com vb. haber portalları, gazeteler.

[18] Chris Hedges, “Life is Sacred,”, TruthDig.com, 3 Eylül 2012

[19]Australia Seventh-Worst Polluter on Earth: Report”, ABC News online,16 Mayıs 2012

[20] Pallab Ghosh, “Science Adviser Warns Climate Target ‘Out the Window’,” BBC News, 23 Ağustos 2012

[21] Suzanne Goldenberg, “Report Warns of Global Food Insecurity As Climate Change Destroys Fisheries,” The Guardian online, 24 Eylül 2012

[22] Örneğin bkz.: “100 Million Dead, Trillions of Dollars Lost from Climate Change by 2030....”, CommonDreams.org, 26 Eylül 2012

[23] Connie Hedegaard, “Get Used to ‘Extreme’ Weather…”, The Guardian online, 19 Eylül 2012

[24] Alister Doyle, “Climate Change to Shrink Fish…”, Reuters, huffingtonpost.com, 30 Eylül 2012


[25]Studies Confirm Climate Change Causes Further Destruction...”, CommonDreams.org, 2 Ekim 2012

[26] Zoe Holman, “Plastic Debris Reaches Southern Ocean…,” The Guardian online, 27 eylül 2012

[27] Bkz.: yukarıda dipnot 2

[29] Joe Romm, “Oxfam Warns Climate Change and Extreme Weather Will Cause Food Prices to Soar,” thinkprogress.org/climate, 27 Eylül 2012

[30] Joseph Romm, “Desertification: The next Dust bowl”,  27ekim 2011

[31] Bill McKibben Interview at www.foodrevolution.org, Haziran 2012

[32] Agy

CommonDreams.org, 5 Ekim 2012

The Progressive online, 21 Eylül 2012

[38]50 Months to Save the World – Interactive,The Guardian online, 1 Ekim 2012

Ölüm Sarmalı


Sonunda olan oldu, ey okur: Tek kutuplu bir dünyamız var artık diyebiliriz. Çok değil sadece  birkaç yıl sonra uydudan çekilen fotoğraflarda bir bakacağız: yoook! Yazları Kuzey Kutbu’nda herhangi bir beyazlık olmayacak artık. Yaz buzları bir daha sonsuza kadar geri gelmemek üzere eriyip gitmiş olacak. Ağustos’un son haftasında Kuzey Buz Denizi'ndeki buzlar, en düşük seviyesine varmalarına daha üç hafta kala, erime rekorunu kırdılar bile: Önceki rekorun kırıldığı 2007 yılından yüzde 50 daha büyük bir erime oranı var! Bundan sonrası ise, hani nasıl derler, hep yokuş aşağı!

Kuzey Buz Denizi'nde 1979-2010 yılarının Ağustos aylarındaki buz tabakasının genişliğini karşılaştıran uydu fotoğrafı. (Tturuncu çizgi 1970 yılındaki sınırları gösteriyor. Kaynak: National Geographic)

Bilim insanları defalarca anlatmışlardı bunu ama bir kez daha özetlemekte sakınca yok herhalde: Kuzey Kutup bölgesi (Arktik), kuzey yarıkürenin geri kalan kısmına göre iki kat hızlı ısınıyor. Orada iklim krizi sürekli kendini yenileyip keskinleştiriyor çünkü: Örneğin, buz örtüsü eridikçe alttaki koyu lacivert deniz açığa çıkıyor, daha önce o bembeyaz buz yüzeyinin uzaya geri yansıttığı ısı yansımaz oluyor artık ve emiliyor (massediliyor/absorption); böylece küresel ısınma hızlanıyor. Kuyruğunu yiyen yılan gibi birşey yani.

“Arktik ölüm sarmalı” da diyorlar buna. Böyle ağır bir terim kullanılmasının bir sebebi var: Küresel ısınmanın açık bir işareti olmasının ötesinde, “oralarda ... uzakta” buzların erimesinin, “bizim buralarda” yaşanan aşırı hava olaylarını da tetiklediği, bizim hayatımızdaki çalkantıların da “müsebbibi” olduğu kanıtlandı çünkü. Örneğin, yeni bir araştırmada, Arktik buz kaybının “kuraklık, seller, soğuk dalgaları ve sıcak dalgaları gibi aşırı hava olayları”nın oluşumunu kolaylaştırdığı tespit edildi. Kuraklık dünya gıda fiyatlarını rekor seviyelere çıkartıyor, buysa dünya gıda güvenliğine –ve dolayısıyla dünya barışına– ciddi bir tehdit oluşturuyor. 1


***

Avrupa’da 50 bin kişiyi öldüren sıcak dalgası (2003), Rusya’yı kasıp kavuran korkunç sıcak dalgası (2010), geçen sene Texas’ta 5 milyar dolardan fazla zarara yol açan kuraklık, bu sene Amerikan Ortabatı’sını mahveden, ayrıca 48 eyaleti rekor üstüne rekor kırarak kateden tarihî sıcak dalgaları ve kuraklık, Atlantik Okyanusu'nun öbür yanında ise İngiltere ve Galler’i sırılsıklam eden 100 yılın en ıslak ve yağmurlu yazı (ki, Britanya ahalisinin çoğunluğunun durmak bilmeyen ağır yağmurları hâlâ iklim değişikliği ile bağlamadığına bakılırsa, bu yağmurlara “ahmak ıslatan” demek de pekâlâ mümkün aslında), Hindistan’da tarihinin en büyük elektrik kesintilerine yol açan (bir seferde 670 milyon kişiyi, yani dünya nüfusunun neredeyse 10’da birini!) karanlıkta/enerjisiz bırakan) ve ülkede milli gelir (ya da daha doğru bir deyişle YİGSH) büyümesinin en az yüzde 5’ini götürmesi beklenen! sıcaklar, geçen yıl Tayland’da dünyanın en pahalı 4. felaketi olarak kayda geçen, YİGSH’nin yüzde 18’ini silip süpüren, ve Bangkok’un başkentlikten çıkarılmasını düşündüren seller (ki, bu sene sonunda dünyanın en büyük karbon ayak izine sahip ülkesi Katar’da yapılacak olan iklim zirvesinin bir ön toplantısı işbu Bangkok’ta yapıldı, tam anlamıyla havanda su dövüldü), gene bu sene Çin’in 60 yıldır (yani, Türkçeye tercüme edersek, kayıtların tutulmasına başlanmasından bu yana) gördüğü en büyük seller, İspanya’da Kanarya adalarında binlerce yıllık birikimi, Yunanistan’da Sakız adasının eşsiz sakız ağaçlarının bir bölümünü kül eden yangınlar,  Balkanlar’da Ortodoks kilisesi ruhban takımını topyekûn yağmur duasına çıkaran kuraklıklar, Türkiye’nin dört bir yanında irili ufaklı yüzlerce orman yangını, bazı bölgelerinde uzayıp giden kuraklıklar, bazılarında ise çocukları evlerinin bodrumunda boğarak öldüren seller...

Türkiye demişken, ülkenin tarihinde ilk kez sap, saman ve ot ithalatına geçileceği haberi tüm yayın organlarında –biraz da şaşkınlık ifade eden tonlamalarla– yankılandı. Oysa, şaşılacak pek bir şey olduğu da söylenemezdi, baharda Orta ve Doğu Anadolu’da kuraklık olmuş, hayvan yemi üretimi düşmüş, fiyatlar yüzde 400 gibi anormal oranlarda yükselmiş, eh o zaman da sapla saman birbirine karışıvermişti tabii!

***

Bütün bunların iklim değişikliğinden başka bir izahı olamayacağı, tanınmış iklim bilimcilerin, bu konu üzerinde uzun yıllardır yazan çizen yazarların, gazetecilerin ve –son zamanlarda nihayet!–  meteorologların yeni araştırma, yazı ve açıklamalarıyla iyice netleşmiş bulunuyor.

Örneğin, dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen, Ağustos başlarında Washington Post’ta yazdığı “İklim değişikliği burada ve düşündüğümüzden daha kötü” başlıklı makalede son durumu şöyle özetliyordu: “Daha da kötüye giden bir iklimi engellemek için harekete geçecek vaktimiz hâlâ var. Ama değerli vaktimizi harcıyoruz. İklim değişikliği sorununu fosil yakıt şirketlerinden toplanacak, aşamalı olarak artan ve toplanan paranın yüzde yüzünü kişi başına tüm vatandaşlara dağıtacak bir karbon ücretiyle çözebiliriz. Bu yöntem yenilikçiliği beraberinde getirir ve milyonlarca yeni istihdam içeren sağlam bir temiz enerji ekonomisine geçiş yapmamıza olanak verir.” Bunun basit, dürüst ve etkili bir çözüm olduğunu söyleyen Hansen, yazıyı şu iki basit cümlecikle bitiriyordu: “Gelecek, artık şimdi. Ve sıcak.” 2


Bir başka büyük iklim bilimci, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Kurulu’nun eski başkanı Robert Watson, gezegeninin iklim krizinden kurtulabilmesi için, pek çok bilimci için asgarînin de asgarîsi sayılan ortalama 2 derecelik (Celsius) sıcaklık artış hedefinin (tavanın) tutturulmasını artık imkânsız gördüğünü BBC’ye açıkladı Ağustos’un son haftasında. Prof Sir Bob’a göre bu hedef “pencereden fırlatılıp atılmış”tı.3 Dahası, gezegenin ortalama sıcaklığı bu yüzyıl içinde 5 dereceye çıkabilirdi! Tabii, düşünülemeyecek kadar korkunç sonuçlarıyla...

Konuyu biz sıradan insanların anlayabileceği şekilde ilk olarak kaleme alan Bill McKibben, fosil yakıt endüstrisinin “gezegenin fizik sistemlerini sistemli bir şekilde berhava ettiğini” söylüyor. Ilımlı iklimiyle insan medeniyetlerinin yükselişine tanıklık eden 10 bin küsur yıllık Holocene çağını geride bıraktığımızı, ve başka bir çağa geçtiğimizi belirtiyor: “Şimdi Arktik bölgede yüzde 40 daha az buz var, okyanuslar yüzde 30 oranında daha asitli, atmosfer de sadece 40 yıldır yüzde 4 gibi inanılmaz bir miktarda daha fazla su buharı barındırıyor.”4


Bu hızlı iklim değişikliğinin gezegen üzerinde yaşayan canlı türlerinin muazzam bir kısmını da yokolmaya iteceği kesin olarak hesaplanmış durumda. Daha önceki jeolojik dönemlerde ancak dev göktaşlarının çarpması gibi gezegen dışı etkenler yüzünden görünen bu olay, şimdi fosil yakıt şirketleri yüzünden gerçekleşmeye doğru gidiyor. “Tabii bu durumda göktaşı biz oluyoruz,” diyor McKibben ve şöyle devam ediyor: “...Ve işin sinir bozucu tarafı da şu ki, bunu yapmaya ihtiyacımız yok. Önlemek için yapılması gereken şeylerin çoğunu da biliyoruz. Niye yapmıyoruz peki? Yapmıyoruz, çünkü, bu rota üzerinde gitmemizde, küçücük bir insan grubunun çok büyük mali çıkarı var.” 5

Genetik-etik-ekolojik konular üzerinde onyıllardan beri durmak bilmeden yayın yapan önde gelen çevrecilerden David Suzuki, çevre yıkımının, ormanların yokedilmesinin ve iklim değişikliğinin, diğer canlıların yanı sıra insanların da sağlık durumlarını büyük tehlikeye soktuğunu yazıyor. Suzuki, ayrıca Lyme hastalığı, Batı Nil virüsü, Ebola, SARS, AIDS, kalp krizleri, solunum yolları hastalıkları, bulaşıcı hastalık salgınları ve açlığa bağlı metabolizma çöküşleri gibi sayısız hastalık ve illetin sayısında şimdiden görülen büyük artışa dikkat çekiyor... 6


Uzun yıllardan beri iklim değişikliği ve ekoloji meseleleri üzerine yazanlardan George Monbiot ise şöyle diyor: “Burada ve şimdi tanık olduğumuz şey, düpedüz bu gezegenin atmosfer fiziğinin dönüştürülmesidir.” Önümüzde, referans alabileceğimiz önceki bir örnek olmadığı için de tamamen benzersiz olan bu durumu şöyle anlatıyor: “Yapılabilecek bir kıyaslama yok. Bu, savaş ya da veba salgını ya da borsanın çöküşü gibi birşey değil. Tarihî ve psikolojik olarak bunu anlamak için yeterli donanıma sahip değiliz; bunun gerçekten olduğunu kabul etmeyi reddeden o kadar çok insan bulunmasının sebeplerinden biri de bu zaten.” 7


Monbiot devam ediyor: “Hükümetlerimiz hiçbir şey yapmıyor. Haziran’da çevre zirvesinde çevre krizine çare getirme konusunda yalancıktan bile birşey yapmaktan vazgeçmişlerdi, şimdi de, üzerinde durduğumuz buzun dağılıp gitmesini aptal aptal seyretmekle meşguller. Hiçbirşey dedimse de, hiç’ten kötüsünü yapıyorlar aslında: Erime karşısındaki şaşmaz tepkileri, erimenin açığa çıkaracağı petrolle balıkların yağmalanmasını kolaylaştırmak oldu... “Felakete sebep olan şirketler, o felaketten bol kâr elde etmek için oraya üşüştüler.” 8


***

“En” başlıklı Ağustos bülteni yazısında geçen ay değindiğimiz gibi, “batan geminin malları”na üşüşen bu şirketler arasında dünya devleri Shell, Gazprom vb. var. ABD’nin Obama ve Rusya’nın Putin hükümetleri bu satışlara “tam gaz ileri” talimatını verdiler bile. Britanya, Norveç hükümetleri de, gözlerinde çizgi filimlerindeki $ işaretleriyle, ağızlarından salyalar saçarak “Arktik’te sürdürülebilir enerji” (tercümesi petrol) anlaşmaları yapmaktalar. Danimarka, Kanada hükümetlerinin bu “altına hücum”da ötekilerden geri kaldıklarını düşünmüyoruz herhalde, öyle değil mi?

Dev şirketlerle onların hükümet ve meclislerdeki siyasi uzantılarının yarattıkları bu adeta kozmik boyutlu yıkım karşısında, sistemin kendi olanakları ile değişim yaratacağını da düşünmüyoruz herhalde, öyle değil mi? (Düşünüyor muyuz yoksa?!) İnsan medeniyeti denen muazzam olayı yaratan o büyük beyinlerimiz nedense burada işe yaramaz halde: Stop etmiş durumda: Kaput! İnme inmiş, ya da daha acıklısı, Lobotomi ameliyatı olmuş gibi bir durum var ortada.

Tek yapabileceğimiz, geçenlerde Tom Robbins ve oğlu Ocean Robbins’in düzenledikleri Dünya Gıda Devrimi Zirvesi’nde McKibben’ın onlara verdiği mülakatte söylediği: “Bu heriflerin parası puluyla başa çıkacak halimiz olmadığına göre, tedavüle başka birimler sokmak.” McKibben’a göre, “bunlar arasında siyasi değişim talep eden, yerel düzeyde değişim talep eden hareketler, büyük hareketler yaratmak ve fosil yakıt sonrası dünyanın kurum ve yapılarını inşa etmek” yer alıyor. Bu ayrıca, hem kişisel düzeyde ve içinde yaşadığımız yerel topluluklar seviyesinde, hem de, aynı zamanda, ulusal ve global (uluslararası) düzeyde olmak zorunda. Ya o, ya o değil yani: hem o, hem o.

O zaman da, medeniyeti yaratıp sonra da küresel ısınma karşısında apışıp kalan, felç olan o “kocaman beyin”in aslında evrim sürecinde tam adaptasyon geçirip geçirmediğini sorgulamak gerekli. Yani o büyük beyin tam adapte olamamış olabilir pekâlâ. Ortada büyük bir eksiklik, bir “yarım kalmışlık” var, bir tamamlanmamışlık. Dolayısıyla, ona uygun bir “kocaman yürek” eklenmesi ve türün adaptasyonunun ancak o zaman tamamlanması şart gibi görünüyor!

***

Aslına bakarsanız, o kocaman korkusuz yürekleri dünyanın her yerinde gittikçe artan bir sıklıkla, “heyecanla küt küt atarken” görüyoruz. İnsanlar, dünyanın dört bir yanında çoluk çocuk, konu komşu ortaya çıkmaktalar: Geçen yaz zift kumu petrolü için dev boru hattı inşasına karşı bedenlerini ortaya koyan, kendilerini tutuklatıp hapse giren 1,253 kişiyi, bir tek gün içinde Senato’ya 800 bin dilekçe gönderen insanları, Beyaz Ev’in çevresini 5 kere çevreleyerek “kuşatan” 14 bin insanı, Shell’in Çukçi denizinde arama yapacak gemisinin önüne çıkan, Gazprom’un Peçora denizine açılacak dev petrol platformuna ve arama gemisine tazyikli sulara, tutuklama tehditlerine rağmen kendini zincirleyen, bütün o gözlerimizden uzak ve gönüllerimizden ırak yerlerde büyük riskleri çocuklarımız için göze alan Greenpeace aktivistlerini gördük.... ABD’de eyaletlerinin hükümetlerine, iklim değişikliğine karşı yeterince tedbir almayıp toplum sözleşmesine ve anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle dava açan 12 ve 16 yaşındaki kız çocuklarını, 50 başka yerde onlar gibi dava açan gençleri, kaya gazı çıkarma (fracking) ve dağları kömür için paralama (mountaintop removal) gibi vahşi yıkıcılıkta faaliyetlerinin önüne kendi bedenlerini atan ve ne polisle, ne ulusal muhafızlarla imkânı yok bir türlü durdurulamayan insanları,  Türkiye’de örgütlenip, her türlü çevre yıkımına karşı hukuki ve sivil itaatsizlik mücadelelerini duraksamadan yürüten çevre avukatlarını, Sabah özerk bölgesinde cennet adayı mahvedecek kömürlü termik santral yapımını engelleyen çıplak ayaklı genç kızlarla delikanlıları gördük...

Meselenin can damarı da bu zaten: Ancak bu kocaman yürekler sayesinde bir küçücük şansı olabilir gezegenin. Gezegenin ve onun üzerinde yaşamlarını sürdürme haklarını savunduğumuz gelecek nesillerin... Evet, biliyoruz, küçücük bir pencere; ama ne yapalım ki elimizdeki yegâne olanak da bundan ibaret.

Fosil yakıt salımlarını kısıtlamak için çok ciddi tedbirler alınmasını, mesela karbonun ücretlendirilmesini, fosil yakıt şirketlerinden böylece elde edilecek gelirin de tümüyle vatandaşlar arasında eşit olarak dağıtılmasını siyasî bakımdan gerçekçi bulmayanlar çoğunlukta. Lâkin, bu doğru değil. Doğanın kendisinden daha gerçek ve gerçekçi bir kavram düşünülemez. İşte bu yüzdendir ki, asıl gerçekçi önerilerin yalnızca bunlardan ibaret olduğunu, sanırım pek yakında çok daha fazla sayıda insan görecek – veya görmek zorunda kalacak.

Aynı şey, bunca zamandır, bunca güçlüklerle iklim, çevre ve ekoloji mücadelesi veren aktivistler için de geçerli: Onlara çoğunlukla “radikal” insanlar gözüyle bakılıyor – radikal kavramına biraz da kötücül bir anlam yüklenip. Bu insanlar, “kökten değişiklik yapmak isteyen” bir tür vahşi cengâverler gibi görülüyorlar. Lâkin, bu da doğru değil. Aksine, onlar, içine doğmuş oldukları, çocukluktan beri bildikleri, alıştıkları o harikulade dünya, üstündeki olağanüstü canlılar âlemi ile birlikte pek değişmesin, yani kendi iç dinamiklerinden başka bir müdahale ile değişmesin diye didinen “tutucular” aslında. Asıl radikal, yani köktenci olanlarsa, yeryüzünün onbin yıllık kimyasıyla fiziğini ta kökünden, bir daha geri dönmeyecek şekilde değiştiren fosil yakıt şirketleri. Bu, henüz yeterince kabul görmeyen bir bakış olabilir, ama Toprak Ana, sanırım etimolojiyle ilgili bu kavram karışıklığını da oldukça yakın bir tarihte radikal biçimde giderecek, solumuza soğan, sağımıza da sarmısak asacaktır.

***
“Ânın Sıcaklığı” başlıklı yazısını şu cümlelerle bitiriyor Monbiot: “Çocuklarımız ilerde şunu mu görecek yani: Bu harika dünyamızı mümkün kılan o elverişli ortamı târumâr ettik; ondan sonra bunu tamir etme fırsatını da, verdiğimiz zararı katbekat artırmak için kullandık? Bunu mu diyeceğiz? Elbette hepimiz, ‘aklımızda başka amaçlar vardı ve biz onlara uygun hareket ettik ya da hiç hareket etmedik ve durduk, çünkü hayat önümüze başka âciliyetler çıkarmıştı, onları daha önemli gördük’ filan diyebiliriz. Ama –en nihayetinde bir tepki göstermezsek– bundan doğacak sonuçlar, onları biz tasarlamışız gibi olacaktır, bu kesin.

“Salaklık mı, açgözlülük mü, yoksa pasiflik mi? Nasıl bütün kıyaslamalar buharlaşıp gidiyorsa, bu kelimeler de öyle: uçup gidiyorlar işte. Buz, yani üstünde o kadar çok şeyin durduğunu daha yeni keşfettiğimiz o sağlam ve kavi zemin, eriyip havaya uçuyor. Ve, barışa, refaha, ilerlemeye dair ne kadar iddiamız varsa dünyada, onlar da çok muhtemeldir ki aynı akıbete uğrayacak.” 9

Yazar sözü Shakespeare’le bağlamış. Eh, ne yapalım, biz de ona uyalım bari:

“Boş ver, keyfini bozma bayım;?
Şenliklerimiz burada bitti. ?
Gördüğün oyunculara gelince,?
Sana dediğim gibi, onlar birer ruhtu ve?
Hepsi eriyip havaya karıştı, o incecik havaya.?
İşte tıpkı bu hayallerin elle tutulmaz dokusu gibi,?
Tepesi bulut kaplı burçlar, görkemli saraylar,?
Ulu mabetler, hatta şu yüce yerküre?
Ve üstünde var olan ne varsa eriyip gidecek;?
Biraz önce uçup giden şu hayali gösteri gibi,?
Dumanı bile kalmayacak ardında.” 10

5 agy
8 agy
9 agy
10 Fırtına, Dördüncü Perde, Birinci Sahne; çev.: Can Yücel, http://www.sosyalistarsiv.com/ceviri-tiyatro/346-shakespeare-firtina.html?langid=1 
***

3 Ağustos 2012 Cuma

EN




Bu yazbahar aylarında herşey en oldu.
Temmuz ayının son günlerinde, yeryüzünün en kırılgan ekosistemlerinden biri olan Kuzey Kutup Dairesi içindeki Grönland’ın yazlık buz örtüsü, kayıtlı tarihte gelmiş geçmiş en büyük hızla ve en büyük oranda eriyip yok oluverdi! Buz yüzeyinin erimesi sadece 4 günde yüzde 40’tan yüzde 97’ye çıktı! Yani neredeyse buzların tamamı erime sürecine girmişti! Bu o kadar görülmemiş birşeydi ki, uydu verilerini inceleyen iklim bilimciler ve gözlemciler resmen şaşı bakıp şaşırdılar. Ama, ne yazık ki, ve elbette, göstergeler doğruydu!
Bu arada, adanın batısında ve Kuzey kutup dairesinin içinde bulunan Kangerlussuaq kasabasında 10 Temmuz günü sıcaklık 24,6 santigrad derece olarak ölçülmüştü ve bu ölçülen en yüksek sıcaklıktı: Danimarka Meteoroloji Enstitüsü verilerine göre kasabanın Temmuz ortalama sıcaklığı daha önceleri en yüksek 16,3 derece ölçülmüş. 30 yıllık ortalamanın 8 derece üstü! Bir dünya rekoru. Ve çok muhtemelen, bu daha bir başlangıç!
Bu benzeri görülmemiş erime durumuna tepki veren Grönland ve Avrupa Birliği liderleri de derhal kolları sıvamışlar tabii. Ve ne yapmışlar beğenirsiniz? Grönland Başbakanı ile AB Komisyonu Başkanı’nın karşılıklı oturup pişmiş kelle gibi sırıttıkları fotoğraftan da anlaşılacağı üzre, atik davranmışlar ve mezatı açmışlar bile. Üstüne üstlük, bunu “hammadde diplomasisi” gibi şahane bir isimle vaftiz etmişler ki, tadından yenmez. Hızla eriyip giden buz örtülerinin altında yatan nadir elementleri, altın, gümüş ve bakırları, yakut, zümrüt ve safirleri, ve ha evet, bir de petrol, doğaz gaz ve kömürü söküp çıkarmaları için dünyanın dört bir yanındaki maden şirketlerine haber salmışlar, tellal çıkartmışlar. Abilerim ablalarım, şu elimde görmüş olduğunuz elementler çok nadir... Topu topu 17 tane kaldı! Bilgisayarına, cebine, İHA’na, uçağına, helikopterine, roketine... Duyduk duymadık deme! Yeni yüzyılın en önemli haraç mezat satışı başlıyor! Batan geminin malları bunlar! Haydi, bir tane de sen al, yavrunu sevindir!...”
***
Ondan az önce, Kuzey Yarıküre, tarihin en sıcak Mayıs ayını yaşamıştı. Bu demekti ki, bütün dünyanın sıcaklığı, 20 yüzyıl sıcaklık ortalamasını peş peşe 327 aydır (27 küsur senedir!) aşmaktaydı. Ki, böyle bir şeyin şans eseri (tesadüf) olması ihtimali 3.7 x 10-99 olarak ifade ediliyor matematik olarak. Kaçta kaç, diye sorarsanız, kâinattaki yıldızların sayısından hayli fazla bir rakam çıkıyor: “o kadarda 1”lik bir ihtimal yani! Sakın, “kaçmış bakayım o sayı?” diye sormayın. En düşük denemez belki teorik olarak, ama hayli küçük bir ihtimal olduğunu kabul etmemiz gerekecek herhalde.

ABD’de Colorado’da tarihin en büyük orman yangınlarının alevleri ortalığı gerçek bir cehenneme çevirirken, ülkedeki toplam ilçe sayısının üçte birinden fazlasında en sıcak gün rekorları 3,215 kere peş peşe kırıldı.

Meteorologlar bu baharın ABD’de kayıtlara geçmiş en sıcak bahar olduğunu bildirdiler; ama dahası da var: eski rekor öylesine tuz buz edilmişti ki, bu sıcaklık rekoru ile, kayıtlara geçmiş tüm mevsimlerin ortalamasına tarihteki en büyük farkı atmış oluyorduk.

Tam bu sıralarda, Suudi meteoroloji merkezleri Mekke’de 43 derece sıcağa rağmen yağmur yağdığını bildirdiler ki, bu da gezegenin bilinen tarihindeki en sıcak ortamdaki sağanak yağışı olarak kayıtlara geçiyordu. (O sıcaklıkta bir duş yapmaya dayanabilir miydik diye de sormayın lûtfen; cevabı bilmiyorum çünkü – aslında bu bir cesaret meselesi.)

Haziran’da  Kuzey Buz Denizi’nde bu ay bakımından tarihin en düşük buz seviyesi kaydedildi ve bunun şimdiye kadar görülmüş en yüksek oranda (neredeyse % 95 ihtimalle), insanların fosil yakıt (petrol, kömür, doğal gaz) yakmalarından kaynaklandığı tespit edildi. Aynı ay içinde ABD’de  Florida’yı bu mevsimin en erken “adı konmuş” tropik fırtınası Debby vurdu; New Mexico, tarihin gördüğü en büyük orman yangınlarına sahne oldu, Colorado tapu kadastro kayıtlarında görülmüş en tahripkâr yangınına tanık oldu ve bu yangın öyle uzak masal ormanlarında değildi, çağdaş kent gerçekliğinin ta içine kadar girmişti: 346 ev bir anda yanıp kül oldu; bu esnada arabasıyla ara yollarda tam gaz kaçarken “dikiz aynamda cehennemi gördüm” diyen felaketzedeler vardı...

***

Korku filmlerinden fırlamış gibi karşımıza çıkan bir başka şoke edici “olay”ın varlığını da yine bu sıralarda öğreniverdik işte: Küresel ısınma yüzünden artık öylesine güçlü, gök gürültülü fırtınalar olmakta ki, bunlar kilometrelerce öteden stratosfere su buharı püskürtüyor, o da daha önceden attığımız kloroflorokarbonları tetikleyip, ozon tabakasını tahrip eden kimyasal reaksiyonlar doğuruyordu: Doktor Frankeştayn’ın yıldırımların çakıp durduğu karanlık laboratuvarı gibi! Ozon ise, malûm, yeryüzünde hayatta kalmanın ana unsurlarından biri. İnsanları, hayvanları ve bitkileri (tarım ürünlerini) güneşin morötesi (UV) ışınlarından koruyor. Ozon yıkılırsa, bir cilt kanseri salgını bile söz konusu olabilir! Buradaki ‘en’ ne peki? Çok basit: “En önemli konu,” diyor bilimciler, “geleceğin iklimi ile kimyanın bu bağlantısı işte.” Kısacası, iklim değişikliği “kimyamızı değiştiriyor”!

Bir başka tür korku filmi de Temmuz sonu Hindistan’da vizyona girdi: Elektrikler kesildi ve bir anda 300 milyon insan karanlıkta kaldı! Büyük keşmekeş yaşandı, saatler sonra elektrikler geri geldi. El Cezire’nin Delhi muhabiri, Doha’daki merkezden kendisine “yeni bir kesinti var mı?” diye soran arkadaşına şöyle dedi. “Yok canım, ne münasebet! Gerçi ülkenin gördüğü en büyük kesintiydi, ama artık hepsi geride kaldı.” Bu sözlerin üstünden 1 saat geçmemişti ki, yeni dalga geldi: “En Büyük kesinti - 2” Bu kez 600 ilâ 700 milyon insan (nüfusun yarıdan fazlası) elektriksiz kaldı! Kontrol-komuta merkezleri, bilgisayarlar, klimalar, asansörler, teleferikler, lunaparklar, buzdolapları durdu, trafik kördüğüm, tren ve metrolar felç oldu, uçaklar yerde, işçiler madenlerde mahpus kaldı.

Geleceğe ayna tutan fütüristik bir filim gibiydi herşey. Dumanlı bir ayna. Sanayiciler yeni kömürlü santral ve nükleer enerji istedi. Peki kesinti nedendi? Aşırı sıcaklarda şebekeye yüklenmekten, küresel ısınmanın zayıflattığı musonların baraj sularını besleyememesinden. Bir de, sistemin iflasından!  8 yıl öncesinin meşhur “Hindistan Parlıyor!” reklam sloganı, parıltısını biraz kaybetmiş gibiydi sanki.

***

Gene ay sonunda çok taze bir araştırma sonucu çıktı: Tropik ormanlardaki biyolojik çeşitlilik kaybı ürkütücü boyutlara varmıştı. Bu ormanlar, yeryüzündeki en zengin “arazi”leri oluşturuyordu. Yokedilmeleri, diğer faktörler arasında biyoçeşitliliğe en çok zarar vereniydi.

Çin’de başkent Beijing’i son 60 yılda vuran en ağır –ve belki de en tuhaf– sağanak yağış sonucunda 77 ölü, düzinelerce kayıp, onbinlerce evsiz... Son 60 yıl lafı tam doğru değil aslında, çünkü kayıtların tutulmasına ancak 61 yıl önce başlanmış. Yani, bu kadim başkentin kurulmasından bu yana görülmüş en ağır yağmur da olabilir pekâlâ! Ay sonunda Kuzey Kore’nin Anju şehrinde iki gün kesintisiz sağanak yağış: Sonuç: Şehrin tarihindeki en büyük felaket. Bu ayki yağışların sonucunda ise 90 ölü, 60 bin evsiz ve açlık tehlikesi. Soru: Ülkenin 1990’larda yaşanan ve 1 milyon kişinin hayatına mal olan o en büyük açlık ve kıtlık krizi tekrarlanabilir mi?

Ayrıca, bu kez sadece Kuzey değil başı belada olan: Kore yarımadası, kuzeyi ve güneyi ile en az yüz yıldan beri gördüğü en büyük kuraklığı yaşıyor. Sel ve kuraklık atbaşı koşmakta. Küresel iklim değişikliği. Japonya da kendi tarihinde gördüğü en büyük sağanak yağışlarının getirdiği yıkımlarla baş etmeye uğraşıyor. Rusya’nın Karadeniz bölgesindeki âni seller resmen tsunamiye benzer etki yarattı, evleri çatılarına kadar su bastı ve Krimsk şehrinin tarihinde gördüğü en ağır yıkıma yol açtı: 144 ölü, evinden olan sayısız insan.

Afrika’dan iki yıldır gelmekte olan kötü haberler berdevam. Batı’da Sahel, Doğu’da –insanlığın da doğduğu–  Afrika Boynuzu, muhtemelen tarihteki en büyük kuraklık, kıtlık ve açlık kriziyle boğuşuyor. Bu yazbahar aylarında yağmurlar bir türlü gelmedi. Aslında, önüm-arkam, sağım-solum sobe: Güney’de de Zimbabwe, en verimsiz hasat döneminde.Gıda yardımına ihtiyaç duyanların sayısı tarihteki en yüksek seviyesine gelirken, bu oran son 1 yılda en büyük artışı gösterdi: % 60. Doğu Afrika’nın o müthiş zengin çeşitlilikteki orman örtüsündeki kayıpsa en yüksek noktasına ulaşmış durumda: 9 yılda yüzde 9’dan fazla orman kaybı var! Ve, muhtemelen bu da daha başlangıç!

Yazbahar aylarında Amerika Birleşik Devletleri’nde son yarım yüzyılın en büyük kuraklığı hüküm sürüyor. Dünyanın en büyük mısır, buğday, soya ihracatçısının ürün yetiştirdiği bölgelerde topraktaki nem oranı tarihteki en düşük seviyelerden birine, yani dibe vurmuş durumda. Mükemmel ve en iyi mısır kategorisine giren ürün oranı, tarihteki en düşük seviyelerden birini yakalamış. Daha da kötüsü, yağmurlara rağmen kuraklık şartlarının birçok bölgede sürdüğü haberleri de geliyor: Bu gidişle belki de 1930’lardaki korkunç Toz Çanağı (Dust Bowl) yıllarından beter bir rekora gidecek, en kötü noktaya tırmanacak. Mısır fiyatları birbuçuk ay içinde yüzde 50’ye yakın artışla gelmiş geçmiş en yüksek seviyeye çıktı. Zaten yükselen gıda fiyatlarının da mısırın peşinden en yükseğe çıkması da beklenmekteydi.

Yalnız modern çağların en büyük kuraklık dönemine giren ABD’de değil, bütün dünyada hızla kötüleşen bir gidişat bu. Bir piton yılanının avını süper yavaş gösterimle ağır ağır boğup suyunu çıkarması gibi, büyük bölgeleri mahvedecek bir kuraklık sözkonusu. Ve daha yeni başlıyor. Dahası, kötüye giden, yalnız halihazırdaki gıda durumu değil, dünya gıda sisteminin ta kendisi.

Mısır, buğday, soya fiyatları yükselirken, bir yandan da dünyanın en büyük emtia şirketleri olan Cargill ve Glencore’un spekülasyonları ile daha da fırlayacak fiyatlar. Önümüzdeki yıllarda kendini gösterecek olan etkilerini de çoğumuz küresel ısınmayla asla ilişkilendiremeyeceğiz. Halklar ayaklanacak, ama biz bunlara, din savaşları, etnik savaşlar, göçlere karşı savaşlar, terör filan diye bakacağız.

***

En kötüsü de şu: Dünyanın başı fena halde belada, ama siyasi liderlerin bu berbat durumu kavradığına dair en ufak bir belirti görünmüyor. Nüfus, enerji, su politikaları konusunda yeni tedbirler almak üzere duruma uyum sağlamak belki de tek çare. Zaman bitiyor. Yükselen gıda fiyatları, yayılan gıda ayaklanmaları, her yerde çatırdayan siyasi istikrar. Dünya, tüm bunların altında yatan yönetilemez bir kıtlık krizine çoğu insanın kavradığından çok daha yakın olabilir.

Türkiye’nin bu mevsim en taze rekorlarına bir göz atarsak, manzara-i umumiye şöyle: Temmuz sonlarında Meteoroloji Genel Müdürlüğü başkent Ankara’nın, tarihinin en sıcak gününü yaşadığını açıkladı. Ayrıca, Ankara dışında, Bolu, Çankırı ve Kırıkkale illerinde de tarihlerinin en yüksek sıcaklık değerleri ölçülmüştü. Haber 86 yıllık sıcaklık rekorunun kırıldığı şeklinde veriliyor idiyse de, bu tam doğru sayılmazdı aslında. Yalnızca kayıtlar 1926’da tutulmaya başlamıştı.Yoksa, bölgenin takriben 4,500 yıl önce Hatti medeniyetinin kurulduğu günlerden bu yana en sıcak günü gördüğünü, hatta rekorun onbinlerce yıl geriye götürülebileceğini de söylemek pekâlâ mümkün.

Aynı günlerde kuraklık konusunda gazetelerde şöyle bir haber vardı: “Küresel ısınma çiftçileri kırıp geçiriyor. ABD’de son yılların en şiddetli kuraklığı yaşanırken, Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesinde çiftçiler, hayvanlarına yedirecekleri yeşil ot bulamıyor. Bütün bunlar tarihin en büyük gıda krizine davetiye çıkarırken... Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Birliği (DATÜB) Başkanı kendinden örnek veriyordu: “Yeşermeyen buğdaylar Haziran aylarında toprağın altında yoğurt halini aldı ve ‘tohumlar kesti’...Yani ürün tamamen kullanılmaz hale geldi. Uzun yıllardır hiç görülmemiş bir şeydir bu bölgede.” Aynı günlerde Giresun Ziraat Odası Başkanı da, geçen yıl iklim yüzünden tarihin en düşük rekoltelerinden birini yaşayan fındıkta bu yıl tam toparlanma olurken, gene sıcak vurabileceğini belirtti.

Kuraklığın yanı sıra, iklim değişikliğinin “korkunç” ikizi fırtına ve seller de eksik değildi Türkiye’de Temmuz ayının ilk haftasında Samsun apansız yağış ve sel sonucu bir trajedi’ye sahne oldu. Kentin, tarihinde gördüğü en büyük felaketlerden biri olan selde köprüler yıkıldı, evler sular altında kaldı, çocuklar annelerinin “gözü önünde” boğuldu, toplamda 12 kişi hayatını kaybetti. TMMOB, suçlu ve sorumlunun doğa değil, DSİ, SASKİ, TOKİ, büyükşehir  ve ilçe belediyeleri olduğunu belirtti, ama insan kaynaklı iklim değişikliği raporlarını es geçti.

***

Yeryüzü iklim krizi alarmında nüfus, enerji ve su politikalarının baştan başa gözden geçirilmesinin en âcil öncelik olduğu dünyanın önde gelen uzmanları tarafından belirtilirken Türkiye’de Başbakan en az 3 (hatta bazen 5) çocuk politikasının savunuculuğunu yapmaya yazbahar aylarında da devam ediyor; Tarım Bakanı, Doğu Anadolu’da “bir kısım kuraklık” yaşanmakla birlikte ABD’deki krizin Türkiye’yi etkilemesine “izin verilmeyeceğini” söylüyor; Orman ve Su işleri Bakanı çeşitli baraj, gölet ve HES’lerin toplu temel atma töreninde “en az 2070 yılına kadar” suyumuz olduğunu ilan ediyor; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Türkiye’nin dünya büyüme hızından da fazla büyüdüğünü, enerji sektörününse ülke büyüme hızından da hızlı (%10 üzerinde) büyüdüğünü belirtip, Allah’a hamd ediyordu.

Öte yandan, İSO’nun Temmuz sonunda açıklanan 2011 araştırmasına göre ülkenin en büyük sanayi kuruluşlarının uğraşı alanları, hemen tamamen fosil yakıt ve enerjiden ibaretti. İlk 5, sırasıyla şöyleydi: petrol, otomotiv, otomobil, elektrik, otomotiv. En kârlı şirketlerin temel uğraşı alanları ise gene sırasıyla şunlardı : petrol, elektrik, petrol,  kömür-maden, demir-çelik. Bu listeye bakıldığında Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı politikalar geliştirme performans indeksinde dünyadaki tüm ülkeler arasında en son sıralarda yer almasına şaşmalı mıydık, yoksa “En Büyük Türkiye, Başka Büyük Yok!” diye naralanmalı mıydık, bilmek zordu.
Ama, bildiğimiz birşey varsa, burada da her şey daha yeni başlıyordu.

***

Yazın ortasında, Temmuz ayının son gününde çokuluslu petrol şirketlerinin en büyük beşinin ikinci çeyrek kârları açıklandı. Para tarihinin gördüğü bu en büyük ve en kârlı 5 şirketin (BP, Chevron, ConocoPhillips, ExxonMobil ve Royal Dutch Shell) bu yıl toplam dakikada 236,000 dolar kazandığı anlaşıldı! Yani, saniyede 3993 dolar! Yılın her saniyesinde. Her yılın. Yeni binyılın başından beri 1 trilyon dolardan daha fazla kâr eden bu 5 kardeşin küresel ısınmayı durdurmak üzere yeldeğirmenleri, rüzgâr gülleri ya da güneşin altın ışınları peşinde koşacaklarını düşünmek de kolay değil doğrusu. Düşünsenize, 10 saniye düşünseler, 40 bin dolar “kayıp”ları olacak!

Bill McKibben’ın, Rolling Stone dergisinin Ağustos sayısındaki yazısında (“Global Warming’s Terrifying New Math”, https://www.commondreams.org/view/2012/07/24-2)
dediği gibi, “fosil yakıt şirketleri, sistemli bir şekilde gezegenin fiziki sistemlerinin temeline dinamit koymaktalar.” (Onları bunu yapmamaya ikna etmenin yolu belki vardır, ama biz bunu bilmiyoruz.) “İnsanlığın şimdiye kadar yüzyüze kaldığı en büyük mesele bu” diye devam ediyor McKibben. “Ne kadar yakabileceğimizi biliyoruz, kimin daha ne kadar yakmayı planladığını da biliyoruz. İklim değişikliği jeolojik bir ölçek ve zaman çerçevesi içinde işler, ama bu doğa’nın nesnel, gayrişahsi bir kuvveti değildir; matematik hesabı ne kadar dikkatli yaparsan, işin, özünde, bir ahlak meselesi olduğunu anlarsın; düşmanın adı var yani: o Shell.”

Dolayısıyla, şurası açık ki, artık tek yol var önümüzde, düşmanla kafa kafaya mücadeleye girişmek. “Totaliter kapitalizm” diye adlandırabileceğimiz dünya sistemini yöneten bu sektörle, yani yeryüzünün en güçlü ve en zengin sektörü ile mücadelenin gerçekçi olmadığını düşünmek, pek çoğumuz için ilk bakışta çok normal. Ama, sadece ilk bakışta. Yoksa, ikinci kez başımızı kaldırıp etrafımıza ve dünyaya şöyle bir daha “alıcı gözüyle” baktığımızda bambaşka bir manzara görmemiz pekâlâ mümkün. Bütün bu kavurucu sıcak dalgalarının, korkunç orman yangınlarının, tufan gibi akan sular ve sellerin, boa yılanı gibi sıkan o boğucu kuraklığın arasında dünyanın dört bir tarafında ve elbette kendi ülkemizde de patlak veren bir vatandaş ayaklanmaları zincirinin halka halka genişlemekte olduğunu görmek hiç de zor olmayabilir. Kömürü, petrolü gazı yerin dibinde tutmak, ortak varlığımız olan dereleri, ormanları, dağları bu canavarların elinden kurtarmak ve haysiyetli bir yaşam sürdürebilmek için hukuka, hukukun yetersiz kaldığı yerlerde sivil itaatsizliğe başvurmaya, otoriteye başkaldırmaya, velhasıl sıkı bir kavgaya girişmeye gittikçe daha hazırlıklı ve istekli insan kitlelerini görmek için büyük çaba harcamaya da gerek yok aslında.

***

Büyük bir sistem krizinin içinde olduğumuz konusunda dünyanın önde gelen düşünür ve yazar çizerlerinin tereddüdü yok. Bunlardan biri, ekonomi politik ve tarih çalışmalarıyla önde gelen düşünür, yazar ve aktivist Gar Alperovitz. O,  görülmemiş derecede değişik bir tarihî döneme, hatta “tarihin en önemli ânı’na (moment)”girmiş olduğumuzu söylüyor yakın zaman önceki bir konuşmasında. (“We are Laying Groundwork for the ‘Next Great Revolution’,” http://www.democracynow.org/2012/7/16/gar_alperovitzs_green_party_keynote_we)

Tarihte sistemlerin herşeyden önce serveti kontrol edenler tarafından tanımlandığını, yüzde 1’i oluşturan servet sahiplerinin artık kesinlikle yönetemez olduğunu, iklim değişikliğiyle de, işsizlikle de, yoksullukla da başedemez hale geldiğini söylüyor Alperovitz. Bunun sistemi faşizme götürecek büyük bir tehlike içerdiğini kabul etmekle birlikte, ömrü hayatında ilk kez milyonlarca insanın da artık isyan halinde olduğunu gördüğünü belirtiyor. Sistem krizi içinde toplumsal olarak bundan sonraki büyük dönüşümün, hatta devrimin temellerini adım adım attığımızı söylüyor: Her yerde küçük küçük yapılmakta olan binlerce yerel eylemi, servetin mülkiyet yapısını değiştiren, ekonomiyi yeşilleştiren bu hareketleri, “bir sonraki devrimin prehistoryası (ön tarihi)” olarak adlandırıyor.

“Temelleri atılmakta olan bu şey,” diye sürdürüyor Alperovitz, “eski geleneklerin ötesinde hayli demokratik bir yeni sisteme geçiştir: Sürdürülebilir, iklim değişikliğini engellemeye girişen, ama aynı zamanda mülkiyet yapısını değiştiren ve serveti demokratikleştiren bir dönüşüm süreci.”

Ve, konuşmanın sonuna doğru, çok önemli, yepyeni bir en geliyor önümüze: “Bugüne kadar söylediklerimden çok daha radikal birşey söylemek istiyorum size,” diyor Alperovitz. Duyacağınız en radikal şey olacak bu. İşte söylüyorum: Bence umut var.”

Yazbahar aylarında ABD’nin binbir yerinde, Washington’da, Ohio’da, New York eyaletinde, Montana’da, Texas’ta, Vermont’ta, Alaska’da, Kanada’da, Kuzey Buz Denizi’nde, Çukçi Denizi’nde, Çin’de Siçuan’da, Jiangsu’da, Japonya’da Tokyo’da, Hindistan’ın sayısız orman ve dağlarında, Türkiye’de Sinop’un Gerze’sinde, İzmir’in Aliağa’sında, Antalya’nın Çıralı’sında, Köyceğiz’in Yuvarlakçay’ında, Tunceli’de, Rize’de görüyoruz bu umudu ve görmeye devam edeceğimiz şüphesiz.

***

Küresel iklim değişikliği asıl şimdi başlıyor, bu doğru.

Ama büyük mücadele de asıl şimdi başlıyor.

En güzeli de bu zaten.



Ömer Madra

2 Ağustos 2012