3 Ağustos 2012 Cuma

EN




Bu yazbahar aylarında herşey en oldu.
Temmuz ayının son günlerinde, yeryüzünün en kırılgan ekosistemlerinden biri olan Kuzey Kutup Dairesi içindeki Grönland’ın yazlık buz örtüsü, kayıtlı tarihte gelmiş geçmiş en büyük hızla ve en büyük oranda eriyip yok oluverdi! Buz yüzeyinin erimesi sadece 4 günde yüzde 40’tan yüzde 97’ye çıktı! Yani neredeyse buzların tamamı erime sürecine girmişti! Bu o kadar görülmemiş birşeydi ki, uydu verilerini inceleyen iklim bilimciler ve gözlemciler resmen şaşı bakıp şaşırdılar. Ama, ne yazık ki, ve elbette, göstergeler doğruydu!
Bu arada, adanın batısında ve Kuzey kutup dairesinin içinde bulunan Kangerlussuaq kasabasında 10 Temmuz günü sıcaklık 24,6 santigrad derece olarak ölçülmüştü ve bu ölçülen en yüksek sıcaklıktı: Danimarka Meteoroloji Enstitüsü verilerine göre kasabanın Temmuz ortalama sıcaklığı daha önceleri en yüksek 16,3 derece ölçülmüş. 30 yıllık ortalamanın 8 derece üstü! Bir dünya rekoru. Ve çok muhtemelen, bu daha bir başlangıç!
Bu benzeri görülmemiş erime durumuna tepki veren Grönland ve Avrupa Birliği liderleri de derhal kolları sıvamışlar tabii. Ve ne yapmışlar beğenirsiniz? Grönland Başbakanı ile AB Komisyonu Başkanı’nın karşılıklı oturup pişmiş kelle gibi sırıttıkları fotoğraftan da anlaşılacağı üzre, atik davranmışlar ve mezatı açmışlar bile. Üstüne üstlük, bunu “hammadde diplomasisi” gibi şahane bir isimle vaftiz etmişler ki, tadından yenmez. Hızla eriyip giden buz örtülerinin altında yatan nadir elementleri, altın, gümüş ve bakırları, yakut, zümrüt ve safirleri, ve ha evet, bir de petrol, doğaz gaz ve kömürü söküp çıkarmaları için dünyanın dört bir yanındaki maden şirketlerine haber salmışlar, tellal çıkartmışlar. Abilerim ablalarım, şu elimde görmüş olduğunuz elementler çok nadir... Topu topu 17 tane kaldı! Bilgisayarına, cebine, İHA’na, uçağına, helikopterine, roketine... Duyduk duymadık deme! Yeni yüzyılın en önemli haraç mezat satışı başlıyor! Batan geminin malları bunlar! Haydi, bir tane de sen al, yavrunu sevindir!...”
***
Ondan az önce, Kuzey Yarıküre, tarihin en sıcak Mayıs ayını yaşamıştı. Bu demekti ki, bütün dünyanın sıcaklığı, 20 yüzyıl sıcaklık ortalamasını peş peşe 327 aydır (27 küsur senedir!) aşmaktaydı. Ki, böyle bir şeyin şans eseri (tesadüf) olması ihtimali 3.7 x 10-99 olarak ifade ediliyor matematik olarak. Kaçta kaç, diye sorarsanız, kâinattaki yıldızların sayısından hayli fazla bir rakam çıkıyor: “o kadarda 1”lik bir ihtimal yani! Sakın, “kaçmış bakayım o sayı?” diye sormayın. En düşük denemez belki teorik olarak, ama hayli küçük bir ihtimal olduğunu kabul etmemiz gerekecek herhalde.

ABD’de Colorado’da tarihin en büyük orman yangınlarının alevleri ortalığı gerçek bir cehenneme çevirirken, ülkedeki toplam ilçe sayısının üçte birinden fazlasında en sıcak gün rekorları 3,215 kere peş peşe kırıldı.

Meteorologlar bu baharın ABD’de kayıtlara geçmiş en sıcak bahar olduğunu bildirdiler; ama dahası da var: eski rekor öylesine tuz buz edilmişti ki, bu sıcaklık rekoru ile, kayıtlara geçmiş tüm mevsimlerin ortalamasına tarihteki en büyük farkı atmış oluyorduk.

Tam bu sıralarda, Suudi meteoroloji merkezleri Mekke’de 43 derece sıcağa rağmen yağmur yağdığını bildirdiler ki, bu da gezegenin bilinen tarihindeki en sıcak ortamdaki sağanak yağışı olarak kayıtlara geçiyordu. (O sıcaklıkta bir duş yapmaya dayanabilir miydik diye de sormayın lûtfen; cevabı bilmiyorum çünkü – aslında bu bir cesaret meselesi.)

Haziran’da  Kuzey Buz Denizi’nde bu ay bakımından tarihin en düşük buz seviyesi kaydedildi ve bunun şimdiye kadar görülmüş en yüksek oranda (neredeyse % 95 ihtimalle), insanların fosil yakıt (petrol, kömür, doğal gaz) yakmalarından kaynaklandığı tespit edildi. Aynı ay içinde ABD’de  Florida’yı bu mevsimin en erken “adı konmuş” tropik fırtınası Debby vurdu; New Mexico, tarihin gördüğü en büyük orman yangınlarına sahne oldu, Colorado tapu kadastro kayıtlarında görülmüş en tahripkâr yangınına tanık oldu ve bu yangın öyle uzak masal ormanlarında değildi, çağdaş kent gerçekliğinin ta içine kadar girmişti: 346 ev bir anda yanıp kül oldu; bu esnada arabasıyla ara yollarda tam gaz kaçarken “dikiz aynamda cehennemi gördüm” diyen felaketzedeler vardı...

***

Korku filmlerinden fırlamış gibi karşımıza çıkan bir başka şoke edici “olay”ın varlığını da yine bu sıralarda öğreniverdik işte: Küresel ısınma yüzünden artık öylesine güçlü, gök gürültülü fırtınalar olmakta ki, bunlar kilometrelerce öteden stratosfere su buharı püskürtüyor, o da daha önceden attığımız kloroflorokarbonları tetikleyip, ozon tabakasını tahrip eden kimyasal reaksiyonlar doğuruyordu: Doktor Frankeştayn’ın yıldırımların çakıp durduğu karanlık laboratuvarı gibi! Ozon ise, malûm, yeryüzünde hayatta kalmanın ana unsurlarından biri. İnsanları, hayvanları ve bitkileri (tarım ürünlerini) güneşin morötesi (UV) ışınlarından koruyor. Ozon yıkılırsa, bir cilt kanseri salgını bile söz konusu olabilir! Buradaki ‘en’ ne peki? Çok basit: “En önemli konu,” diyor bilimciler, “geleceğin iklimi ile kimyanın bu bağlantısı işte.” Kısacası, iklim değişikliği “kimyamızı değiştiriyor”!

Bir başka tür korku filmi de Temmuz sonu Hindistan’da vizyona girdi: Elektrikler kesildi ve bir anda 300 milyon insan karanlıkta kaldı! Büyük keşmekeş yaşandı, saatler sonra elektrikler geri geldi. El Cezire’nin Delhi muhabiri, Doha’daki merkezden kendisine “yeni bir kesinti var mı?” diye soran arkadaşına şöyle dedi. “Yok canım, ne münasebet! Gerçi ülkenin gördüğü en büyük kesintiydi, ama artık hepsi geride kaldı.” Bu sözlerin üstünden 1 saat geçmemişti ki, yeni dalga geldi: “En Büyük kesinti - 2” Bu kez 600 ilâ 700 milyon insan (nüfusun yarıdan fazlası) elektriksiz kaldı! Kontrol-komuta merkezleri, bilgisayarlar, klimalar, asansörler, teleferikler, lunaparklar, buzdolapları durdu, trafik kördüğüm, tren ve metrolar felç oldu, uçaklar yerde, işçiler madenlerde mahpus kaldı.

Geleceğe ayna tutan fütüristik bir filim gibiydi herşey. Dumanlı bir ayna. Sanayiciler yeni kömürlü santral ve nükleer enerji istedi. Peki kesinti nedendi? Aşırı sıcaklarda şebekeye yüklenmekten, küresel ısınmanın zayıflattığı musonların baraj sularını besleyememesinden. Bir de, sistemin iflasından!  8 yıl öncesinin meşhur “Hindistan Parlıyor!” reklam sloganı, parıltısını biraz kaybetmiş gibiydi sanki.

***

Gene ay sonunda çok taze bir araştırma sonucu çıktı: Tropik ormanlardaki biyolojik çeşitlilik kaybı ürkütücü boyutlara varmıştı. Bu ormanlar, yeryüzündeki en zengin “arazi”leri oluşturuyordu. Yokedilmeleri, diğer faktörler arasında biyoçeşitliliğe en çok zarar vereniydi.

Çin’de başkent Beijing’i son 60 yılda vuran en ağır –ve belki de en tuhaf– sağanak yağış sonucunda 77 ölü, düzinelerce kayıp, onbinlerce evsiz... Son 60 yıl lafı tam doğru değil aslında, çünkü kayıtların tutulmasına ancak 61 yıl önce başlanmış. Yani, bu kadim başkentin kurulmasından bu yana görülmüş en ağır yağmur da olabilir pekâlâ! Ay sonunda Kuzey Kore’nin Anju şehrinde iki gün kesintisiz sağanak yağış: Sonuç: Şehrin tarihindeki en büyük felaket. Bu ayki yağışların sonucunda ise 90 ölü, 60 bin evsiz ve açlık tehlikesi. Soru: Ülkenin 1990’larda yaşanan ve 1 milyon kişinin hayatına mal olan o en büyük açlık ve kıtlık krizi tekrarlanabilir mi?

Ayrıca, bu kez sadece Kuzey değil başı belada olan: Kore yarımadası, kuzeyi ve güneyi ile en az yüz yıldan beri gördüğü en büyük kuraklığı yaşıyor. Sel ve kuraklık atbaşı koşmakta. Küresel iklim değişikliği. Japonya da kendi tarihinde gördüğü en büyük sağanak yağışlarının getirdiği yıkımlarla baş etmeye uğraşıyor. Rusya’nın Karadeniz bölgesindeki âni seller resmen tsunamiye benzer etki yarattı, evleri çatılarına kadar su bastı ve Krimsk şehrinin tarihinde gördüğü en ağır yıkıma yol açtı: 144 ölü, evinden olan sayısız insan.

Afrika’dan iki yıldır gelmekte olan kötü haberler berdevam. Batı’da Sahel, Doğu’da –insanlığın da doğduğu–  Afrika Boynuzu, muhtemelen tarihteki en büyük kuraklık, kıtlık ve açlık kriziyle boğuşuyor. Bu yazbahar aylarında yağmurlar bir türlü gelmedi. Aslında, önüm-arkam, sağım-solum sobe: Güney’de de Zimbabwe, en verimsiz hasat döneminde.Gıda yardımına ihtiyaç duyanların sayısı tarihteki en yüksek seviyesine gelirken, bu oran son 1 yılda en büyük artışı gösterdi: % 60. Doğu Afrika’nın o müthiş zengin çeşitlilikteki orman örtüsündeki kayıpsa en yüksek noktasına ulaşmış durumda: 9 yılda yüzde 9’dan fazla orman kaybı var! Ve, muhtemelen bu da daha başlangıç!

Yazbahar aylarında Amerika Birleşik Devletleri’nde son yarım yüzyılın en büyük kuraklığı hüküm sürüyor. Dünyanın en büyük mısır, buğday, soya ihracatçısının ürün yetiştirdiği bölgelerde topraktaki nem oranı tarihteki en düşük seviyelerden birine, yani dibe vurmuş durumda. Mükemmel ve en iyi mısır kategorisine giren ürün oranı, tarihteki en düşük seviyelerden birini yakalamış. Daha da kötüsü, yağmurlara rağmen kuraklık şartlarının birçok bölgede sürdüğü haberleri de geliyor: Bu gidişle belki de 1930’lardaki korkunç Toz Çanağı (Dust Bowl) yıllarından beter bir rekora gidecek, en kötü noktaya tırmanacak. Mısır fiyatları birbuçuk ay içinde yüzde 50’ye yakın artışla gelmiş geçmiş en yüksek seviyeye çıktı. Zaten yükselen gıda fiyatlarının da mısırın peşinden en yükseğe çıkması da beklenmekteydi.

Yalnız modern çağların en büyük kuraklık dönemine giren ABD’de değil, bütün dünyada hızla kötüleşen bir gidişat bu. Bir piton yılanının avını süper yavaş gösterimle ağır ağır boğup suyunu çıkarması gibi, büyük bölgeleri mahvedecek bir kuraklık sözkonusu. Ve daha yeni başlıyor. Dahası, kötüye giden, yalnız halihazırdaki gıda durumu değil, dünya gıda sisteminin ta kendisi.

Mısır, buğday, soya fiyatları yükselirken, bir yandan da dünyanın en büyük emtia şirketleri olan Cargill ve Glencore’un spekülasyonları ile daha da fırlayacak fiyatlar. Önümüzdeki yıllarda kendini gösterecek olan etkilerini de çoğumuz küresel ısınmayla asla ilişkilendiremeyeceğiz. Halklar ayaklanacak, ama biz bunlara, din savaşları, etnik savaşlar, göçlere karşı savaşlar, terör filan diye bakacağız.

***

En kötüsü de şu: Dünyanın başı fena halde belada, ama siyasi liderlerin bu berbat durumu kavradığına dair en ufak bir belirti görünmüyor. Nüfus, enerji, su politikaları konusunda yeni tedbirler almak üzere duruma uyum sağlamak belki de tek çare. Zaman bitiyor. Yükselen gıda fiyatları, yayılan gıda ayaklanmaları, her yerde çatırdayan siyasi istikrar. Dünya, tüm bunların altında yatan yönetilemez bir kıtlık krizine çoğu insanın kavradığından çok daha yakın olabilir.

Türkiye’nin bu mevsim en taze rekorlarına bir göz atarsak, manzara-i umumiye şöyle: Temmuz sonlarında Meteoroloji Genel Müdürlüğü başkent Ankara’nın, tarihinin en sıcak gününü yaşadığını açıkladı. Ayrıca, Ankara dışında, Bolu, Çankırı ve Kırıkkale illerinde de tarihlerinin en yüksek sıcaklık değerleri ölçülmüştü. Haber 86 yıllık sıcaklık rekorunun kırıldığı şeklinde veriliyor idiyse de, bu tam doğru sayılmazdı aslında. Yalnızca kayıtlar 1926’da tutulmaya başlamıştı.Yoksa, bölgenin takriben 4,500 yıl önce Hatti medeniyetinin kurulduğu günlerden bu yana en sıcak günü gördüğünü, hatta rekorun onbinlerce yıl geriye götürülebileceğini de söylemek pekâlâ mümkün.

Aynı günlerde kuraklık konusunda gazetelerde şöyle bir haber vardı: “Küresel ısınma çiftçileri kırıp geçiriyor. ABD’de son yılların en şiddetli kuraklığı yaşanırken, Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesinde çiftçiler, hayvanlarına yedirecekleri yeşil ot bulamıyor. Bütün bunlar tarihin en büyük gıda krizine davetiye çıkarırken... Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Birliği (DATÜB) Başkanı kendinden örnek veriyordu: “Yeşermeyen buğdaylar Haziran aylarında toprağın altında yoğurt halini aldı ve ‘tohumlar kesti’...Yani ürün tamamen kullanılmaz hale geldi. Uzun yıllardır hiç görülmemiş bir şeydir bu bölgede.” Aynı günlerde Giresun Ziraat Odası Başkanı da, geçen yıl iklim yüzünden tarihin en düşük rekoltelerinden birini yaşayan fındıkta bu yıl tam toparlanma olurken, gene sıcak vurabileceğini belirtti.

Kuraklığın yanı sıra, iklim değişikliğinin “korkunç” ikizi fırtına ve seller de eksik değildi Türkiye’de Temmuz ayının ilk haftasında Samsun apansız yağış ve sel sonucu bir trajedi’ye sahne oldu. Kentin, tarihinde gördüğü en büyük felaketlerden biri olan selde köprüler yıkıldı, evler sular altında kaldı, çocuklar annelerinin “gözü önünde” boğuldu, toplamda 12 kişi hayatını kaybetti. TMMOB, suçlu ve sorumlunun doğa değil, DSİ, SASKİ, TOKİ, büyükşehir  ve ilçe belediyeleri olduğunu belirtti, ama insan kaynaklı iklim değişikliği raporlarını es geçti.

***

Yeryüzü iklim krizi alarmında nüfus, enerji ve su politikalarının baştan başa gözden geçirilmesinin en âcil öncelik olduğu dünyanın önde gelen uzmanları tarafından belirtilirken Türkiye’de Başbakan en az 3 (hatta bazen 5) çocuk politikasının savunuculuğunu yapmaya yazbahar aylarında da devam ediyor; Tarım Bakanı, Doğu Anadolu’da “bir kısım kuraklık” yaşanmakla birlikte ABD’deki krizin Türkiye’yi etkilemesine “izin verilmeyeceğini” söylüyor; Orman ve Su işleri Bakanı çeşitli baraj, gölet ve HES’lerin toplu temel atma töreninde “en az 2070 yılına kadar” suyumuz olduğunu ilan ediyor; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Türkiye’nin dünya büyüme hızından da fazla büyüdüğünü, enerji sektörününse ülke büyüme hızından da hızlı (%10 üzerinde) büyüdüğünü belirtip, Allah’a hamd ediyordu.

Öte yandan, İSO’nun Temmuz sonunda açıklanan 2011 araştırmasına göre ülkenin en büyük sanayi kuruluşlarının uğraşı alanları, hemen tamamen fosil yakıt ve enerjiden ibaretti. İlk 5, sırasıyla şöyleydi: petrol, otomotiv, otomobil, elektrik, otomotiv. En kârlı şirketlerin temel uğraşı alanları ise gene sırasıyla şunlardı : petrol, elektrik, petrol,  kömür-maden, demir-çelik. Bu listeye bakıldığında Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı politikalar geliştirme performans indeksinde dünyadaki tüm ülkeler arasında en son sıralarda yer almasına şaşmalı mıydık, yoksa “En Büyük Türkiye, Başka Büyük Yok!” diye naralanmalı mıydık, bilmek zordu.
Ama, bildiğimiz birşey varsa, burada da her şey daha yeni başlıyordu.

***

Yazın ortasında, Temmuz ayının son gününde çokuluslu petrol şirketlerinin en büyük beşinin ikinci çeyrek kârları açıklandı. Para tarihinin gördüğü bu en büyük ve en kârlı 5 şirketin (BP, Chevron, ConocoPhillips, ExxonMobil ve Royal Dutch Shell) bu yıl toplam dakikada 236,000 dolar kazandığı anlaşıldı! Yani, saniyede 3993 dolar! Yılın her saniyesinde. Her yılın. Yeni binyılın başından beri 1 trilyon dolardan daha fazla kâr eden bu 5 kardeşin küresel ısınmayı durdurmak üzere yeldeğirmenleri, rüzgâr gülleri ya da güneşin altın ışınları peşinde koşacaklarını düşünmek de kolay değil doğrusu. Düşünsenize, 10 saniye düşünseler, 40 bin dolar “kayıp”ları olacak!

Bill McKibben’ın, Rolling Stone dergisinin Ağustos sayısındaki yazısında (“Global Warming’s Terrifying New Math”, https://www.commondreams.org/view/2012/07/24-2)
dediği gibi, “fosil yakıt şirketleri, sistemli bir şekilde gezegenin fiziki sistemlerinin temeline dinamit koymaktalar.” (Onları bunu yapmamaya ikna etmenin yolu belki vardır, ama biz bunu bilmiyoruz.) “İnsanlığın şimdiye kadar yüzyüze kaldığı en büyük mesele bu” diye devam ediyor McKibben. “Ne kadar yakabileceğimizi biliyoruz, kimin daha ne kadar yakmayı planladığını da biliyoruz. İklim değişikliği jeolojik bir ölçek ve zaman çerçevesi içinde işler, ama bu doğa’nın nesnel, gayrişahsi bir kuvveti değildir; matematik hesabı ne kadar dikkatli yaparsan, işin, özünde, bir ahlak meselesi olduğunu anlarsın; düşmanın adı var yani: o Shell.”

Dolayısıyla, şurası açık ki, artık tek yol var önümüzde, düşmanla kafa kafaya mücadeleye girişmek. “Totaliter kapitalizm” diye adlandırabileceğimiz dünya sistemini yöneten bu sektörle, yani yeryüzünün en güçlü ve en zengin sektörü ile mücadelenin gerçekçi olmadığını düşünmek, pek çoğumuz için ilk bakışta çok normal. Ama, sadece ilk bakışta. Yoksa, ikinci kez başımızı kaldırıp etrafımıza ve dünyaya şöyle bir daha “alıcı gözüyle” baktığımızda bambaşka bir manzara görmemiz pekâlâ mümkün. Bütün bu kavurucu sıcak dalgalarının, korkunç orman yangınlarının, tufan gibi akan sular ve sellerin, boa yılanı gibi sıkan o boğucu kuraklığın arasında dünyanın dört bir tarafında ve elbette kendi ülkemizde de patlak veren bir vatandaş ayaklanmaları zincirinin halka halka genişlemekte olduğunu görmek hiç de zor olmayabilir. Kömürü, petrolü gazı yerin dibinde tutmak, ortak varlığımız olan dereleri, ormanları, dağları bu canavarların elinden kurtarmak ve haysiyetli bir yaşam sürdürebilmek için hukuka, hukukun yetersiz kaldığı yerlerde sivil itaatsizliğe başvurmaya, otoriteye başkaldırmaya, velhasıl sıkı bir kavgaya girişmeye gittikçe daha hazırlıklı ve istekli insan kitlelerini görmek için büyük çaba harcamaya da gerek yok aslında.

***

Büyük bir sistem krizinin içinde olduğumuz konusunda dünyanın önde gelen düşünür ve yazar çizerlerinin tereddüdü yok. Bunlardan biri, ekonomi politik ve tarih çalışmalarıyla önde gelen düşünür, yazar ve aktivist Gar Alperovitz. O,  görülmemiş derecede değişik bir tarihî döneme, hatta “tarihin en önemli ânı’na (moment)”girmiş olduğumuzu söylüyor yakın zaman önceki bir konuşmasında. (“We are Laying Groundwork for the ‘Next Great Revolution’,” http://www.democracynow.org/2012/7/16/gar_alperovitzs_green_party_keynote_we)

Tarihte sistemlerin herşeyden önce serveti kontrol edenler tarafından tanımlandığını, yüzde 1’i oluşturan servet sahiplerinin artık kesinlikle yönetemez olduğunu, iklim değişikliğiyle de, işsizlikle de, yoksullukla da başedemez hale geldiğini söylüyor Alperovitz. Bunun sistemi faşizme götürecek büyük bir tehlike içerdiğini kabul etmekle birlikte, ömrü hayatında ilk kez milyonlarca insanın da artık isyan halinde olduğunu gördüğünü belirtiyor. Sistem krizi içinde toplumsal olarak bundan sonraki büyük dönüşümün, hatta devrimin temellerini adım adım attığımızı söylüyor: Her yerde küçük küçük yapılmakta olan binlerce yerel eylemi, servetin mülkiyet yapısını değiştiren, ekonomiyi yeşilleştiren bu hareketleri, “bir sonraki devrimin prehistoryası (ön tarihi)” olarak adlandırıyor.

“Temelleri atılmakta olan bu şey,” diye sürdürüyor Alperovitz, “eski geleneklerin ötesinde hayli demokratik bir yeni sisteme geçiştir: Sürdürülebilir, iklim değişikliğini engellemeye girişen, ama aynı zamanda mülkiyet yapısını değiştiren ve serveti demokratikleştiren bir dönüşüm süreci.”

Ve, konuşmanın sonuna doğru, çok önemli, yepyeni bir en geliyor önümüze: “Bugüne kadar söylediklerimden çok daha radikal birşey söylemek istiyorum size,” diyor Alperovitz. Duyacağınız en radikal şey olacak bu. İşte söylüyorum: Bence umut var.”

Yazbahar aylarında ABD’nin binbir yerinde, Washington’da, Ohio’da, New York eyaletinde, Montana’da, Texas’ta, Vermont’ta, Alaska’da, Kanada’da, Kuzey Buz Denizi’nde, Çukçi Denizi’nde, Çin’de Siçuan’da, Jiangsu’da, Japonya’da Tokyo’da, Hindistan’ın sayısız orman ve dağlarında, Türkiye’de Sinop’un Gerze’sinde, İzmir’in Aliağa’sında, Antalya’nın Çıralı’sında, Köyceğiz’in Yuvarlakçay’ında, Tunceli’de, Rize’de görüyoruz bu umudu ve görmeye devam edeceğimiz şüphesiz.

***

Küresel iklim değişikliği asıl şimdi başlıyor, bu doğru.

Ama büyük mücadele de asıl şimdi başlıyor.

En güzeli de bu zaten.



Ömer Madra

2 Ağustos 2012








9 Temmuz 2012 Pazartesi

Şimdi Davranma Zamanı


Yeryüzünün bütün canlı sistemleri aynı anda çöküyor. Siyasi liderler bu konuyla ilgilenmiyorlar bile. Haziran sonunda, dünyanın en güçlü ülkelerinin liderleri yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük BM toplantısına katılma zahmetine bile katlanmadılar. Rio + 20 adlı Yeryüzü Zirvesi’nden çıkan 49 sayfalık metin, bir uluslararası çevre kuruluşunun başkanının ifadesiyle, “dünyanın en uzun intihar mektubu” oldu. Belki de tarihin en büyük kolektif liderlik fiyaskosu yaşanmıştı.

Salonumuzda Geçen Hafta, Gelecek Program ve Pek Yakında

Pek yakın geçmişimizin filmi buydu. Peki “pek yakında” beyaz perdede geleceğimiz nasıl olacak? Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden biri, böyle giderse, en fazla 8 yıl içinde dönüşü olmayan noktaya, “devrilme noktası”na erişeceğimizi tüm bilimsel kanıtlarıyla açıklayan bir bilimsel makale yayımladı geçenlerde. (Yazıyla: Sekiz yıl!)

“Gelecek program” nedir sinemamızda? En basit ihtimaliyat hesabı şöyle: Dünyanın önde gelen gökbilimcilerinden biri, insanlığın bu yüzyılın sonunu görebilmesi olasılığını % 50 olarak hesaplıyor! Yazıyla: yüzde elli!

Atmosferi battaniye gibi sarıp küresel ısınmaya ve dünyanın kavrulmasına yol açan karbondiyoksit gazları 15 milyon yıldır şimdiki kadar yüksek seviyede olmamıştı; bunu biliyor muydunuz? (Ya da, o zaman deniz seviyelerinin şimdikinden 25 – 35 metre daha yüksek olduğunu!)

İklim değişikliği farkedilmeyecek kadar yavaş bir süreçmiş gibi geliyor bize ve zihinsel ataletimiz biraz da buradan geliyor belki de. Ama, unutmayalım ki, bundan 13 bin yıl önce dünyaya son buzul çağının gelmesi için sadece 6 ay yetmişti! Yazıyla: altı ay!
(Ama, kendimizi hiç kandırmayalım: insanlık varoldukça bir daha hiç buzul çağı olmayacak.)

Bütün bunlar tam bir kriz içinde olduğumuzu gösteriyor bize; gelin görün ki, hiç de öyle bir havada değiliz. Unuttuğumuz bir şeyler var sanki: 3 - 4 dakikadan fazla havasız kalırsak ölürüz, temiz hava olmazsa hasta oluruz; temiz toprak bulamazsak beslenmemizi sürdüremez, aç kalırız.

Yani, ekonomik ve siyasi kaygılardan çok daha büyük önceliğimiz havamız, suyumuz, iklimimiz olmalı iken, biz doğayı kendi gündemimize göre biçimlendirmeye çalışıyoruz. İnanılmaz gibi, ama öyle. Görünen o ki, hem ağır bir hafıza kaybı, hem de müthiş bir algılama zorluğu içindeyiz. Ama, bu böyle gidemez.

Manşetlere, ana haber bültenlerine baktığımızda ne görüyoruz: Vatan elden gidiyor, din elden gidiyor, ahlâk elden gidiyor ... Tek bir şey elden gitmiyor, o da gezegen.  Gezegenin bir yere gittiği yok. Çünkü o, “elde” sayılıyor. Her zaman elde var bir.
  
Yakında Bambaşka Şeyler Konuşuyor Olacağız 

Oysa, bu bir “hüsn-ü zan”dan ibaret. Ve doğrusunu isterseniz, bundan büyük bir yanılgı olamaz. Durum o kadar net ki aslında: Komşularla barış içinde yaşamak, Kürtlerin eşit vatandaşlık hakları, Alevilerin ibadet hakları, kadınların erkeklerle mutlak eşitliği, en önemli değerlerimiz saydığımız gençlerin eğitimi ve geleceği... Bütün bunlar ve diğer büyük meselelerimizin tekini bile yakında konuşamayacak hale geleceğimizin farkında mıyız acaba? Onların yerine çok daha büyük boyutlu felaketleri, çatışmaları, belki bölgesel savaşları, açlığı, sefaleti ve kitlesel ölümleri konuşuyor olacağımızı?

İnanmıyor musunuz? Bilim insanlarının, düşünürlerin, farklı dinlerin liderlerinin her birinin kendi açısından açıkça ortaya koyduğu tablo bu ama. Başımız büyük belada! Muazzam bir krizin tam göbeğindeyiz. Bu vahim tablo karşısında bakıyoruz, demokrasi oldukları söylenen tüm ülkelerin meclislerinin derin bir sessizliğe gömülü olduğunu görüyoruz. Çıplak gerçek, iklim değişikliğinin o müthiş gerçekliği, tümüyle işlevsiz hale gelmiş, çalışmayan “bozuk” parlamentolar tarafından adeta rehin alınmış durumda! Halkın seçtiklerinden tıs çıkmıyor. Bir sessizlik kumkuması ortalıkta kol geziyor.

Ama şu var, dostlar. Aynada kendimize bile itiraf edemesek de, hepimiz bal gibi biliyoruz ki, doğayı değiştirmek imkânsızdır. Öte yandan, gene hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şirketleri, piyasaları, ve ekonomi gibi kul yapısı diğer şeylerin hepsini pekâlâ değiştirebiliriz. Bunları değiştirmekzorundayız. Bunu yapabilmekse, iki şeye sahip olmamıza bağlı. Birincisi, buna girişecek cesarete. İkincisi de paradigmayı değiştirecek bakış açısına. Ekonomiyi herşeyin kaynağı olarak görüyoruz. Oysa, bu büyük bir yanılgı. Bir sanrı hatta. Bedeli ne olursa olsun ekonomik büyüme sağlayacağımızı sanıyoruz ki bu da, gerçekleşmesi olanaksız bir rüyadan ibaret.

İşin kötüsü, burada çifte bela var: Rüya, nafile bir umut kaynağı olmakla kalmıyor yalnızca, korkunç büyük bir bedeli de beraberinde getiriyor: İnanmak güç gelse de, inansak iyi olur aslında: Bir avuç şirketin ve zenginin onulmaz kâr hırsına, gözüdoymazlığına dayalı bu psikopatolojik büyüme saplantılı sistem, çocuklarımızın geleceğine mal olacak. Dahası, onların çocuklarının ve çocuklarının çocuklarının geleceğine de ...

Doğal hayatla bir bütün oluşturduğumuzu artık görmek zorundayız. Bunu başaramazsak, yani varolmak ve sağlıklı bir şekilde hayatta kalabilmek için teknolojiye, ekonomiye, bilime değil, Toprak Ana’ya bağımlı olduğumuzu göremezsek mahvoluruz. Önceliği canlılar âlemi yerine ulusal sınırlara, ekonomilere, şirketlere, piyasalara vermeyi sürdürürsek, mahvoluruz. Bu iş asla yürümez.

Gezegeni ve atmosferi bir lâğım gibi kullanamayız. Bu gerçekleri tekrarlamak bile saçma geliyor insana, ama ne yapalım? Bütün biyolojik varlıklar gibi biz de temiz hava, temiz su ve temiz toprağa bağımlıyız. Biyolojik varlıkların en zekisi olarak görüyoruz kendimizi. Gezegeni çöp tenekesine döndürüp, tarihin en zehirli kimyasal maddeleriyle doldurduktan sonra, bunun olumsuz etkisi olmayacağını nasıl düşünebiliyoruz ki o zaman? Kendimizi kandırmaktan başka ne anlama gelir ki bu? Kibrin sonu var mı?

Oluşmasından bu yana 5 büyük kitlesel yokoluşa sahne olmuş bu gezegen, şimdi Altıncı Büyük Yokoluşa doğru pupa yelken yol alıyor. Ama arada küçük bir fark var: Bundan önceki yokoluşların hepsi doğal ya da kozmik sebeplerdendi; dolayısıyla önlenemezlerdi. İçine girdiğimiz bu sonuncusu ise, kul yapısı: Hayatın yeryüzü üzerindeki 3 küsur milyar yıllık o inanılmaz serüveninde ilk kez bir canlı türü, bir tür mega canavara dönüşüyor: Tüm canlılara hayat veren ortamı, yani iklimi kendisi tek başına değiştiriyor ve tüm öteki canlı türlerini de sonsuza kadar yokoluşa sürüklüyor – tabii kendisiyle birlikte!

Türkiye’nin Karnesi Sıfırlarla Dolu

Ya Türkiye? Onun karnesi nasıl? Ülke, küresel ısınmaya yol açan sera gazı salım artışlarında dünya birinciliğine, çevre koruma endeksinde dünya sonunculuğuna koşuyor; iklim politikaları konusunda da resmen sondan ikinci geliyor. Sonuncu kim? Boğaz’daki Sevda Tepesi’ne çevre dostu villalar yapacak olan Suudi Arabistan’ın zalim teokratik diktatörlüğü. Peki bu ülkenin iklim değişikliğine karşı uyguladığı politikaların sayısı kaç dersiniz? 0. Yazıyla: sıfır!

Türkiye, dünyada üç kıtanın ve üç denizin buluşmasının yarattığı benzersiz zenginlikte bir biyolojik yaşam çeşitliliğine sahip. Ne var ki, uluslararası araştırmalar, bu olağanüstü ortamın tam bir krizde olduğunu, “kalkınmacı büyüme saplantısı”nın başta su kaynakları olmak üzere tüm hayatı tehdit ettiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Ülkede canlılar âlemi çöküşe gidiyor.

Velhasıl, inşaat ve enerji sektörünün belirlediği hedefler doğrultusunda, ülke tarihinin gördüğü en büyük çevre yıkımı girişimine tanık olmaktayız. Bizzat yürütme ve yasamanın eliyle gelişen bir süreç bu. Bir gazetecinin deyişiyle, tek bir yasanın artık “dereleri,  gölleri, ormanları, dağları, ovaları şirketlere peşkeş çekeceği” apaçık. “Kanun diye, kanun diye kanun tepeleniyor!” dediği bu olsa gerektir, şairin.

Bir başka yazarın deyişiyle “kalkınma/büyüme saplantısının insan, doğa ve medeniyet üzerindeki benzersiz saldırısı”na şahit oluyoruz. Vicdana ve akla, ilim ve irfana, hakkaniyete ve hukuka, görgü ve bilgiye, ve nihayet etik ve estetiğe karşı girişilmiş, misli görülmemiş bir topyekûn saldırı bu. Bir tasallut. 

Böylece, ilerde nasıl olsa hiç kimseye hiçbir hesap vermeyecek politikacıların şimdiki birkaç yıllık ikballeri uğruna, henüz doğmamış kuşakların haklarını bile hunharca ayaklar altına aldığı bir doğa soykırımına tanık oluyoruz: Bir ekokırıma! Sadece tanık olmakla kalsak gene iyiydi belki: Ama müthiş bir kuşaklararası adaletsizliğe hep birlikteâlet oluyoruz üstelik ve buna da düpedüz suçortaklığı denir. Vebali altından kalkamayacağımız tarihî bir suçortaklığı.

İstemeden kendimizi içinde bulduğumuz bu atalet durumunun önemli bir sebebi “düşünsel tembelliğimiz” olabilir mi acaba: Dünyaya biraz olsun farklı bakmaya üşeniyor olabilir miyiz? Bakışımızı değiştirmemiz mümkün olabilseydi, bu dilsiz tanıklık ve suçortaklığı yerine, örneğin gözümüzün önünde duran, bu ülkede bolluğundan geçilmeyen o sonsuz güneş, rüzgâr ve jeotermal olanaklarını değerlendirip, kendimize farklı bir yol haritası çizemez miydik? Heyhat – acı kader. Ya da, cevabı esen yelde ey dost.

Yol Ayrımında İki Basit Gerçek

Sonuç olarak bu yol ayrımında iki temel ve basit gerçek önümüzde duruyor önümüzde: Birincisi şu: Son çeyrek yüzyılda bilim dünyasının küresel iklim değişikliği konusundaki bütün öngörüleri doğru çıktı – hem de elifi elifine! Hayatlarını bu büyük gizemi çözmeye adayan o cesur bilim insanları ne dedilerse hepsi oldu: fazlası var, eksiği yok. Çok ürkütücü bir durum tabii, ama o sahte tartışma ortamı da nihayet bitti diye rahatlatıcı bir yanı da yok değil hani. Ama şurası da kesin bir gerçek: Alarm çanlarının çın çın çalındığı an geldi çattı. Bundan daha âcil ne olabilir ki?

İkincisi, bir de trajik boyutu var işin: Elimizdeki teknoloji ve bilgi düzeyi, fosil yakıt çağının ötesine geçmemize olanak verecek, bizi bu muazzam krizden çıkarmaya yetecek düzeyde. Hemen sevinmeyelim ama. Çünkü, ne yazık ki, bunu yapamıyoruz! Bir avuç fosil yakıt ve enerji şirketinin, bir avuç zenginin hepimize biçtiği ve satın aldığı hükümetler ve parlamentolar eliyle sahneye koyduğu kaderi değiştirecek bilinç ve örgütlenme düzeyine bir türlü erişemiyoruz. Televizyon ve bilgisayar ekranlarının başına geçip, efsunlanmış bir halde reklam kuşaklarını ve dizileri seyredip, sonra da alışverişe koşuyoruz. Davranamıyoruz.

Harekete geçip, geniş bir kitle hareketi yaratabilmemiz için acaba ne olması gerekiyor şu dünya yüzünde? Kitabı Mukaddes ölçülerinde korkunç bir âfet mi? Yeni bir Nuh Tufanı mesela? Yoksa Zeus’un Olimpos’tan üstümüze yıldırım ve ateş yağdırması mı? Ama bunların hepsi oluyor zaten: 2010’da Pakistan’ın beşte biri (Türkiye’nin yüzölçümünden büyük bir alan) sel suları altında kaldı! 2011’de Tayland’da seller ülkenin milli gelirinin (GSYİH) yüzde 18’ini götürdü! 2012’de Colorado’yu cehenneme çeviren –halen devam eden – tarihî orman yangınlarında dünyanın en önemli iklim değişikliği araştırma merkezinin ve hava kuvvetlerinin binaları dahi boşaltıldı! Okyanuslarda büyük balık türlerinin sadece %10’u kaldı (yazıyla yüzde on!) ve denizler asitten ölüyor. Ve bu daha başlangıç!

Evet, hepsi oluyor bunların ve bizse bildiğimizi okuyoruz.

[ - “Ne okuyorsunuz efendim?”
  - “Kelimeler, kelimeler, kelimeler.”]

Artık davranmak gerekli. Şimdi, öfkelenme zamanı artık. Dar zamanda kısa paslaşmalar zamanı. Siyasi liderleri, onların toplantılarını, konuşmalarını, boş laflarını bitirmelerini, şirketlere sonsuz hizmet sunmalarını, kalkınma mavallarını bekleyecek vaktimiz yok. Vaktimiz de yok, halimiz de.

Çok kısa süre sonra çok daha büyük, adeta kozmik boyutta bedeller ödememek için, şimdi bazı kişisel bedelleri ödemeyi peşinen kabul etmek gerekli görünüyor: Sokaklara çıkmak, gösterilere katılmak, yurtta ve cihanda ekokırımcılara “savaş” açmak, daha önce bu mücadeleye girişen cesur ve fedakâr aktivistlere; kendi derelerini, topraklarını, havalarını canları pahasına savunmaya girişen sıradan insanlara omuz vermek ve evet, gerekirse gözaltına alınmayı filan da göze almak zorundayız.

Çünkü, basit: Dünyanın önde gelen iklim yazar ve aktivistlerinden birinin dediği gibi, aksi takdirde, ihtiyacımız olan çözümlere, yani hepimizin en azından yirmi yıldır gayet iyi bildiği çözümlere asla ulaşamayız – önce bu büyük kitle hareketini yaratmayı başaramazsak.

Davranalım mı o zaman?

 1 Temmuz 2012

6 Haziran 2012 Çarşamba

Kaynayan Kurbağa Meseli



Bilindiği gibi –ya da bilinse ne kadar iyi olacağı gibi– insanlık tarihinde ilk kez, insan türünün bu gezegen üzerinde doğru dürüst bir şekilde varlığını sürdürmesini imkânsız kılacak derecede korkunç tehditler var önümüzde. Aslında üzerinde düşündüğümüz, konuştuğumuz, tartıştığımız her şeyin üzerinde koyu karanlık gölgesini düşüren çok tehlikeli gelişmeler bunlar.1 Baharda, özellikle de Mayıs ayının son haftalarında tüyler ürpertici haberler ve raporlar uçuşup dehşet verici bir boyuta ulaştıysa da, ortalıkta “tüyler uçuştu” diyemezdik doğrusu. Ortalıkta yaprak kıpırdamadı desek yeridir. Hatta –madem kıl-tüy meselelerinden bahsediyoruz– dünyanın siyasi liderlerinden neredeyse tekinin bile kılını kıpırdatmadığını söyleyebiliriz. Aksine, önde gelenlerinin “yangına körükle gitme” hevesinde oldukları dahi rahatlıkla söylenebilir.

40 Katır

Tehditlerden ikisi büyük âciliyet taşıyor. Birincisi, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinden beri tepemizde Damokles’in kılıcı gibi sallanıp duran nükleer savaş ve nükleer bombalardan geliyor. Bu konu pek gündemde değil nedense: Magazinel değeri bulunmadığından olsa gerek, gazeteler yazıp çizmiyor, televizyonlar pek sözünü etmiyor. Ama bu çok yanıltıcı olabilir. Ve tehlikeli. Özellikle ABD ve müttefikleri konuyu tırmandırıp şirazesinden çıkarmak için ellerinden geleni yapıyor. Son aylarda ABD’nin neredeyse her hafta düzinelerce sivili cenazede ya da düğünde paramparça ederek ortalığı cehenneme çeviren ve “yırtıcı”, “tırpancı” gibi ürkütücü adlar taşıyan teknoloji canavarı ‘drone’ (insansız hava aracı) saldırılarını gözardı etmesek uzun vadede hepimizin sağlığı için iyi olabilir. Masum köylülerin, akraba ve eş-dostun korkunç ölümlerinden duyulan acı bir yana, Pakistan’ın tamamen kâğıt üzerinde kalmış egemenliğini dahi herkesin gözü önünde farsa çeviren küstah ve buyurgan ABD kararlarının (CIA ile işbirliği yapan doktora mahkemece kesilen 33 yıl hapis cezasına karşılık, ABD’nin kestiği ceza da, her yıl için 1 milyondan hesaplanmış: Pakistan’a verilen Amerikan yardımından 33 milyon $ dolar kesiliyor!)

Bütün bunların Pakistan halkını nasıl deliye döndürdüğünü artık iyi biliyoruz. Tuhaftır söylemesi, saygın ABD araştırma şirketlerinin yaptığı kamuoyu araştırmaları Pakistan halkının epey büyük bir oranının karşı çıktığını gösteriyor. Mesela bir bölgede soruya cevap verenlerin yüzde 97’si hiç iyi karşılamıyormuş bu saldırıları.2


Bu durumun elinde bir sürü nükleer başlık bulunan “bozuk” (failed) Pakistan devletini bütün dünya için ne kadar âcil bir tehlike haline getirdiğini bir kenara endişeyle not edip geçelim isterseniz – tabii şimdilik. Tehlikeli tırmanış konusunda iki ek haber: İsrail’in eski Mossad ve Şin Bet başkanları,  eski ve yeni genelkurmay başkanları yeni bir savaş tehlikesini alenen dile getirdiler: İran’ın İsrail savaş uçakları tarafından vurulup bombalanmasının tüm bölgeye getireceği büyük yıkım, hatta nükleer felaket  tehlikesine işaret ettiler. Biz de buna bu kadarcık değinelim, sonra da “siber savaş” mevzuuna ayrı bir not düşelim. Evet, ABD çok yıkıcı son teknoloji ürünü sanal silahlarla “düşman” İran’ın nükleer enerji programı bilgisayarlarına başarılı “siber saldırılar” gerçekleştirmiş. Başkan’ın, Başkan’ın adamları aracılığıyla NYTimes’a “sızdırdığı” bu bilgiyle böbürlenmesi haberlerini de aynı kaygı ile not edip geçelim – tabii gene şimdilik.


40 Satır

Tehditlerin ikincisi ise, tabii, iklim felaketi. Bu konuda Mayıs ayının son haftasında gelen 2 rapor, kelimenin tam anlamıyla soluk kesiciydi. İlkinde, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) dünya karbondiyoksit (sera gazı) salımlarının 2010’dan 2011’e yüzde 3.2’lik bir artışla rekor kırdığını bildirdi. Bu ama, hiç de iyi bir haber değil, aksine, tam anlamıyla ters yönde bir rekordu: Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen ve 17 kalburüstü bilimci arkadaşının saygın Amerikan Bilimler Akademisi Dergisinde yayımlanacak son makalesine göre, içinde diğer canlılarla birlikte yaşayabileceğimiz istikrarlı bir iklim istiyorsak, küresel karbondioksit salımını yılda yüzde 6 azaltmak, ayrıca 100 GtC (yüz milyar ton karbon) gibi muazzam oranda yeni orman dikimine gitmemiz şarttır!3 Yüzde 3.2 oranındaki artış, dünyanın 3.5 derecelik bir sıcaklık artışına gittiğini ortaya koyuyordu ki, bu sıcaklık, dünyada son olarak bundan 60 yıl kadar önce görülmüştü (herhalde son kalan birkaç dinozor tarafından)! Değil böyle bir sıcaklık, BM İklim bilimcileri kurulunun öngördüğü maksimum olan 2 derecenin dahi, Hansen ve arkadaşları tarafından iklim yıkımının garantisi olduğunu da belirtmek gerekir. Onların çok net olarak belirlediği limit, atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazları oranı yoğunluğunun 350 ppm (milyonda 350 molekül/parçacık) olduğu, sıcaklığın da buna bağlı olarak 1.5 dereceyi aşmayacağı seviyedir.

İklim felaketi konusundaki ikinci haber, IEA raporundan birkaç gün sonra geldi: Birçok ölçüm istasyonundan gelen son verilerle dünyanın havası, bir numaralı küresel ısınma faktörü olan karbondioksit kirleticisi bakımından yeni bir eşiği aşmıştı! Arktik bölgenin (Kuzey Kutbu) her tarafında (Alaska, Grönland, Norveç, İzlanda ve hatta Moğolistan) CO2 yoğunluğu 400 ppm seviyesini geçmişti. Bu pek şaşırtıcı olmadı, çünkü yıllardır hızlanarak artmaktaydı zaten. Hansen ve arkadaşlarının yegâne güvenilir seviye olarak gösterdikleri ve oraya dönülmesinin kesinlikle şart olduğunu söyledikleri maksimum 350 ppm seviyesi ise yıllar önce aşılmıştı. (Dünya halen 395 ppm seviyesinde.) Şu anda sadece Arktik bölge 400 ppm’yi aşmış halde, ama elbette dünyanın geri kalanı da az sonra orayı izleyecek.

Biçare Bayan Hillary

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, haberin üstüne soluğu Kuzey Kutup Bölgesi’nde almış ve ilk elden gözlem yapıp iklim değişikliğinin sonuçlarını gözleriyle gördükten sonra verilerin tahminleri aşması konusunda dünyaya açıklama yapmış: “İlla şaşırtıcı diyemem, ama insanı ayıltan (sobering) bir etkisi de yok değil hani.” Hmm, diyoruz biz de, nihayet küresel ısınma meselesine eğilen ciddi bir ABD yetkilisi var karşımızda. Heyhat! Kazın ayağı öyle değil. Bakanın bir sonraki cümlesiyle, sayın Bakanı bilemeyiz, ama biz hemen ayılıveriyoruz: “Birçok ülke buralarda doğal kaynakları keşfedip yeryüzüne çıkartmanın yanı sıra, yeni deniz [ticaret] yollarını kullanma potansiyelini değerlendirmenin peşinde...” Günahı boynuna, haberi veren AFP’ye göre bölgede sadece bakir petrol kaynaklarının değeri 900 trilyon $ olarak hesaplanıyormuş. (Yazıyla dokuzyüz trilyon dolar! Doğal gaz ile altın, elmas gibi değerli madenler de hesaba dahil değil üstelik!)4


Aslında Bakan Clinton’ın tavrı da bizler için tastamam öyle, yani şaşırtıcı değil, ayıltıcı. Daha Kutup bölgesi  haberleri çıkmadan birkaç gün önce önde gelen gazetelerden New York Times’ın yazdığına göre, Bakanın Başkanı (ya da daha doğru bir tespitle Patronu) da Kuzey Kutup bölgesinde Shell şirketine petrol sondajları için ruhsat vererek, “fosil yakıt üreticisi dev şirketler yararına ülkenin enerji dönüşüm tarihinde yeni bir sayfa açmış”tı bile zaten.5 Konunun önde gelen takipçilerinden gazeteci ve fotoğrafçı Subhankar Banerjee, bu ruhsatlarla ABD yönetiminin büyük bir suç işlemek üzere olduğunu, bir kaza durumunda buzun altında o sert iklim koşullarında petrolün nasıl nasıl temizleneceğini dünyada bir allahın kulunun bile bilmediğini, Shell’e izin verilirse şirketin Kuzey Buz Denizini öldüreceğini, yerli Iñupiat’ların binlerce yıllık geleneksel kültürünü de bu arada berhava edip geçeceğini söylüyordu.6 Biçare Bayan Hillary ne yapsındı?

Absürd Tiyatrosu (Bis)...

Gene Mayıs’ın son haftasında dünya ülkeleri gittikçe büyüyen bu iklim krizi tehdidi karşısında neler yapacaklarını konuşmak üzere son round görüşmeleri Bonn’da yaptılar ve toplantı gerçek bir fiyasko oldu: tam bir uyumsuzluk, düş kırıklığı ve umutsuzluk tablosu çıktı. Uluslararası Greenpeace’in iklim politikaları koordinatörü Tove Maria Ryding, durumun saçmalığını en iyi özetleyen gözlemcilerden biri oldu: “Burada net olarak gördük ki, iklim krizi seçenek yokluğundan filan değil, düpedüz siyasal eylem yokluğundan doğuyor. Bilim insanları iklim değişikliğinin korkunç etkilerini anlatıp dururken, bir yandan yeni yeşil istihdam alanları yaratarak aynı anda sorunu çözecek tüm teknolojiye elimizdeyken, oturup hükümetlerin birbirlerini birbirlerine şikâyet etmesini ve küçük çocuklar gibi kavga dövüş birbirlerini yemesini izlemek enikonu absürd bir durum.”7


Önde gelen düşünür ve aktivistlerden Noam Chomsky, yazının başında alıntı yaptığımız kitapçığında dünyadaki her ülkenin, yaklaşan çevre ve iklim felaketi konusunda iyi kötü birşeyler yaptığını, ağır aksak da olsa bazı adımlar attığını söyledikten sonra ABD’nin de adım attığını ama esas olarak bu adımların tehdidi hızlandırma yönünde olduğunu belirtiyor. Yazar, dünyanın bellibaşlı (majör) ülkeleri arasında çevreyi koruma yönünde yapıcı hamlelerde bulunmayan yegâne ülkenin ABD olduğunu belirtiyor ve ABD’nin dünya ülkeleriyle aynı trene binmeyi reddettiğini, hatta bazı açılardan treni geriye çekmekte olduğunu yazıyor.8


Chomsky’nin Bir Tespitine İtiraz...

Türkiye’yi de majör ülkeler arasında sayıyorsak eğer, Chomsky’nin fikirlerine duyduğumuz olanca saygıya rağmen, ABD’nin yanısıra Türkiye’nin de çevre ve iklim düşmanı politikalar izlemekte olduğunu itiraf etmek zorundayız galiba. Taraf’ın ekonomi-çevre yazarı Pelin Cengiz Haziran başında şöyle yazıyordu:

“Bir ülkede aynı anda hem kadının bireysel hak ve özgürlüklerine yönelik keskin saldırılar yaşanıyor, hem belli bir işkolunda çalışanların grev hakkı yasaklanıyor, bir yandan toplumun geniş kesimleri tarafından istenmeyen nükleer santral yapımına ilişkin kanunun iptali yargı tarafından reddediliyor, üçüncü köprü ihalesi nihayetlendiriliyor, köyüne HES yaptırmak istemeyenlere zulüm ediliyor, öte yandan çevre varlıkları üzerindeki her türlü koruma kararını kaldırmaya ve doğal varlıkları şirketlerin talanına açan tasarı maddeleri ilgili komisyonda kabul ediliyor. ...
Türkiye, dünya üzerinde, çevre ve doğa korumacılarına en az kulak veren ülke diyebiliriz. ... 
[H]er türlü çevre talanına karşı bir miktar koruma getiren sit alanı uygulaması tarih olacak. Yetkilerin tamamının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na devredilmesiyle, uygun görülen yer “yeniden değerlendirmeye” tabi tutulacak. Bu yasanın, bundan sonra dereleri, gölleri, ormanları, dağları, ovaları şirketlere peşkeş çekeceğini uzun uzun anlatmaya gerek yok. ...
Tasarıya göre, bilimsel ve teknik nitelikte kurumlar karar süreçlerinde tamamen yok sayılıyor. Tüm yetki iki bakanlığın oluşturacağı kurullarda olacak. Sit kararları, milli parklar, tabiat parkları, doğal alanların korunması ve bu alanların kullanıma açılması ile ilgili konularda hükümet, başına buyruk şekilde hareket edebilecek... Yalnız ... unutulan bir şey var. Doğa sadece sizin seyrinize sunulmuş bir manzara değildir... Doğa yoksa siz de yoksunuz...”9


Vatandaş! Yenikonuş konuş: “Yapı Denetimi” de!

Hürriyet gazetesinde de Nuray Babacan, Orwell’i mezarında ters döndürebilecek bir “yenikonuş” terimi ile “yapı denetimi” diye adlandırılan (ama aslında “denetimsiz yapıbozumu” diye adlandırılsa çok daha uygun olacak) bir kanun taslağının içeriğini şöyle özetliyordu:

“İmar planlarında, meydan, yol, park, yeşil saha, otopark, toplu taşıma istasyonu, garaj ve terminal gibi ulaşım hizmetleri için ayrılmış alanlar ve tesisler ile askerî yasak bölgeler belediyelere devredilebilecek ... Belediye ve mücavir alan hudutları dışında özel idareye bedelsiz terk edilecek ... Kıyılarda “enerji üretim, teşhir, pazarlama, depolama  tesisleri, kamuya ait olmak üzere akaryakıt istasyonları ve enerji tesisleri” kurulabilecek. Ayrıca, kıyı alanının gerisinde, ekolojik özellikler dikkate alınarak deniz, nehir veya göl ile bağlantılı kanal ve göletler yapılabilecek. Bu düzenleme, nükleer santral, nükleer santral göleti, soğutma depoları ve doğalgaz depolama tesisleri, termik santral kurmaya olanak sağlanacak... Mera, yaylak ve kışlaklardaki kaçak yapılara af getirilecek...”10

Bütün bunlara Türkiye’nin “sahip olduğu” benzersiz biyolojik çeşitlilik ve habitatın esas olarak “kalkınmacılık saplantısı” ile günümüzde ciddi bir krizde olduğunu ortaya koyan uluslararası araştırmaları,11 iklimi mahveden sera gazı salımlarının bir yıllık (2010’dan 2011’e) artışında muhtemelen dünya birincisi olduğunu, ayrıca 1998’ten 2009’a kadar toplam salımda % 98’le (Ek 1 ülkeleri arasında) bir başka rekoru da kırdığını gösteren BM raporlarını12 ve bir de İklim değişikliği tehdidine karşı önleyici politikalar geliştirme kriterleri konusunda, (bu konuda geliştirdiği politika sayısı 0.0, yazıyla sıfır! olan) Suudi Arabistan’ın hemen ardından sondan ikinci, 2012 İklim Değişikliği Performans açısından da fosil yakıt zengini üç ülkenin ardından sondan dördüncü geldiğini13 eklersek, hiçbir tevilin götüremeyeceği gerçek bir facia ile karşı karşıya olduğumuzu farketmemek çok güç, inkâr etmekse imkânsız olur.

Küçük Kurbağa Küçük Kurbağa Beynin Nerede?

Oldukça sık başvurulan ünlü meselde, insanların iklim değişikliğine karşı ölümcül yavaşlıkta tepki vermekle, yavaş yavaş kaynayan sudan kaçamayan kurbağaya benzetildiğini biliyoruz. Bu tam doğru sayılmaz aslında. Bir fizyologun deneylerinde ancak beyni çıkarılmış kurbağaların öyle yavaş yavaş ısınan suda kaldığı ve öldüğü görülmüş. Ne var ki, günümüzde yapılan deneyler, sağlıklı (yani beyinleri filan alınmamış) kurbağaların, hiç de öyle ısınan suyun rehavetine kapılıp yavaşça ölecek kadar aptal olmadıklarını, imkân buldukları takdirde (yani hasbelkader kavanozun kenarı çok yüksek filan değilse) elbette sıçrayıp kaçarak canlarını kurtardıklarını gösteriyor. Ayrıca, son 20 küsur yılda gerçekleştirilen nispeten yeni bulgular da insan beyninin biyolojik yapı olarak uzun vadeli tehditlere karşı kendini savunacak şekilde tasarlanmış olmayabileceğini de ima ediyor! Hatta, insanoğlunun ya da insankızının, feci sonuçlar doğuracak iklim değişikliği gibi dünya görüşlerine uygun düşmeyen, rahatını kaçıran ve onu hayat tarzını değiştirmeye zorlayan “uzak” tehditleri düpedüz inkâr etmek üzere donanımlı beyinlere sahip olması ihtimali de olabilir! Bir yazar, bu ihtimale karşı, beyinlerimizin “çocuklarımızı hep korumaya” donanımlı olduğunu umut ettiğini söylüyor.14


Joe Romm’un Bir Tespitine de İtiraz!

Sonuçta, iklim değişikliği konusunun önde gelen yazarlarından Joe Romm, meseleyi ünlü blogunda şöyle bir yere bağlıyor:

“Teknik olarak biz Homo sapiens sapiens alttürünü oluşturuyoruz. Yani, tüm türlere isim verme ayrıcalığını kullanan tek tür olarak, kendimize ‘bilge bilge adam’ demiş, ‘duble akıllılık’ atfetmişiz! Gelgelelim, gezegenin hayatiyetini nasıl mahvetmekte olduğumuz da ortada olduğuna göre, hiç olmazsa ‘sapiens’lerden birini atalım bari. Belki geçici olarak ötekini de çift tırnağa almalıyız, en azından kendimizi kendimizden kurtaracak kadar akıllı olup olmadığımızı görene dek, Homo “sapiens” kalalım.

Yaşanabilir bir iklimi yokedersek, bu milyarlarca insanın yoksulluğa mahkûm olacağı, medeniyetinin de büyük bölümünün çökeceği anlamına gelir; ki bu durumda sadece Homo deriz kendimize ve aslında kurbağalardan daha aptal olduğumuzu da göstermiş oluruz. (Çünkü, ne de olsa kurbağalar, biz gelene kadar pekâlâ idare ediyorlardı durumu.)

İşte o noktada, biz artık beyinsiz kurbağalar oluyoruz.”15

Ne var ki, kendisine duyduğumuz olanca saygıya rağmen, Joe Romm’un bu son yorumuna temel bir itiraz getirmeden edemiyoruz işte: Gezegenin bilinen tarihinde ister beyinli, ister beyinsiz olsun, hiçbir kurbağanın, kendi türünü ve yanı sıra bilumum diğer canlıları yokoluşa sürüklemiş olamayacağına dair kuvvetli bir hissiyat var içimizde. Acaba yanılıyor muyuz?

1 Bkz.: Noam Chomsky, Occupy, Occupied Media Pamphlet Series, Zuccotti Park Press, Spring 2012, s. 37
8 Chomsky, op.cit., s. 37-38
11 Bkz.: Çağan H. Şekercioğlu et al, “Turkey’s globally important biodiversity in crisis, Biological Conservation, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0006320711002527
14 Bkz.:Christian Keysers, Empatik Beyin, Alfa, 2011, passim; Lisa Bennett, “Are Human Brains Hard-Wired to Ignore the Threat of Climate Change, http://www.alternet.org/environment/106982/, 2008